8 Temmuz 2009 Çarşamba

 Türkiye'deki temel sorun ne?

30lu yaşlarımdayım.
Kendimi bildim bileli içinde doğduğum ülkede benzer sorunlar var. Siyasetinde de, toplum hayatında da...

Geçtiğimiz kendi sıradan vatandaş günlerimde epey gergin zamanlardan geçtim yine...  Zamanlamam berbattır,  hatta artık Zaman'la aramızda en başından beri gizli bir savaş olduğunu görebiliyorum.  Bu savaşın ganimetine  "$ans"  diyorlar.
Yani demem o ki:  Doğru şeyler doğru zamanda mı karşına çıkıyor? Sonra sen hayatındaki riskleri ne kadar fırsata dönüştürebiliyorsun? Onlara bakacaksın.

Benim hayatımdaysa en kritik anlarda illa bir şey çıkıyor,  "şey" dediğim de genelde doğa felaketinden farksız oluşumlar...  Ya ben kendi kendime bir yarayı kanlandırıp bir şey icat ediyorum  ya da  hooop diye dışarıdan beklenmedik saçma sapan şeyler çıkageliyor.


Konuya pat diye giricem zira başka türlü nasıl girilir hiç bilmiyorum.
TÜRKİYE'DE  ŞİKAYET MEKANİZMASI  ÇA-LIŞ-MI-YOR!
Buyrun buradan yakın. Bu ülkenin her alanında şikayet ve denetim mekanizması tı-ka-lı!

Bir takım kurallar, kanunlar ve düzenlemeler yapılıyor;  teknolojik gelişmeler sağlanıyor;  ISO'lar, kalite belgeleri havada uçuşuyor.
Peki işler nasıl gidiyor? Koyulan kurallar işliyor mu?
Orasını sorma gitsin! Zira önemli olan hep KILIF!
Yani alavere dalevere/ Al gülüm ver gülüm!
Denetim yok; olanı da sağlıklı değil.


Ha neden denetim yok?  Orası da başlıbaşına büyük bir konu.
Mesela bazen bir bakıyorsunuz,  tepedeki denetleyen ile alttaki denetlenen arasında tuhaf göbek bağları var.  Alttaki hak ettiği cezayı yerse,  üstündekinin bildiği açıklarını ifşa etmesi endişesine karşı
idare etme metodu ve denge politikası gene günü kurtarıyor.


YÖK gibi kurumlar üniversitelerdeki eğitimi denetleyip yönlendirecekti sözde.  Oysa amaç bilim dışı ne varsa ona gönül salmak imiş!  Daha önce de yazmıştım:  Türkiye'de haddinden fazla siyaset var. Hep bir hakim olma mücadelesi, tahakküm yarışı sürmekte.


Üstüne üstlük Türkiye'de bir balık hafıza durumu var ki balıkları bile utandırır.  Muhtemelen boktan bir medyanın olması,  yapay bir modernleşme hareketi  ve  kimlik sorunumuz olmasından kaynaklanabilir.  Şu günlerde de,  ne kadar zamanı ve değişimleri anlamakta zorlanan insan varsa,  tek bildikleri itici güç  AKP'yi kötülemek.
Kardeşim, AKP'nin tarihi belli... AKP'den önce sanki başka bir şey mi vardı?  En fazla ülkeyi soyanların isimleri ve tarafları değişti.

Temelde hiçbir şeye eleştiri getirmeyip, bir bütünlük sergileyemeyip, hiç bir önerisi ve inşa planı olmayıp,  hatta hiç böyle bir derdi olmayıp laf olsun diye çeneyle AKP'yi devirmeye çalışanlar var ki;  bu iş çeneye baksaydı AKP'nin adının çoktan tarihten silinmiş olması gerekirdi.
Ancak artık ben sıkıldım, yoruldum. Gerçekten yoruldum.  CHP-AKP tartışması ve didişmesi muhabbetine şahit olmaktan sıkıldım. CHP'lilerin göt kalkıklığından ve köhneliğinden sıkıldım.  (Unutmayın, "Halkımız cahil!" diyenler onlar.)




Nisan ayında  Türklerde Çene İshali  başlığı ile bir yazı yazmıştım.
Dönüp dönüp o betimleme geldi aklıma bu hafta.
Laf olsun diye zırvalayan insanlarız,  muhtemelen ben dahil.
Zaten böyle bir sirk içerisinde yaşayıp da etkilenmemek mümkün değil.

