10 Aralık 2009 Perşembe

 Bu hafta sağlıkta başıma gelenler üzerine...

          (Sağlık sektörünün bokunun çıktığının resmidir)

Bugün günlerden Perşembe.
En az Cumartesi'nden beri, berbat bir hastalıkla cebelleşip nihayet çevremdekilerin tavsiyelerine uyarak Acillerde dolaşıyorum.
Daha önce bir yazımda da yazmıştım, "Aslında sadece iki ayak üzerinde sağlam ve dengede durabilmemiz bile başlı başına bir saadet."   Hani derler ya:  "Allah kimseyi doktorların eline düşürmesin; ama eksik de etmesin."
(bkz: Sağlık)

Neyse efendim. Bendeniz, sevemediğim ve pek çoklarınca da sevilemeyen şehir Ankara'da domuz gribine yakalandım sanırım. Bademcik sorunumun olduğunu zaten bu blogda defalarca yazdım. Önce kurbağa gibi şişen, üzerinde acı biberlerin kaynadığı bademciklerim;  ardından aniden yükselen bir ateşle, sağanak yağış gibi gelen alevli terlemeler, ardından gelen üşüme ve titremelerle dolu günler içerisindeyim. Çevredeki mikrop ve salgın yaygınlaştıkça, ben tam toparlanıyorum derken hoooop gene mikropların kucağına düşüyorum...  :(


Bütün geceler sabaha kadar uyuyamama ve 'yutkunamama' problemim ertesinde, geçen Pazar hastanefobime dahi meydan okuyarak Acil'e gitmeye karar verdim. İlk başta Hacettepe Acil'e gitmeyi düşünüyordum ama sonradan hem yakın olması  hem de fazla sıra beklememe hesaplarıyla yakındaki bir özel tıp merkezine gitmeye karar verdim.
Biliyorsunuz son yıllarda sağlık da bir sektör oldu. Yeni ticaret alanlarından biri olarak neredeyse her mahalle arasında pıtırak gibi biten böyle bazı özel sağlık merkezleri var.  İşte ben de bunlardan biri olan Engin Tıp Merkezi'ne gittim.
Ve evet,  nerden gittim ki!  :(

...
Son olarak iğne yapan o suratsız, yüzü gülmez hemşirenin bir eliyle iğne yaparken diğer eliyle cep telefonunda mesaj yazdığını gördüğümde bu oluşumla ilgili kendimi teselli edişlerim ve "İyi ki hastanefobimi yenip geldim" deyişlerim tamamen son buldu. Genel muayene ve Acil bölümünde bir tek benim olduğum bir mahremiyet durumunda dahi  kadın mesajlaşmasını iki dakkalığına geciktiremiyor! (Yani benim iğnemi yap, sonra ne bok yersen ye  isyanı!)
Gerçi sonradan sadece mesaj yazmakla kalmadı; tam bana iğne yaparken sohbet etmeye arkadaşları da içeriye doluşunca, iğnenin yapılışı dakikalar sürdü.  Ve ben utandım.  Kaldığım yurda geri döndüğümdeyse kalçamda acı bir sızı! Ve o günden beri bacağıma doğru uzanan bir ağrıdır sürüyor.  :(


Daha önce de değinmiştim,  Türkiye'de meslek ahlakı konusunda ciddi sorunlar var. Ne gazeteci denilenler gazeteci ahlakıyla haber yapıyor, ne doktor Hipokrat yeminini takıyor (takarmış gibi yapıyor), ne asker uzak durması gereken siyaset alanından çekiliyor, ne akademisi akademiye benziyor... İşte böyle bir ülkede hemşirelerin de durumu ortada.  Dünyanın parasını bayılıyorsunuz özel sağlık kurumlarında her bir iğne ve muayene başına, gene de olmuyor! Bana asıl bu ülkedeki insanların,  -kendileri sanki bulunmaz Hint kumaşıymış gibi-  siyasetçileri beğenmeyişi ve sürekli eleştirmeleri tuhaf geliyor. ("Tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş"  oysa)

Ani terleme, boğaz ağrısı, bademcik, artan ağrı şikayetiyle gittiğim ve şu an aklıma tükürdüğüm bu sağlık merkezinde, bende domuz gribi var mı yok mu bakılmadı bile! Boğaz kültürü istendi, kan tahlili istendi... Onlardan da çıka çıka guatr şüphesi çıktı, ek tahliller istendi. Sonuçları göstermek için doktorun yanına girdiğimde, obez doktor hanım cips yiyordu. Ne bir ilaç yazdı, ne bir ağrı kesici... Ben de baktım bunlardan hayır yok,  parayı bayılıp kendime gene bir Novalgin ve  Diclomed iğne yaptırdım.
Bizde böyle.  Kendi doktorun da kendi psikiyatrın da kendin olacaksın.


Hiç yorum yok: