3 Mart 2009 Salı

ERGENEKON - Makaleler

Uzun süredir yapmayı planladığım bir şeyi nihayet tamamladım. Ergenekon soruşturması hakkında bugüne dek yazılmış çeşitli makalelerden kısa alıntıları blogumda yayınlıyorum.
Belki gelecekte bir Türk genci, şahsi bunalımlarından sıyrılıp "Ergenekon ne idi?" diye merak ettiğinde, veya konuyla ilgili araştırma/ödev yaptığında, bu bölümün bir derleme
olarak faydalı olacağına inanıyorum.

Numaralandırarak kısa alıntılar yapmış olduğum bu makalelerin tamamını okumak için, yazının sonunda verdiğim linkleri kullanabilirsiniz. Maalesef Şubat ayı ortalarından itibaren gündeme gelen; Turkcell, Pamukbank, Show TV'nin sahibi olan Çukurova Grubu Başkanı Mehmet Emin Karamehmet ile Ergenekon generalleri ve darbeciler arasındaki istihbarat paylaşımı ile ilgili yazıları buraya zamansızlıktan hak ettiği kadar aktaramıyorum.
___________________________________________________________


1
Türkiye, 2003 ve 2004 yıllarında çok ciddi darbe teşebbüsleri yaşadı. 2003 yılının Temmuz ayında Türk Silahlı Kuvvetleri'nin komuta kademesi, yani Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları, ülke çapında orgeneral ve amiraller arasında bir çeşit anket çalışması yaptılar. Tek tek her birine soruldu: Darbe yapalım mı? Çoğunluk, darbenin o an için meşru olmayacağını söyledi, o yüzden teşebbüs ertelendi ama rafa kalkmadı.

Darbe fikrinin taşıyıcısı ve en büyük savunucusu iki kuvvet komutanıydı. Bu iki komutan, Genelkurmay Başkanı'nı darbeye iknaya çalıştılar. Son olarak 2004 Ocak-Şubat aylarında Kıbrıs görüşmeleri sırasında bir kez daha girişim oldu ama Genelkurmay Başkanı ikna olmayınca, o komutanlardan biri, daha ‘legalist’ bir çizgiyi benimseyip bu işten tümden vazgeçti. Diğeri ise içeriden darbe yapamayacağını anladığı için, TSK'yı dışarıdan darbeye itecek bir planı hazırlamaya başladı.

İşin özü şuydu: Hükümet AB hedefinde ilerliyordu ve eğer müzakereleri başlatmayı başarırsa bu inatçı komutan hükümeti hiçbir başka partinin iktidardan indiremeyeceğine inanıyordu. O yüzden ne yapıp edilmeli, AB hedefi engellenmeliydi.

İşte o dönemde AB'ye girmeyi, Kıbrıs'ta çözümü destekleyen gazeteciler, yazarlar, akademisyenler ve iş dünyası temsilcileri aleyhine müthiş kampanyalar yapıldı. 'Karen Fogg çocukları' bunun küçük bir bölümüydü. Halen Ergenekon soruşturması kapsamında olan bir komutan, 'Vatan haini gazeteciler' listesi hazırladı. Aynı soruşturmanın kapsamındaki bir başka kişi de bu listeyi yaydı mesela.

Bu satırların yazarı dahil kimi gazeteci ve aydınların isimleri 'Misyoner çocukları' denerek ölüm listelerine alındı, o listeden Hrant Dink öldürüldü.

İnatçı darbeci komutanın amacı, halkı demokratik ve barışçı gösterilerle sokağa dökmek, giderek ordunun darbe yapmak için meşru bir zeminin oluştuğuna ikna olmasını sağlamaktı. Halkı sokağa dökmek için gerekirse kanlı provokasyonlar da yapılabilirdi, ortaya çıkan darbe planında bu açıkça yazıyordu.

Nitekim 2006 yılında, önce Cumhuriyet gazetesinin bahçesine bombalar atıldı, ardından aynı ekip gitti Danıştay hâkimlerine saldırdı. Cenaze töreni, o güne kadar yapılmış en büyük hükümet aleyhtarı gösteriye dönüştü. TSK komuta kademesi alkışlandı, pankartlarla göreve çağrıldı, hükümet yuhalandı, bazı bakanlara açıkça fiili saldırı yapıldı.
Ertesi yıl art arda gelen 'Cumhuriyet mitingleri' kitlesel tabanı daha da genişletti. Mitinglere katılım inanılmaz derecede yüksekti ama mesela İstanbul’daki mitingde 'Ne şeriat ne darbe' diyenler İzmir'de kürsüye bile çıkarılmadı.

Görünüşe göre darbe için kamuoyu oluşturma planı yolunda gidiyordu ama 2007 Haziranı'nda İstanbul Ümraniye'de bulunan el bombaları her şeyin akışını değiştirdi.

Ergenekon soruşturması işte bu organizasyonun soruşturması.

-----

2
Terörle istihbarat desteği olmadan savaşmak mümkün değil. İşte bu eksiği gidermek için, bu konuda pek bir bilgisi ve tecrübesi olmayan bir kurum, Jandarma biraz da el yordamıyla bir şeyler yapmaya çalıştı.
Ahmet Cem Ersever gibi 'vatan kurtaran aslan'lar o dönemde öne çıktılar. Yaptıkları önerilerle veya kimseye sormadan uygulamaya koydukları yeni yöntemlerle PKK terörüyle mücadelenin doğasında büyük belirleyicilik elde ettiler. JİTEM o dönemin bir sonucudur, 'itirafçılar' o dönemin istihbarat arayışlarının sonucudur, faili meçhul cinayetler, Hizbullah, PKK'nın para kaynaklarını keseyim derken bir mega mafya oluşturmanın eşiğine gelinmesi o dönemin sonuçlarıdır.

Bugün ortaya çıkan Ergenekon'u, Susurluğu tam olarak kavramadan çözmeye imkân olmadığı gibi, PKK terörünün Türkiye'yi kolayca darbe ortamına sokan 'Halaskar zabitan' üretimine yaptığı katkıyı anlamadan da Türkiye'de siyaseti anlamaya imkân yoktur.

Ergenekon bu anlamda, bir yanıyla, 'silahşor' ihtiyacını o 'vatan kurtaran aslan'lardan sağlıyordu, (aynen Susurluk'un şilahşorlarını özel harekâtçı polisler, eski ülkücüler ve mafya arasından seçerken yaptığı gibi.)

O yüzden Ergenekon ile PKK bir madalyonun iki ters yüzü gibi. Daha doğrusu şu: PKK olmasa Ergenekon kendine daha zor zemin bulurdu, silahşor bulurdu, silah bulurdu. Ama Ergenekon olmasa da PKK olurdu, vardı da zaten, yalnız PKK bir süre sonra Ergenekon'unu da oldururdu.
Sanıyorum bu gerçeğin en çok farkında olanların başında Ergenekon'cular geliyordu. Yarın öbür gün Ergenekon ile PKK arasında ilişkiyi ortaya koyan doğrudan veya dolaylı belgeler ortaya çıkarsa hiç şaşırmayacağım o yüzden.

-----

3
Toplumun tümüne 'gitsin' diyemeyenler, rejimi koruma kisvesi altında toplumu iktidarsızlaştırmak istiyorlar.
Ergenekon, toplumun iradesinin, isteklerinin ve vicdanının yağmalanmasıdır.
-----

4
Adı Ergenekon olsun, ne olursa olsun, sözde düşmanlar üreterek korku imparatorlukları kurarak, sivil iktidarları vesayet altında tutarak her türlü hukuk dışı faaliyeti mubah sayarken, güzelce cebini dolduran bir yapı, bazı meslektaşlarımın da ifade ettiği gibi ta İttihat ve Terakki döneminden beri var. Zamanında da Ermeni malları paylaştırılmış, 90'lı yıllarda nerdeyse alenen korucular, çeşitli aşiretler ve mafya ile birlikte eroin kaçakçılığı sayesinde milyonlarca dolar kazanılmıştır.

Susurluk raporunda da açıklandığı üzere, OHAL perdesi altında hukuksuzluğun, vahşetin, ve özellikle eroin ve silah ticaretinin olağan hale geldiği bir bataklık söz konusu. Bu ayağın ta Kuzey Irak'a kadar uzandığı iddiaları o zamanlardan beri var. Peşmergelerin Saddam Hüseyin'in Amerikan işgalinde öldürülen büyük oğlu Uday ile ortak yürüttükleri mazot, silah, sigara kaçakçılığından elde edilen gelirlerden, söz konusu malların Türk sınırından geçmesine göz yuman Türk yetkililere pay verdiği de iddialar arasında yer alıyordu. İşin esrar ayağı olduğu da fısıldanırdı. Bu konuyu araştırdığı iddia edilen Alman kadın gazeteci Lissie Schmidt, 3 Nisan 1994'te Kuzey Irak'ın Süleymaniye kenti dışında beraber seyahat ettiği arkadaşıyla birlikte kurşunlanarak öldürülmüştü.

-----

5
Ergenekon soruşturması kapsamında, Türkiye'de istikrarsızlığı besleyen bir yapının varlığı yeni yeni ortaya çıkmaya başladı. Siyasi otoritelerin; devlet içindeki yasadışı yapılanmaları, denetlenemeyen özerk kurumları denetim altına alabilmeleri için gerekli yasal düzenlemeleri yapmaları ve bu düzenlemelerin uygulamada hayat bulmaları şart. Yoksa salt Ergenekon'un ortaya çıkmasıyla, çağdaş ülkelerde olduğu gibi, askerlerin demokratik sivil denetiminin yolu açılmaz.
-----


6

Takıldığım ana mevzu şu:
Ortada bir büyük mesele var. Peki Ergenekon soruşturmasının konusu nedir?
Türkiye'nin hayatını karartmış bir devlet felsefesinin ürünü olan; kabaca, bu topraklarda yaşayan herkesin yaşama hakkını birilerinin tercihlerine bağlayan; elinde silah, güç, yetki bulunan birilerine memleketin esas sahibi konumu veren; bu sahipliğin sürmesi için her türlü mücadele yöntemi ve tedbiri tartışmasız meşru sayan, bize özgü bir mekanizma.
Ben Teşkilatı Mahsusa diyorum, siz başka şey deyin; özü değişmez.

Cumhuriyet tarihinde ilk defa, bu mekanizmanın ne olduğu, kimler tarafından yönetildiği, nasıl yürütüldüğü, kimlerin kirli işlerde hangi ilişkiler içerisinde kullanıldığı yavaş yavaş ortaya çıkıyor. Karşımızdaki; sapma, yoldan çıkma falan da değil. Özü, devlet içinde birilerinin hukuk ve denetim dışı siyasî ve silahlı örgüt tarzında faaliyet göstermesi ve bunun meşru devlet düzeni içerisine yapısal olarak monte edilmiş bulunması.

"Ergenekon Susurluk'la başladı" lafı da koca bir yalan. Şuursuzluktan, cahilce kolaycılıktan ya da hakikat arayışının gereken yere varmadan kesilmesi için söyleniyor.

Niçin onlarca yıllık bir hesabın görülme ihtimali belirdiği sırada, bu insanların başlıca meseleleri sadece ve sadece yan ürünlerdir? AKP'nin hesabı var, tamam. Soruşturmada bir sürü eksik gedik var, tamam. Maksatlı, tuhaf uygulamalar var, tamam. Bütün bunlar elbette konu edilmesi gereken şeyler, tamam.

Peki bunlar, değişim korkusunu "Ay anlayamıyoruz"a dönüştürmüş insanların bolca bulunduğu bir kamuoyuna seslenirken, olayın esasının önüne geçirilecek önemde midir?

-----

7
Her geçen gün daha iyi anlaşılıyor. Ergenekon davası, başarısız bir darbe girişimi olmaktan öte bir şeydir.
"Bir takım adamlar, askerî bir hiyerarşi içinde ve mafyanın OMERTA yasası gereğince örgütlenip darbe yapmaya niyetlendiler ve sonra da yakayı ele verdiler" diye, bir toplum bu ölçüde bir kutuplaşma ve ayrışma yaşamaz.