Baksanıza:
  • Başbakan çıkıyor,  kaç tane çocuk peydahlamamız gerektiği konusunda engin görüşlerini bizlerle paylaşıyor;

  • Belediye başkanı çıkıyor,  su kesintisi olduğu zamanlarda nasıl abdest alacağımızı ayrıntılı olarak anlatıyor;  (Kovayı nereye koymamız gerektiğine kadar);

  • Süren ciddi bir davada yargılanan zanlı hakkında Genelkurmay Başkanı çıkıyor,  "İyi çocuktur"  diyor;

  • Bir rektör çıkıyor;  "Gerekirse 45 bin daha, 100 bin daha şehit verir;  Kıbrıs'ı da alırız, Yunanistan'ı da..." diyor.

  • Yani diyor da diyor...  (*)


Biz de sade vatandaş olarak sanıyoruz ki bunlar  BÜYÜK ADAMLAR.
Peki soru:  Bu büyük adamlar kendi sınırlarını bilmiyorlar mı?  Nerede ne konuşacaklarını mesela?
Görünüşe göre hayır.
Herkes kendi mevzusu dışına o kadar taşıyor ki,  kendi asıl mevzusu havada kalıyor.  Bir de böyle bir sorun var burada.


Popüler kültür ortamımıza bakın.
Hala daha  "Mağaradan geldim!"  diye ağlanan bir İbo!
Ne kadar sinemayla uğraşan kadın varsa, silme hepsinin röportajında "Kamera karşısında öpüşmem sevişmem!"  saçmalığı vardı bir ara!
Ne sanıyor acaba bu insanlar?  Sinema sadece öpüşme, sevişme yeri mi?  En büyük korkuları öpüşmek-sevişmek mi yoksa?
Ama işte "Dervişin fikri neyse zikri de odur" misali...  Bir sevişmedir gidiyor boyna.  Bir mantıksızlık, bir çene ishali deryası!


Bir de insani ve saf duyguların heba edilmesi hali var tabii. Mesela merhamet.
Merhamet, Türk toplumundaki en insani duygudur. Ancak ne hikmetse merhamet ettiğin ne kadar insan varsa,  gelip günün birinde tepene bindikleri bir yer aynı zamanda burası.  Bu ülkenin inanç sisteminden ciddi biçimde şüphe duyuyorum artık ben,  hatta artık şüphem filan kalmadı, her şey çok net.  En çok merhamet dilenenler, en ezikler;
bir bakıyorsun ki meğer yılanın başıymış!

Ama işte o damar çok güçlü olduğundan ve prim yaptığından, herkeste bir ezik edebiyatı!
İlginç olansa,  en ezik olanlar ve en çok başını öne eğenlerin;  taht-makam sahibi olduklarında başımıza en çok ezen kesilmeleri.
Fırça atmak, adam rencide etmek için birbirleriyle yarışmaları...
Bunun en son örneği  "kot pantalon giydi diye seminerde mühendis fırçalayan Çorum Valisi" olayı idi.  İnsan olmak, insana saygı duymak ile aralarında bir savaş var sanki bu adamların.
Ve bu ülkede kafasını deve kuşları gibi toprağa gömmeden,  kalbini ruhunu kapatmadan ve kirletmeden yoluna devam eden herkes farkında ki;  her kapının arkasından, her koltuğun üstünden bir Çorum Valisi'nin fırlayıp gelme ihtimali var buralarda.

Ömrü hayatında bütün ilköğretimlerin sabahlarındaki  Andımız'larda, "Büyüğünü sayıp küçüğünü sevmiş"  bir toplumun ferdi olarak hepimiz biliyoruz ki;  aslında bu ülkede ne çocuğa çocuk gibi davranılır, ne gence genç gibi... Kadına da kadın gibi davranılmaz. En fazla "Kafasını kapatmalı mıdır, kapatmamalı mıdır?"  Busunu tartıştığın bir varlık olarak hayatını sürdürür bu toplumda kadın.

Bunlar uzun konular. Yazmakla bitmez.


Şans: Zamanla aramızdaki gizli savaşın ganimeti.
(*) Sırasıyla:  RTE,  Melih Gökçek,  Yaşar Büyükanıt,  Kemal Alemdaroğlu

Hiç yorum yok: