21 Ocak 2011 Cuma

Nur  SERTER


Prof. Dr. Nur Serter.
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi mezunu. Aynı üniversitede uzun yıllar öğretim üyeliği, hatta yöneticilik yaptı.
(1996-2001 arasında İstanbul Üniversitesi Rektör Yardımcılığı ve Çalışma Ekonomisi Anabilim Dalı Başkanlığı.)

Rektörlükteki görevi sırasında, yöneticisi Kemal Alemdaroğlu'nun politikalarının savunucusu olarak televizyon ekranlarındaki ve güncel entelektüel tartışmalardaki yerini aldı.  Yüksek öğretimde  dogmalardan yana ve baskıcı bir anlayışın savunuculuğunu yaptı,  tam bir Kemalist gibi.

Bir bilim kadını.  Ama onun için, kamuoyu önünde intihâl  [TDK: Aşırma. Ek$i Sözlük: edindiğiniz bilgiyi, akademik yazılarda, nerden aldığınızı belirtmeden kullanma durumu.  Benim tanımım: Başkalarına ait yayınlar üzerinden yükselme, yani hırsızlık]  gibi suçlamaların veya eğitim kalitesi, eğitime ayrılan bütçe gibi konuların üzerinde durmaktansa TÜRBAN çok daha önemliydi. İliklerine kadar siyaset ile işliydi ve nihayet CHP'den aktif ve görünür siyaset hayatına başladı. 2007 genel seçimlerinde CHP İstanbul milletvekili olarak parlamento sıralarındaki yerini aldı.

Bundan birkaç sene önce,  28 Şubat döneminin parlak simalarından, eski kadın milletvekili  Ayseli Göksoy  ile yaptığı bir söyleşine denk geldim bir tv kanalında. Her zamanki gibi yine dizlerine ulaşan bir tayyör giymişti. (Ünifoması sanırım bu.)  Şöyle diyordu tesettür ve kapalı kız öğrenciler ile ilgili görüşü,  ayrıca üniversitesinin tutumu ile ilgili gelen bir soru karşısında:

"Artık zamanın değiştiği; genç kızların açık giyinmekten, mini etek şort giymekten hatta göbekleri açık giysilerden hoşlandıkları; kozmetik sanayinin gelişmesi ve artan ilgiyle kapalı kızların bile ruj sürmeleri ve tüm gençlerin rengarenk giyinmeye başlaması ile artık kapanmanın yersiz oluşu"  şeklinde devam eden muhteşem tespitler.

Şöyle demiştim bir zamanlar yazıp sonradan sildiğim bir Ek$i Sözlük entry'mde:
Nur Serter:  Laikliği, din ve devlet işlerinin + din ve bilimin birbirinden ayrılmasını, kısacası herhangi bir şeyle başka bir şeyin birbirinden ayrılması ve arasına mesafe konulması olgusunu; bu iki şeyin sürekli birbiriyle çatışması olarak algılayan biri.  Potansiyel açıklamaları ve tavırlarıyla, karşıtı olduğu dinci kesimin kadrolaşması ve bilimsel arenaya müdahalesinde en uygun psikolojik zemini yaratan isimlerden.

Gerçekten henüz 90'lı yılların başlarında iken,  bu tarz kişilerin sırf dincilerin yükselişini + kadrolaşmasını güçlendirmek ve halkta Kemalizm'e karşı nefret yaratarak karşı devrimi gerçekleştirmek için desteklendiğini bile düşündüğümü söylüyordum.

Özellikle 28 Şubat çevresi dönemde sıklıkla ekranlarda beliriyor, yapılanların kaçınılmazlığını vurgulamak adına sıklıkla  Aczmendi  örneğini kullanıyordu Nur Serter.  "İstanbul Üniversitesi koridorlarında ellerinde asaları, bastonları ve o korkunç görüntüleri ile Aczmendilerin yürümesine müsaade edilemeyeceğini;  bunun ne kadar korkunç bir şey olacağını"  dile getiriyordu. Ben de küçüğüm işte o yıllarda hak veriyorum filan... Hangi Aczmendî,  hangi üniversite sınav puanını alarak  hangi Matematik-Türkçe-Sosyal-Fizik ile girmiş İstanbul Üniversitesi koridorlarına da olmayan şey üzerinden nasıl böyle sistematik korku yaratılıyor diye sormayın.  Hayal ediyoruz ve kınıyoruz burada.  (Üstelik o yıllarda ülkede sayılı üniversite ve sınırlı kontenjanları vardı.)


Bundan birkaç gün önce de OdaTv'de kendisiyle yapılmış bir söyleşiyi okudum  (Yayınlanma tarihi: 14 Ocak 2011). "Yeni CHP" hakkındaki görüşleri sorulmuş,  o da anlatmış.   (bkz: Nur Serter yeni CHP'yi Oda Tv'ye anlattı)
Bu satırları okuduğum zaman yeni CHP ve Kemal Kılıçdaroğlu hakkındaki görüşlerim biraz daha pekişti. Bunları daha önce "CHP'deki 2010 model değişim" başlıklı iki yazımda bir nebze dile getirmiştim zaten. Bugün biraz daha ileri giderek,  Kılıçdaroğlu'nun sırf oylar artsın vesayet devam etsin diye o koltuğa oturtulmuş bir memur olduğu daha da netleşmiştir. Aksi takdirde Nur Serter Türk siyaset geleneğinde yeri olmayan böyle bir üslupla kendini parti üstü bir konumda görerek içerisinde olduğu siyasi parti ile ilgili böyle açıklamalar yapabilir miydi? İçerisinde Nur Serter olan bir CHP ne kadar "yeni" olabilirse, o kadar yeni bir parti işte! Sadece vitrin değişiyor. Bir anlamda "Türk'ün Türk'e propagandası" gibi "CHP'linin CHP'liye yenilik propagandası"!

Hadi hayırlısı diyelim.  Bakalım "Bu halk aptal" denen ucube kitleyi bu sefer kandırabilecekler mi?




-MISCELLANEOUS-

* Benzerlerine kıyasla oldukça iyi Türkçe konuşma becerisi ve etkileyici bir aurası var.

* Akrep kadını.

* O da  "Atatürkçü Düşünce Derneği" (ADD)  yöneticiliği yapmış.

* 27 Mayıs 1960 askeri darbesine katılan subaylardan Kurmay Albay Emin Aytekin'in kızı.
Az Tarih bilgisi: İstanbul Örfi İdare Kurmay Başkanı olan Emin Aytekin, darbeci Talat Aydemir ile ilişkisi olduğu gerekçesiyle 1962'de ordudan çıkarılan subaylar arasındaydı.

* Şimdinin CHP'lisi Nur Serter, 1970'lerde İktisattaki ülkücü akademisyen grubunda yer alıyormuş.  Es geçilemeyecek niteliklerde, doğuştan siyasetçi bir akademik bayan.  Veya doğuştan CeMeHaPe'li?

* İstanbul Üniversitesi'nde Rektör Yardımcısı iken başörtülü kız öğrenciler için kurdurduğu "ikna odaları" ile tanındı. Halen bu madde nedeniyle gündemde ve  muhtemelen yıllarca da olacak.


* 90'ların sonlarına yaklaşırken İstanbul Üniversitesi'nin bir diğer profesörü Toktamış Ateş, yönetimin baskıcı anlayışına getirdiği eleştiriler nedeniyle sorunlar yaşadı ve sonunda istifa etti, diye hatırlıyorum. O dönemlerde ekranlarda Nur Serter ile beraber tartışma programlarına katıldıkları oluyordu. Zaman Toktamış Ateş'i haklı çıkardı ve  Temmuz 2009  başlığında da not düştüğüm şu sözleri geldi:

"Bakan olma hevesiyle darbe girişimine katılmak isteyenler oldu. Özgürlükten yana tavır koyması gereken bazı akademisyenler, darbe sonrasında kurulacak hükümette bakan olabilmek için sürece destek verdi. Bakanlık, üst düzey görev bekleyenler vardı. Bir takım isimlerin birilerine yaranmak için neler önerdiğini, ne tür toplantılar yaptıkları ortaya çıktı. Ergenekon diye isimlendirilen davanın iddianamesine bakıldığında zaten bunların kim olduğu görülür."


* Kemal Alemdaroğlu  intihal sebebiyle ceza aldı,  daha önce de değinmiştim  (bkz: Ergenekon'un küçük bir portresi).  Hatta bu nedenle 2 ay meslekten men cezası aldı.  Başka bir ülkede olsa böylesi bir olaydan sonra böyle önemli bir rektörün yüzünün kızarması gerekirdi ama... Bizde  "Türkiye seninle de gurur duyar beyefendi."



* 80'li yıllarda ruh çağırma ve ruhlarla temas seanslarıyla belli bir kesimde bilinen "Beyti Dost" adlı  (bazı kaynaklarda "Sevgi birliği" olarak da geçer) tarikatın kurucusu Dr. Refet Kayserilioğlu'nun çıkardığı "Sevgi Dünyası" dergisinin uzun soluklu yazarlarından biriydi Nur Serter.

Rahmetli Cenk Koray'ın da katıldığı bu ruh seansları ve İsa ile ilgili bir açıklaması sanki aklımda...

Murat Bardakçı'nın 16 Nisan 2007 tarihli eski bir yazısında da konu geçiyor, link:  http://arsiv.sabah.com.tr/2007/04/16/



* 1997'de yayınlanmış olan "Dinde Siyasal İslam Tekeli" adlı kitabı Refah Partisi'nin kapatılması davasında kaynak olarak kullanılmış.


* Çağlayan Meydanı'nda yapılan Cumhuriyet mitinginde (2007), Genelkurmay'ın  e-muhtırasına ithafen:  "Askerin önünde saygıyla eğiliyoruz" demişti.  Efendisinin sadık kölesi akademisyen.

* (Bence)  Milletvekilliği sırasındaki en anlamlı,  kariyerine en uygun çıkışı; Türk yüksek eğitim sistemindeki mevcut bir ucubeye ışık tuttuğu, Öğrenci Afları konusundaki tepkisidir. 2008 senesinde Meclis kürsüsünde yaptığı konuşmada, AKP'nin o dönem hazırlık aşamasında olan af tasarısı ile ilgili açıklamaları üzerinde durmak istiyorum biraz. Önce bir açıklama ile AK Parti döneminin bir önceki,  yani ilk öğrenci affından bahsetmek istiyorum:

İlk iktidara geçişinde AKP apar topar bir af çıkarmıştı biliyorsunuz. Bazıları bunun türban-peruk sorunları dönemlerinde üniversiteden uzaklaştırılmış olan hedef kitlelerini amaçladığını iddia etmişti. Ancak o kadar hızlı oldu ki affın kanunlaşması;  yaz tatilinde olan hocalar ve üniversite personeli, af kanunlaşır kanunlaşmaz apar topar başlayan kayıtlar ve sınavlar, bürokratik sorunlar derken bazı devlet üniversitelerimizde aftan yararlanma hakkı bulunmayan gençlere dahi sınav hakkı tanınmış, bu gençlerin uzatma sebebiyle çok yüksek bir meblağa denk düşen harçları alınmış ama neticede hukuk işlerinin kararıyla sınavlarını başarıyla geçenlere "aslında bu affın kendilerini kapsamadığı"  söylenerek yol verilmişti.

     Beri yandan af sınavlarının çok kısa bir sürede yapılması ve ancak bütün derslerden geçer not alma şartıyla sonuçların kabulü gibi özel koşullar konulması;  af hakkı olup alttan çok sayıda dersi olan üniversite öğrencilerinin tekrar bir af beklemesine neden olmuştu.

İşte bu beklentilerin sonucunda yeni bir af tasarısı gündeme geldiğinde Nur Serter  -aynen aktarıyorum-,  şunları söylemişti:

"En azından bugüne kadar çıkartılmış aflar kapsamında olaya baktığımızda, afların uygulanabilir olma ve pratik olma, sorunu çözme özelliği taşıması gerekir. Bugüne kadar çıkarılan aflar çok dar bir zaman kapsamı içinde çok az sayıda sınav hakkı vererek, aftan gelen ve zaten eğitim formasyonundan bir miktar uzaklaşmış olan kişileri yeniden yüksek öğretime kazandırmadı. Bunlar girdikleri gibi üniversiteden bir yıl içerisinden tekrar atıldılar.  Bu nedenle çıkarılan bu aflar bir fayda sağlamadı. Onun için çıkarılacak olan affın, sorunu çözecek olanakları sağlaması son derece önemli.
 (...)        Türkiye sürekli aflar çıkaran bir ülke durumuna geldi.  Af çıkıyor, sonra yeni bir af beklentisi başlıyor. Bunun çok dar kapsamlı tutulmasıyla da yakın ilişkisi var. Aslında doğru olan kapsamı daha genişletilmiş, sorunu çözecek bir af yasasının çıkarılması.  Sonra bir daha af konusunun Türkiye'nin gündeminden uzaklaştırılmasıdır. Bunun için çıkarılacak olan yasanın bu kapsam içinde hazırlanması lazım. Büyük bir umut yaratıldı. Yaklaşık bir milyon kişi beklentiye sokuldu. Bu umut boşa çıkarsa bu öğrenciler yeniden taleplerini sürdürecek..."    (Eylül 2008)

Bu sözleri duyduğumda şaşırmıştım. Takip ettiğim kadarıyla, son 10 yıldır yaptığı tüm açıklamalarında ilk defa faşizan veya ayırımcı olmayan bir üslup kullanmıştı Nur Serter. Keşke İstanbul Üniversitesi yönetimindeyken de yüksek öğretimdeki sorunlarla uğraşsaydı bu akıllı kadın. Gerçekten şaşırdım. İstisnai bir örnek olduğundan  buraya da not düşmek istedim.


EK:  Uzun zamandır kendisi hakkında yaptığım yorumlarımı ve beğendiklerimi toparlamak günlerimi aldı. Bunun bir de beyinde tavlama ile geçen öncül ayları var.
Sanırım eksikler hep olacak,  mükemmeliyetçiliği gölgelemek adına...
Mazur görünüz.  Her tür zenginleştirme için minnettar kalırım ayrıca.

---------------------------------------------------------------------------------
24 Aralık 2012  tarihli  EDIT:
CHP İstanbul Milletvekili Nur Serter, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yayımlanan aday öğretmen yönergesiyle okullarda "türbanlı, kotlu, şortlu, özensiz kıyafetli, peşmerge kıyafetli öğretmenlerin görülmeye başlanacağını" ifade etti.   (Alıntı sonu)

(Aczmendiler bitti, şimdi de tehdit unsuru olarak serbest kıyafetli öğretmenler sahnede!)


18 Ocak 2011 Salı

  Olmuyorsa  zorlamayacaksın

.

Olsun istersin.

Hatta olsun diye yapılması gerekenden daha da fazla üstelersin.

Aşktır; değer verirsin, ödün verirsin, sevgiden de öte saygı gösterirsin,

Olmayacak kaç şey varsa bir araya bile getirirsin...

Bakarsın, ne anlattığını anlayabilmiş (?)  ne de çözüm için bişeyler yapma gayretinde.

İştir; sabahlarsın.  "Olsun" diye ailenden çaldığın zamanı oraya verirsin.

Dosttur;  hayatta kimseyi dinlemediğin kadar dinler, kendine ayırmadığın onca şeyi  "O'na"  ayırmaya çalışırsın...

Sonra olayın içinden kendini çıkartır şöyle karşıdan yaptıklarına bir bakarsın.

Bakarsın ki her şey başladığın gibi!

Olmuyorsa, olmuyordur!

Gönlün rahat mı?
Elinden geleni yaptın mı?
Cidden olmuyorsa zorlamayacaksın.

.....(Bir Özgür Şahin  şiiri)



13 Ocak 2011 Perşembe

 Gündem  Aralık 2010-3

(Zamanda ne kadar geriyim görüyorsunuz ki halâ Aralık 2010 haberlerindeyim.)


İsrail'de yangın  /  Mount Carmel forest fire
İsrail'in kuzeyindeki Karmel dağlarında  (Haifa)
2 Aralık'ta gün ışığında çıkan ve hızla yayılan yangın, Akdeniz'e komşu ormanın büyük bölümünü tahrip ettiği gibi insan hayatlarına da mâl oldu.  42 veya bazı kaynaklara göre 44 kişinin öldüğü söyleniyor. Ancak 5 Aralık'ta söndürülebilen yangında, yakınlardaki bir hapishanedeki  (Damun Prison) suçluları bölgeden taşıyan bir araç, içindeki resmi görevliler ve yangını söndürmek isteyen itfaiyeciler + bazı polis görevlileri ile birlikte alevler içinde kayboldu. Olaylar sırasında yakınlardaki yerleşim yerleri boşaltıldı. Başbakan Benjamin Netanyahu'nun talebiyle çeşitli ülkeler yangını söndürmede İsrail'e yardımlar gönderdi;  benim aklımda Rusya'nın gönderdiği büyük yangın söndürme uçağı kaldı. Filistin İtfaiye teşkilatının da çalışmalara katıldığı söyleniyor.

"Kambersiz düğün olmaz" kabilinden, özel bir talep olmamasına rağmen Türkiye yani ülkemiz de iki yangın söndürme uçağı gönderdi. Davos'taki "One Minüt" çıkışıyla başlayıp Mavi Marmara olayları (Gazze filosu baskını/Gaza flotilla raid) sonrasında yaşanan karşılıklı zıtlaşmalar içerisinde debelenirken, bu şaşırtıcı gelişme karşısında İsrail hükümeti adına Başbakan Netanyahu teşekkürlerini sundu ve "Bunun iki ülke arasında daha iyi ilişkilerin başlangıcı olmasını umduğunu"  söyledi.


İşte her şey de bu noktadan sonra başladı. Tayyip Erdoğan parti grup konuşmasında "Yeni bir sayfa için suçun itirafı, özür ve tazminatın gerektiğini; ayrıca hafifletilmiş durumdaki ambargoların tamamen kaldırılmasından yana olduklarını" belirtti ve "(Özür konusunda) birey-devlet ayırımı olamayacağını, bu konularda adımlar atılmadığı sürece normalleşme beklenmemesi gerektiğini"  ekledi. Bir ara başta Haaretz gazetesi olmak üzere medyadan yansıyan haberlere göre Netanyahu'nun ılımlı tavrı sanki bir beklenti oluştursa da, İsrail Parlementosu Knesset  15 Aralık 2010 tarihli oturumuyla hayal kırıklığı yarattı. İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı ("alçak koltuk-yüksek koltuk" insanı)  Danny Ayalon, "İsrail askerlerinin mutedil davrandığını ve sadece 9 kişiyi öldürdüğünü,  teröristleri ise serbest bıraktıklarını"  söyledi.
(Soru:  Serbest bıraktıysan niye "terörist" dedin;  gerçekten teröristlerse neden serbest bıraktın?)


(Bilemiyorum tüm bunlar iki taraf siyasetçilerinin oy deposu olarak danışıklı dövüşleri midir;) zaten apartta bekler gibi duran Dış İşleri Bakanı Avigdor Lieberman da: "Türkiye'den özür dilemek teröre teslim olmak anlamına gelir" dedi ve asıl kendilerinin tazminat talebi olduğunu vurguladı.

Ve başladı gene aynı şeyler konuşulmaya... Aralık Türkiye gündemi yine İsrail haberleri ile doluydu. (Bence danışmanları Başbakanımıza nitelikli bir Türkçe sözlükte "özür" kelimesinin karşılığında yazanları okuması tavsiyesinde bulunmalı. Her iki taraf için de tekrarlanabilme ihtimali olan tavırlarda özür dilenmesini talep etmek hiç de hoş bir şey değil;  hele ki bunu bir felakete yardımdan sonra yapmak.)



Hey Wiki Wiki!
Açıklanan (ve daha önceki bir Gündem yazımda not düşeceğimi yazmama rağmen hala bir arpa boyu yol alamadığım) Wikileaks Türkiye haberlerindeki, iktidar partisi ve bakanlar hakkındaki iddialar sonrası AKP asıl suçluyu derhal buldu:  İSRAİL!

AKP Wikileaks Araştırma Komisyonu'nun başına, belgelerde hakkında ağır ithamlar olan Abdülkadir Aksu'nun getirilmesi ise tam bir sarkazm/ironi.



Kemalizm tartışmaları
Yıllardır ancak kısıtlı bir çevrede yapılan Kemalizm ve Atatürk ilkeleri üzerine tartışmalar, kamuoyunda yaygınlaşmakta. (Belki zaman bulduğumda bir Kemalizm kolajı yayınlayacağım. Bu konular çok detaylı, uzun ve tartışmalı olduğundan  yazmak  bazen içimden gelmiyor.)



Zamlar
Hangi parti başa geçerse geçsin Türkiye'de vazgeçilmeyen bir iktidar alışkanlığıdır peşpeşe hayata geçirilen zamlar. Yeni düzenleme ile alkollü içkilere yansıtılan orantısız ÖTV artışlarına daha önce Aralık 2010-1'de değinmiştim.  Durmadan artışını sürdüren bir diğer meta da: Benzin. "Benzine zam", "Benzine yine zam geldi", "Yeni benzin fiyatları" gibi son haftalarda süregelen nice zamdan sonra artık atacak değişik bir manşet kalmayınca şunu tercih etmişti bazı medya-haber siteleri:
"Vatandaş isyan etti:  Yıl bitti,  benzin zammı bitmedi!"



TSK ve Deniz Kuvvetleri'nde son dönemde basına yansıyan fuhuş ve şantaj çeteleri haberlerinden -kısaca- daha önce de Gündem başlıklarında değinmiştim.
(bkz:  Gündem Kasım 2010)

Askeri Casusluk ve Şantaj Soruşturması'nı yürüten özel yetkili İstanbul Cumhuriyet Savcısı (Ergenekon Davası'na sonradan dahil olan savcılardan) Fikret Seçen tarafından Aralık ayının ilk haftasında (6 Aralık 2010) Gölcük Donanma Komutanlığı'nda bir arama yürütüldü. Güvenlik için Genelkurmay Başkanlığı'ndan görevli bir albay nezaretinde ve askeriye tarafından kamera görüntüleri eşliğinde çalışmaların yapıldığı not düşülüyor. Çuvallar dolusu el konan belgeler içerisinde yeni darbe planlarının olduğu, askeri müdahale sonrası neler yapılması gerektiğine ilişkin bilgiler, gizlenen mühimmat krokileri, devletin kritik birimlerine ilişkin kripto (şifreli yazı) dökümleri, 34 adet ses kaydı, Kafes ve İrtica ile Mücadele Eylem Planları'nın devamı niteliğindeki belgeler bulunduğu söyleniyor.  (bkz)

Aramanın ardından, Gölcük Donanma Komutanlığı İstihbarat Şube Müdürlüğü'nde çalışan 6 muvazzaf subay, Beşiktaş Adliyesi'ne ifadeleri alınmak üzere getirildi.  Örgüt üyeliği suçlamasıyla iki subay tutuklandı.



MGK'da  İsrail
Son olarak bir İsrail haberi daha.  (Bana mı öyle geliyor bilmiyorum ama, AKP iktidar olduğundan beri gündemdeki her 5 ila 10 haberden biri mutlaka İsrail üzerine oluyor. Kızışma dönemlerinde sıklık çok daha artıyor. Yaklaşan seçimler ile adına daha fazla aşina olursak,  buna da şaşmam.)

Haber şu:  İsrail'de yayımlanan Haaretz gazetesi, "(Kırmızı Kitap olarak da bilinen) Türk Milli Güvenlik Siyaset Belgesi'nde, İsrail'in Türkiye'nin çıkarları ve politikalarına yönelik belli başlı tehditlerden biri olarak sınıflandırıldığını" iddia etti.  (bkz:  Turkey lists Israel as a  'threat to its interests')

İran, Suriye, Ermenistan ve Gürcistan'ın ise tehdit olarak anılmadığı vurgulanan haberde; bazı ülkelerin artık tehdit olmaktan çıkarılmasında (Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun) "komşularla sıfır sorun" politikasının etkisi olduğu görüşlerine de yer verildi. (İyi niyetli bir habercilik dili kullanılmamış bence.)

Ankara'dan bu haberler hakkında yapılan açıklama ise: "İsrail'in çevredeki risklerde geçtiğini, Ortadoğu'daki istikrarsızlığın İsrail'in Filistin ve nükleer politikalarından kaynaklandığını, silahlanma yarışı çıkabileceğini, bunların Türkiye'yi etkileyebileceğinin sıralandığı" yönünde.




Atlayarak ve elbette arada bazılarını kaynatarak da olsa gündem konularında bir seneyi tamamladım böylece.
  • Geçtiğimiz ayın tüm haberleri için bakınız:   ARALIK 2010

10 Ocak 2011 Pazartesi

 KELİMELER


Modern zamanlarda okumuş-yazmış kesim baş faili olmak üzere,  en çok ırzına geçilen kelimeler ve güncel kullanımlarından örnekler vericem bugün,
kısa kısa...

Güncel kullanımda  'Özenli ve temkinli tavır'  olmuş:  'Elitlik'.
'Selektif/Seçici'  olmuş:  'Elit'.

Kalite:  Yerli-yersiz kullanım ile ırzına geçilmiş, dillerden düşmeyen popüler kelime.

Marka:  Boku çıkarılmış bir ifade. "Para getiren her şey."

Depresyon:  Modern zamanların favori hastalığı.  Gençler bunun için kuyrukta bekliyor, zira çok seksi duruyor. Bu itiş-kakışta olan gerçek sözlük anlamıyla depresyon yaşayana oluyor.  (bkz: bir intihar)


Yaftacılık:  'İlericilik'. 'Umuttan yana olmak'. 'Türk solu'.

Kutsal değerler:  Doların yeşili karşısında ilk vazgeçilecekler listesi.

Şeytan taşlamak:  Bir orgazm metodu.

Aşk:  'Cinsellik'.

Seviye:  Para.
Seviyeli ilişki:  "Her türlü yapıyoruz, peşin çalışıyoruz."

Doğal:  Götünüzü belleyebilme olasılığı olan hedeler.
"Doğal ürün,  hiçbir zararı yok"  imiş...
Yılan zehiri,  sihirli mantar ve ot da son derece doğal ürünlerimizdir mesela?


Kahraman/Önder:  Anti-kahraman olan kibirli kişi.

Münferit:  Anamızın, bacımızın, sülalemizin topunun tecavüze uğradığını dahi görsek kullanabileceğimiz joker kelime.  "Bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık".

Evlilik:  En az bir kez denenmesi gereken şey.  Her Türk genci mutlaka evlenmeli, evlendirmeli ve hatta derhal bi tane cücük attırmalı. Nasılsa sonra bir bahane bulup boşanacaksınız.

İyi aile kızı:  Yorumsuz.
Üniversite mezunu genç kız:  "Çocuk da yaparım kariyer de"  kızları  YADA  diplomalı orospucuklar.


Bencillik:  Issız bir adaya dahi düşşen, yanına alman gereken üç şeyden mutlaka biri.  'Üçün biri' değil,  'üçün hepsi'.

Duygusal olmak:  Olmayan var mı zaten?  Herkes olmuş "tamamen duygusal"!
(Cem Yılmaz'a saygılarımla...)

.

6 Ocak 2011 Perşembe

Ekşi Sözlük  (Popülerliğin getirisi götürüsü)

.
Uzun bir zaman diliminden sonra Ekşi Sözlük'te yazmaya tekrar meyledişimle, ilgili siteye ayırdığım süre doğal olarak artmaya başladı. Şans mı desem yoksa tesadüf mü şimdi bilemedim ama, yine bir "yeni yazar alımı" döneminde yollarımız kesişti. Hakkında yazmak istediğim birkaç şey var, aslında bunları sitede Ek$i Sözlük başlığına yazmak istedim ama genel akışı bozmamak adına, kendi blogumda konuyu zenginleştirerek paylaşmaya karar verdim. "Popülerliğin getirisi götürüsü" derken, genel objektif bir değerlendirmedense, subjektif kişisel yorumlarıma ve sevdiklerimle ortak görüşlerimize yer vermek niyetindeyim.

Belki daha önce Türk Medyası etiketli bloglarımda da değinmiş olabilirim. Medya üzerine değerlendirme yapılan ortamlar ve okur yorumlarında yeri geldiğinde mutlaka belirttiğim bir tespit vardır:


Son yıllarda Türk yazılı basını yaygın biçimde, "Eklektik, demokrat ve ilerici bir gazete olduklarını belli etmek"  uğruna her tarzdan, her telden, her dünya görüşünden, her kalibreden kadın-erkek bilimum yazarı kadroya doldurup ilgili gazetenin esas çizgisini kırmak suretiyle etkinliklerini  ve  okur gözündeki saygınlıklarını zedelemekle meşgul. Bunu en iyi Radikal gazetesinde gözlemleme şansına sahip oldum. Perihan Mağden, Yıldırım Türker, Hakkı Devrim, Namık Kemal Zeybek, Hasan Celal Güzel, Nur Çintay A., Akif Beki, (şimdilerde Cüneyt Özdemir)  gibi uzayıp giden isimleri aynı çatı altında toplamak belki yaratıcı bir fikirdi. Bu kadronun gazeteye getirisi-götürüsü ne oldu, sorusunu ise okuyanlara bırakıyorum.

Benzer bir yola  -bir ara düzenli olarak takip ettiğim-  Taraf da dahildi. Türbanlılar,  "kutsal değerlere hakaret ediliyor" papağanları, inançsızlar, sosyalistler, komünistler, liberaller  vs vs...

"Eklektik" olma adına "ne bulduysan kat çorbası" hallerinden bahsediyorum. Bu tarz, usta bir aşçı gibi ancak baharatları iyi seçip yerinde kullanabilen için iyi olabilecekken bizde boca etmekle iş oluveriyor sanılıyor. Takip ettiğim çoğu dergi/medya sitesi/gazete vs sonlanmasında, okuru-takipçiyi kaçırmada oldukça etkili bir yöntem. Hala da devam ediliyor,  demek ki medet umuluyor?

Bu gibi birbirine zıt tarzların bir arada bulunmasından rahatsızlık hissetmediğim belki de tek oluşum: Ek$i Sözlük.  Kalıplaşmış ezbere düşünceler ile yoğrulan tek tip ezberci insan modelinin bu kadar yaygın olduğu bir toplumda, farklı görüşlerin aynı çatı altında ortak kurallarla var olma imkanı bulması  Ekşi Sözlük'e esaslı bir değer ve esneklik kazandırıyor bence.

Ancak... Farklı görüşler/farklı zevkler/farklı bilgiler gerçekten ne kadar "farklı"? Yoksa tek fark "entrylerin yazarlarının farklı olması" mı? Ortamda "fark", "görüş", "bilgi", "deneyim" denilebilecek önermeler barındığında ancak bu yapı etkileyici olabilir.
Konu önemli değil, herhangi bir Ekşi Sözlük başlığını açıp en baştan okuyun. Tercihen çok entry girilmiş konuları tercih edin.  İlk 2-3 sayfadan sonra başlıyor bir  "tekrar entryler furyası".
Belli ki Voltran'ı oluşturmak gayesiyle oraya bu "suyunun suyunun suyunu" yazanlar hiç okumamış ötesini berisini. Önemsemiyor ortamı da... Ve "sallıyor",  aynı çoğu köşe yazarımızın yaptığı gibi...
Ne var ki olayı/formatı da çözmüş,  daha önce bilmem kaç kere yazılmış olanı bir kez daha yazıp  entrysinin silinmemesini de garantilemiş.

Çok çok az yazarı hariç (aralarında badilerim, okumaktan zevk aldıklarım ve artık on yılı bulan zaman diliminde düzenli takip ettiğim birkaç yazar var),  benim için artık  "okunmak istenen bir yer"  değil; daha çok "göz atılacak" bir ortama benziyor.  Tam bir "modern zamanlar "yaklaşımı bu belki de... Binlerce entrysi olup çok güncel konularda geçmişte yazmış kişiler ise çoktan unutulmuş.  Bir ara bir gazeteci  Fatih Altaylı'yı eleştirmişti,  "kendi gazetesindeki baş yazarların yazılarını dahi okumaması ve bilmediği konularda kalem oynatması"  argümanı ile. Şimdi o geldi aklıma.




Modern zamanlarda yüzeysellik, içeriksizlik ve tatminsizlik hit olmuş şeyler. Depresyon ise favori hastalık. Tüm gençliğin (kız-erkek), donanımlı  ve  sohbette iştahlı olduğu tek alan:  Diziler  ve  Magazin.

Bu sığlıkta sözlüklerden ne bekliyorsun? "Eğleniyoruz işte fazla büyütmemek lazım, yaz geç"  belki de gerçekten, baş sığların dediği gibi... Zaten Cüneyt Özdemir'in de düşündüğü gibi;  her şey olmuş abone sayısı, tıklanma sayısı...

Kıssadan hisse:  Demek ki çok yapılan bazı şeylerde yüce bir hikmet var ki,  başında Ertuğrul Özkök olsa da  olmasa da  aynı yolda ilerleniyor.




*Resimleri sırasıyla: esescik.blogspot.com ve şu ilginç grup blog çalışmasından aldım:  fakatiyiuyudum.blogspot.com



Ekşi Sözlük bünyesindeki aktif yazarlarda fark ettiğim bir başka eğilim de var ki asıl bunu üzerinde durulması gereken bir eksiklik olarak görüyorum.  (Bu kadar uzun bir yazıya başlamamdaki asıl amaç şimdi başlıyor yani.)  Önce sıkıcı bir özetle konuyu açmaya çalışayım:

Ekşi Sözlük ünlülere ve kurumlara her zaman sert eleştirilerin yapıldığı bir yerdi. Ama eleştirilerin bir temeli, bir zeka seviyesi;  o da yoksa farklı bir bakış açısı vardı.  Bir iddiayı savunma ve çürütme teknikleri açısından ilham veren yenilikçi bir kaynaktı. Sanırım bu özelliği fazla abartıldı mı nedir, yeni gelenlerin bazısı hemen buna endekslenmek adına -belli ki hiç birikimlerinin olmadığı kişiler, olgular ve olaylar hakkında-  öyle bir yazıyorlar/saydırıyorlar ki...  Hadi bilgi yok samimiyet yok,  akıl-fikir de mi yok?

Üstelik  akıl-fikirin azaldığı yerde övgüler de  "toptancı ve sade suya tirit"  formunda oluyor.  Şahan Gökbakar'ı yere göğe sığdıramayan, dünyanın en en en yeteneklisi gören Ek$i kitlesi içersinde bir aykırı ses olduğum için pek çok hakaret ve alaya maruz kalmış biri olarak diyorum bunları.  Zannederim yakında Acun ve Beyaz güzellemeleri de başlar.

Kızmıyorum ama hüzne kapılıyorum. Yani bu mu eğitimli gençlik? İftira ve olmayan şeylerle yorum koyan?  Üstelik artık internet denen, Google denen şey de varken; insan nasıl bu kadar yüzü kızarmadan bunları yazar? Ve dahası bu tarz nasıl bu kadar bireysel olmaktan çıkıp peşi sıra gelen yalan bilgiler ve ahmaklık gösterileri ile toplu bir elitizm taklidi piyesine dönüşür?  Sonra zaten ilgilenmediğini söylediğin, zerre değer vermediğin biri hakkında niye o kadar yazılar yazarsın?  Kötülemekten veya karmaya endeksli düşünmekten başka yapabileceğin bir şey yok mu?  Off!

(Yine Ekşi Sözlük diğer sanal ortamlara göre iyi. Toplum ortalamasına göre durumunu ise sosyologlara ve Ek$i uzmanlarına bırakıyorum.) Şahsen gençlerle çevrili biri olduğumdan, artık bazen an geliyor "Kurtarın beni bu 90'lılardan!" diye haykırmamak için kendimi zor tutuyorum. Sıradan gençliği ve kereste üretimi yapan bilimum "yüksek öğretim kurumları"nı geçtim;  en seçkin üniversitelerdeki gençlerin bile tek meselesi ve esaslı bilgi sahibi oldukları sohbet konusu, tekrar söylüyorum:  Magazin  ve  Diziler.

Gazete okumak ve televizyon izlemek  biraz da bu iki saçmalığın alıp başını gitmesi yüzünden tiksinti duygusuyla uzaklaştığım şeyler. Ekşi Sözlük ise "bulunmaz Hint kumaşı" idi ama işte yine "hayalperest" mizacım,  belki benim gibi başkalarının da anlamlı sayılarda olabileceğini varsaymamdı.
Bu mudur yani geçmişten bugüne Türk basını ile ilgili acımasız eleştirilerin yapıldığı Ekşi Sözlük? Son hali Türk Medyası'nın berbat bir kopyası gibi. Ve bu kitle ile bir tartışmaya girildiğinde gözlemlenen şey de  "sallamak",  "bilmediği konularda pîr'i oynamak"...
En komiği de bu kitle Tayyib'i eleştiriyor. Halbuki tam onlar için biçilmiş kaftan.  Hatta rahatlıkla birkaç beden büyük gelir ortalamasına.


Şu güzel ortamını ve Ekşi Sözlük başlığını bozmak istemedim yani sevgili sözlük. Zira sana ait yazarların, genellikle ya şahaneliğine allkış ya da "Yeni nesil geldi/Ortam bozuldu"  arasında salınım yapmakta... Benim bir maruzatım vardı onu şe'ytmek istemiştim aslında ama "dikkat dağınıklığı"  sorunsalı ile gene nerdeeeen nereye savrulan bir yazı oldu bu da... Bense öylesine sıkıcı bir not düştüm sadece kendimce.

Uzayıp giden bu yazıya  mariadebonne'den  bir alıntı ile son vereyim:
"Ekşi Sözlük okuyucunun zihninde yeni ufuklar açabilen bir ortam iken,  kullanıcıyı aptallaştırabiliyor."
Hatta başlamışken bir alıntı daha yapayım:
"Sözlüğün eleştiri veya politik tavır konusunda sevdiğim yazarlarını, Ekşi Sözlük çatısı altında değil nerede yazarsa yazsın iyi yazan insanlar olarak görüyorum. Onların kabiliyetinden Ekşi Sözlüğün bir fayda sağladığını sanmıyorum, genelde haftanın en kötülerindeler zaten." (caponsever  -  7 Nisan 2007, Ek$i)



EKLEME:

"Gençler" demişken... Beni bugün bunları düşünüp yazmaya yönlendiren aslen 5 Ocak'taki ODTÜ olayları idi.  (5 Ocak 2011 - "Polise, YÖK'e AKP'ye başkaldırıyoruz")  Bir grup öğrencinin ODTÜ'den yola çıkıp az ötedeki AKP Genel Merkezi'ne yürüyerek gitmek ve protesto yürüyüşü yapmak istemesi karşısında Polisin muazzam yığılma yapması ve şiddet kullanması ile yaşanan olaylardan bahsediyorum.

İki açıdaki görüşlerimin pekişmesine ve hayal kırıklığımın artmasına neden oldu bu olay:

Bir: Türk Medyası. Törpülenmiş kelimelerle bezeli alışıldık haberciliklerinde, oynanan uzun eşekten bahseden mi istersin; peki ya Anadolu Ajansı'nın "Polisin üniversitelere müdahalesini protesto etmek için AK Parti Genel Merkezi'ne yürümek isteyen öğrenciler, burada da polise taş ve sopalı saldırılarını sürdürdü"  gibi loopa saran metinlere yer vermesine ne dersin;

veya iki kameramanın yaralandığı, Ankara İl Emniyet Müdürü'nün yaralı AA muhaberini hastanede ziyarete gittiği bilgisinin, el ele verilen dostane pozları da iliştirerek verilmesine? (bkz)  Akşam haber bültenlerinde belki daha da ötesi bir yaklaşım vardı üstelik, hele bazı büyük kanalların neredeyse  "kaka çocuklar"  demediği kaldı.

Bazen eksik ve taraflı haber,  yalan haber kadar mide bulandırıcı olabiliyor. Kelimeleri sert ve sivri anlarda eğip bükmek ve terbiye ederek evcilleştirmek de mide bulandırıcı olabilmekte.


İki: Gençler. Bu olayları, akşam bir grup genç insanla birlikte izlerken konuşmalarına şahit olmak benim için yeterince mide bulandırıcı idi. Hala kusmamış olmam ise şahsım hakkında biraz olsun fikir veriyordur sanırım. Son kertede: "Tek gücüm yazmak". Evet, konuşmalar hatırlayabildiğim kadarıyla şöyleydi:

a: Ooooo sıkın sıkın hahaha, çocuğa bak yaa nerdeyse havada uçuyo!
b: Tazzikli su sıkıyolarmış.
a: Film gibi valla n'olmuş ki gene?
c: YÖK'e hayır diyolarmış.
a: Tü Allah sizi kahretmesin emi!
b: Eki eki şekerim.

Bu konuşmalar Türkiye'nin en adı bilindik üniversitelerinde okuyan 90'lı gençlerin ilerici temsilcilerine ait. Artı Ek$i Sözlük yazarları. Bu da benim bittiğim andır.  En iyisi yine sadece okurluğa terfi galiba. "İlkokul 3 zeka seviyesi"  bile  ol(a)mayan,  ama her konuda bilirkişi olan bu güruhun kalabalık üyeleriyle sözlüğün de epey işi var doğrusu.


*

2 Ocak 2011 Pazar

 Gündem  Aralık 2010-2

(2010'un son günlerine dair birkaç notu düşmeden edemedim.)



18 Aralık 2010 Cumartesi - CHP 15. Olağanüstü Kurultayı gerçekleşti.
Ayrıntıları için bkz:  CHP'deki 2010 model değişim -devam




17 Aralık 2010 - Genelkurmay Duyurusu
TSK resmi internet sitesinin (bkz1, duyuru siteden kaldırılmış) yanı sıra Twitter'dan da yapılan bir basın açıklaması (bkz2) ile, Genelkurmay Başkanlığı nezdinde Türk Silahlı Kuvvetleri, bazı güncel olaylar hakkındaki tepkisini internet üzerinden dile getirme/muhtıralama alışkanlığına devam etti. Askeriyenin siyasete karışmaktan asla vazgeçmeyeceği ve bu Osmanlı geleneğinin halen yürürlükte olduğu bir kez daha kamuoyuna ve ilgililere hatırlatıldı.

Bu blogda Gündem haberlerinin iletilmesi aşamasında objektif olmaya özen gösteriyorum genellikle. Arzu edersem eğer, kişisel yorumlarımı parantez içlerinde veya haberin sonuna eklerim. Bu kez de öyle yapmak adına ilgili açıklama metnini dikkatle okumayı denedim, hatta birkaç kez denedim. Ancak maalesef metinden pek bir şey anlaşılmıyor, çünkü daha ilk maddede anlam kaymaları ve belirgin  Türkçe  hatalar var.
"Türkçe'nin önemi ve resmi dil olarak tekliği" noktasına sivri bir tonla dikkat çekilen ilgili yazıda,  T.C. Anayasası'nın  3. maddesine de atıf yapılmış:
"Türkiye devleti,  ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.  Dili Türkçedir."

Türkçe'nin öneminden bahsedilen bir metinde, Türkçe dil bilgisi kurallarının daha en başta ihlâl edilmesi de ayrı bir milliyetçilik kulvarı açmak olmuş doğrusu.  İki dil tartışmalarına cevap niteliğindeki 5 maddelik açıklamanın son maddesinde, TSK'nın ülkedeki bir takım tartışmalara "taraf olduğu" da özenle not düşülmüş. (Bu gerçeği belki bilmeyenler vardı, böylece öğrenmiş oldular.)

Evvelsi gün namaz Kur'an, dün solculuk, bu sabah Kürtlük-Türklük, sonra başörtüsü, ve şimdi de anadil... Bu konularda herşeyin en doğrusunu Genelkurmay mı biliyor? Niye? Onlar çoban, yüce Türk Milleti davar mıdır? Ülkenin yararına-zararına olanın ne olduğunu yüce Türk milletinin bağrından çıkmış bunca bilim adamı,  siyasetçi,  yazar-çizer bilmeyecek;
13 yaşında girdiği  askerî okul-askerî birlik-askerî lojman çemberinde ömrü geçmiş, toplumla ve "normal" insanlarla bağı kalmamış,  meslekî deformasyon kurbanı birtakım adamlar bilecek öyle mi?
Herşeyin en doğrusunu herkesten iyi bilen bu askerler, siyasetçilerin asker karşısında gıklarını bile çıkaramadıkları yıllarda 200 kişilik bir terörist grubundan  -on binlercesini de öldürdükleri halde-  nasıl sayısı bir ara 15-20 bine kadar çıkan bir gerilla grubu "yaratmayı" başardılar öyleyse?  Kendi aslî işlerinde başarısız olmalarının ödülü olarak mı görüyorlar her salataya maydanoz olmayı?  Diyelim bütün siviller hain ya da hainliğe eğilimli ise bunun böyle olup olmadığına NATO'ya bağlı bir ordunun karar vermesi tuhaf olmayacak mı?  NATO da mı Orta Asya'dan geldi aq?
(mehmet ordekci  -  17.12.2010, Ek$i)

Berbat bir Türkçe ile yazılmış olması bir yana  Genelkurmay'ın böylesi açıklamaları Osmanlı usûlü siyasetin devamıdır. O halde Cumhuriyet niçin kurulmuştur?  Asker böyle kafasına göre vazifesi olmayan konularda konuşacaksa yıkılsın bu Cumhuriyet, saltanat geri gelsin?  Bu bildirinin Türkçesi şudur: Bu ülkede Kemalizm saltanat düşmanlığı değil,  saltanat sevdasıdır.  Bu bildiri ile orgazm olanların "Padişahım çok yaşa" sloganına kızmaları,  Kapıkulu zihniyetine itiraz etmeleri ironik olduğu kadar ahlaksızcadır.  Kürtçe düşmanlığı Kürt düşmanlığıdır.  Kürtleri reşit olmayan, hakları olmayan bir kalabalık olarak görenlerin tarihe nasıl geçeceğini görmek için uzun yıllar beklemeyecek olmamız tek tesellimiz.
(itaatsiz  -  17.12.2010,  Ek$i)



AYİM
Askerî Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM),  Ağustos YAŞ kararları ile açığa alınan üç generalin terfisine karar verdi.
(Hukuk,  "Aldım-verdim/Ben seni yendim"  kıskacına sıkışmış durumda.)




Roni  Margulies'e  saldırı                          
Çanakkale İHD'nin (İnsan Hakları Derneği) konuğu olan şair-yazar Roni Margulies bir grubun saldırısına uğradı.
"Çok kültürlülük perspektifinde barışın dilini kurmak" üzerine konuşulacak bir panelde yumurta ve boyalı torbaların hedefi olarak,  barışın  bu topraklar ve bu milliyetçi kültürde öyle pek de kolay bir şey olmadığını, (sözde) sol da olsa sağ da olsa,  kafa yapısının aynı olduğunu bir kez daha göstermiş oldu bu olay.

Bu haber bana geçenlerde değindiğim Naipaul olayındaki bir şeyi de tekrar hatırlattı. O yazımda Murat Belge'den bir alıntı yapmıştım: "Sanatçı iletmek istediğini iletmekte sonsuz özgürse, biz hepimiz de onun ilettiği şeyi eleştirmekte sonsuz özgürüz. Ama bunun 'yaptırım'ı buraya kadar: Eleştirmek."  Ve devamında karşı tepkide "Sınır nereye kadar?" sorusunu açıyordu.  Burada da aynı durum var. Görüşleri yüzünden kıyasıya eleştirilebilir bu adam. Ama yumurta atmak, konuşmasına izin vermemek... Bu adamı politikacı veya Taraf Baş Yazarı imişçesine lince kalkışanlar nasıl bir hezeyanda,  hangi rüyada?
Acaba şu yumurtacı Türkçü Solcular ve Türkçü Komünist takımı Türklüğün, Rejimin, Kurucu İdeolojinin, Kemalizmin, İttihatçılığın teminatı Cumhuriyetin bekçisi Askerlere de yumurta atarlar mı?  :-)
(blueknife  -  31 Aralık 2010, Radikal Online)


Orhan  Miroğlu'na  tehdit                              
Taraf gazetesinin bir başka yazarı;  Kürt meselesi, demokratik özerklik, şiddeti kınayan yazıları, Kürtler ile ilgili görüşleri ve geçmişte yaşadıklarıyla dikkat çeken Orhan Miroğlu, PKK'nın bir kolu tarafından ölümle tehdit edildi. (HPG'nin  internet sitesinden  bir ifade:
"Miroğlu da mortoğlu olur bu toprakların tarihinde!")

Kasım ayında BDP Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Osman Baydemir'in  "Silahlı mücadele miadını doldurdu" sözlerine Abdullah Öcalan'ın tepkisinin ardından  (bkz),  Orhan Miroğlu da benzer düşünceleri nedeniyle PKK tarafından hedef gösterildi.
Hangi tarafta olursa olsun, şiddet ve savaş isteyenler; "barış"tan bahsedenlerden nefret edip derhal susturmaya çalışıyor galiba.




Üniversiteler
Başlayan "Yumurta olayları" ile öyle hızlı bazı gelişmeler yaşanıyor ki takip etmekte zorlanıyorum. Üniversiteler Polis ile dolduruluyor, polise ekstra yetkiler veriliyor... Normalde Jandarma bölgesinde olmasına rağmen, Hacettepe Üniversitesi Beytepe Kampüsü dahi kapılarını polise açınca,  burada nahoş bir iktidar tavrının sergilendiğini görmemek mümkün değil.

Geçenlerde  Radikal'de  şöyle bir haber vardı:   Noel Baba'yı bıçakladılar
"Yılbaşı kutlamalarına karşı olduklarını söyleyen Anadolu Gençlik Derneği'ne üye bir grup üniversite öğrencisi, İstanbul Üniversitesi önünde Enam Suresi'nin 162'nci ayetini okuyarak temsili şişme Noel Baba'yı bıçakladı" diyordu haberde.  Ellerinde bıçaklar olan bu insanlara üniversite kapısında hiç bir şey yapmayan Polis, kaç metre öteden yumurta görünce alarma geçiyor. İroniye buyrun.

Polisin dövdüğü öğrencileri  darbe için ortalığı karıştıran haşerat gibi görünce,  12 Eylül'ün paşaları gibi cümleler kuruluyor.
"Madem ülkenizi seviyorsunuz, neden sıkıyönetime karşısınız?" Referandumda hesaplaştığımıza inandırmaya çalıştıkları cunta, işkence ettiği çocukların fotoğrafının altına bunu yazabilecek kadar zalimlikle saflığı birbirine karıştırmıştı.
Bugün de iktidarın memurları sorup duruyor: Madem ülkenizi seviyorsunuz, neden gösteri yapıyorsunuz, madem ülkenizi seviyorsunuz, neden Kuzu'ya yumurta atıyorsunuz?
'Gelişmemiş,  Kemalist,  şiddet kullanan...'
Başbakan dedi ya;  'masum'  değil ki bu gençler.
Gençleri itibarsızlaştırarak, onları potansiyel suçlu ilan edip toplumun gözünden düşürerek yoluna devam edecek anlaşılan AKP ve yandaşlarının demokratik açılımı.
("Madem ülkeni seviyorsun...",  Özgür Mumcu.  13 Aralık 2010, Radikal)



TBMM'den  İnsan  Manzaraları
Sevahir Bayındır:  DTP/BDP Şırnak milletvekili. "Demokratik açılım"ın adı ilk telaffuz edilmeye başlandığı dönemde Habur'daki bir olayda adını duymuştum ilkin. BDP Silopi İlçe Örgütü'nün 4 Haziran 2010'da Habur Sınır Kapısı'nda düzenlediği, operasyonların artık durması ve Polis müdahalelerinin devam etmemesi adına binlere kişinin katıldığı söylenen bir yürüyüşte polisin müdahelesi sonucu yaralanmış ve kalça kemiği kırılmış olan bir milletvekili­­­­. İlk okuduğumda oldukça şaşırmıştım, zira milletvekillerinin dokunulmazlık zırhları malum.  Ancak "kadın ve Kürt" olunca  hepsi yalan oluyor demek ki. İsrail devletinin zulmünü eleştirenler,  acaba Haneen Zoabi (Hanen Zubi) ile Sevahir Bayındır  arasındaki bir benzerliğin farkında değil mi? (Gerçi İsrail güçleri Hanen Zubi'ye şiddet uygulamamıştı bildiğim kadarıyla, dokunulmazlığı vardı.)

16 Aralık'ta TBMM'de yaptığı bir konuşmasına Shakespeare'den "to be or not to be" alıntısı ile başladı Sevahir Bayındır. "Bir rahatsızlık yarattı mı?" diye sordu akabinde. Sonra Kürtçe'sini söyledi aynı sözün:  "hebun an ji nebun".
Sonra da  "olmak ya da olmamak"  dedi.

Meclis tutanaklarına (Tutanak Dergisi) ilgili konuşma şu şekilde geçti: "Bu bölümlerde, hatip tarafından Türkçe olmayan bir dille, birtakım kelimeler ifade edildi."  (bkz)

Yükselen tepkiler üzerine Bayındır'ın cevabı:
"Bana öngördüğü, T.C. devletinin vekiline, kadına, özgürlük isteyene reva gördüğü budur: Koltuk değnekleri. "Kırarız bacağını" derdiniz hep, bu ataerkil bir sözdür.  Kırdınız bacağımı.  Ama yüreğimi,  beynimi  kıramadınız."


Kişisel Görüşüm:
Anaokul yaşındaki çocuklara İngilizce öğretilen bir ülkede yaşıyoruz. Ülkede öyle bir İngilizleşme mevcut ki,  hani İngiliz ordusu ülkeye girse bayraklarla karşılayıp kırmızı halı serecekler var;  "Bizi bu Tayyip'den kurtardınız,  sağ olun var olun!"  diye...  Belki de zamanında bu ülkenin sınırları İngilizler tarafından çizildiğinden,  herkes İngilizce sevdalısı ama Kürtçe konuşmak çirkin, kaka!  Anadilde eğitim hakkı istemekse geri düşünce. Türk Medyası bile bu haberdeki Kürtçe metinleri vermedi,  sadece Kürtçe söylediğini yazmakla yetindi.  Bu noktada gerekli bilgiyi edinmemde Ekşi Sözlük değerli bir kaynak oldu.
Son olarak şunu söylemek isterim ki Kürt meselesini çözemeyip eski ezberleri tekrarlayan siyasi partiler,  partiler mezarlığındaki yerini alır,  aynı daha öncekiler gibi... Ama asıl ülkenin geleceğine yazık olur.  Yazık ki insanımız o derece politize olmuş durumda ki,  mesele yine çoğu alanda olduğu gibi, "Aldım-verdim/Ben seni yendim"  bakış açısıyla değerlendirilmekte.  Önümüzü görmek mümkün değil,  hele ki mağdurluktan mağrurluğa yükselmiş siyasetçilerle...


Bu da tadından yiyemediğim bir  Zaytung  Magazin haberi:
Canlı yayın ihalesinde son nokta!   :)
.

gazeteciler,  gençler,  Zaytung

1 Ocak 2011 Cumartesi

 Aralık 2010-devam

2010'un son günlerine dair birkaç not düşmek istiyorum. TSK'nın internet bildirisinden bazı yumurtalı saldırılara, üniversitelerdeki gelişmelere...

Hem başka işlerle uğraşıp  hem de gündemin akışına yetişebilmem ne mümkün!  Dilerim yeni yılda şu ZAMAN sorunum ve dikkat dağınıklığı sıkıntımın ibresi olumlu yöne kayar  (azıcık ucundan da olsa dünyalar benim)!

Bir de bu aralar Frontierville, Cityville gibi Zynga oyunlarına da sardırdığımı eklemek isterim.  Arkadaşlarım artık Facebook'taki oyun paylaşımlarımdan rahatızlıkta hangi seviyedeler diye düşünüp arada sevdiğim klipleri de paylaşmaya başladım birkaç gündür.  Bilmem, gittikçe salaklaşıyorum galiba...

Yine çeşitli yorumlara yer vermeye çalışıcam.  Sevahir Bayındır üzerine çalışıyorum şimdi.