Ergenekon davası Avrupa'da 90'lı yıllarda görülen Gladyo davalarının da hiç birine benzemiyor. O davaların Avrupa'yı sarstığını söylemek mümkün. Ama o kadar. Toplum bölünmedi, kutuplaşmadı. Oysa bizdeki bölünme hem çok sarsıcı hem de devam edeceğe benziyor.
Özellikle hukuk kurumlarımız, Barolar Birliği'nden, Yargıtay'a kadar büyük bir huzursuzluk içindeler ve tam bir teyakkuz halinde Ergenekon mesaisi yapıyorlar. Bu kurumlar adına peş peşe açıklama yapıp yorumda bulunanların yüz ifadeleri, büyük bir felaket yaşamış ve dehşete kapılmış olanların yüz ifadesi kadar korkutucu. Garip olan şu ki, sanık ya da şüpheliler, mesela Tuncer Kılınç da İbrahim Şahin ve Veli Küçük de, hatta Danıştay hâkimini öldüren Alparslan Arslan ve diğer maruf tetikçiler de, onları çeşitli platformlarda savunanlardan daha rahat görünüyorlar...
Ama bakıyorsunuz Baykal dahil, Ergenekon'un avukatlığını yapanlar, sanıklardan daha çok korkmuş ve endişeli bir ruh hali içinde görünüyorlar. Sanki bir gün 'davaya' yeteri kadar sahip çıkmamakla suçlanacaklarını düşünüyor gibiler.

Akıllı Ergenekoncular ise şimdilik darbe beklemek yerine, mevcut davayı önemsizleştirmek için ellerinden geleni yapıyor.
Türkiye'de aynı adamların, insan hak ve özgürlükleri ve yaşam hakkını savunma adına bir tek laf ettiklerini duymuş değiliz.

Mesela toplu mezarlar ve asit kuyuları hakkında; mesela kayıplar, katliamlar ve yargısız infazlar hakkında; mesela 12 yaşındaki bir çocuğun 13 kurşunla ve babasıyla birlikte öldürülmesi ve onları öldürmekten yargılananların insanlığın vicdanıyla alay edercesine beraat etmeleri hakkında; mesela neşe içinde parkta oynayan çocukların birdenbire patlayan bombalarla paramparça olmaları ve o bombaları atanların hiç bulunamaması hakkında; mesela bazı karakollarda kadınlara gözaltındayken günlerce tecavüz edilmesi ve binlerce işkence mağduru hakkında; mesela üç milyon insanın zorla yerinden göç ettirilmesi hakkında; mesela asit kuyularında yakılanlar ve 20 bin civarında faili meçhul cinayet hakkında; mesela ırkçılar hakkında; bu adamların bir tek laf ettiklerini duymuş ve işitmiş değiliz.

-----

8
Gladyo'dan kurtulabilmek, bu tür yapılanmaları anlamsız ve işlevsiz kılan bir konjonktürü gerektirir. Çünkü bu ağlar devletle o denli iç içe durumdadırlar ki, onlardan kurtulmanız bir anlamda devletin onları 'kusmasını' icap ettirir ve devletler de ancak bu ağları gelecekte taşımanın bedeli yeterince fazlalaştığı zaman onları 'kusarlar'.

Nitekim bu tür temizlik operasyonlarının çok zor geçilen bir eşiği mevcuttur. Yerleşik çeteler söz konusu eşiğin aşılmaması için ellerinden geleni yaparlar ve özellikle de sırtlarını yargıya dayamak isterler.
Öte yandan yargı tam da bu nedenle temizliğin en önemli aktörüdür. Çünkü yargının bu adımı atması, çetelerin beklediği kollanma işlevinin de yapılamayacağını gösterir. Eğer siyasi irade de bu operasyonun ardında ödün vermeden ve yalpalamadan durabilirse, yolun sonuna gelinmiş demektir.

-----

9

Toprak altından çıkarılan elbombaları ve suikast silahlarına kaş kaldırıp göz açarak baktıktan sonra, "Ay valla anlayamıyoruz, bilemiyoruz ki neler oluyor..." tiradları atanlar, eğer o silahlarla bu memleketin doğru dürüst insanları öldürülse, kalabalıklar birbirine düşürülse, katliamlar birbirini izlese, o durumda da "Ay valla çok üzülüyoruz, içimiz parçalanıyor" falan diyecek, sonra yoldan geçen tankları izleyerek rahat nefesler alacaklardı.

Bazı çok basit soruları sormayı bile akıl edemiyor mu bu insanlar? İnanabilir miyiz buna?

Ben hemen cevap vereyim, zahmet olmasın: Bizi öldüreceklerdi.
O halde şimdi "anlamıyorum" diyen, bizi öldürmelerini de umursamayacaktır. Bu kadar.

Cumhuriyet'in okumuş-yazmış eliti, en bağnaz softadan daha tehlikeli bir tip oldu çıktı karşımızda!

Torba torba elbombası, kutu kutu mermi çıkıyor yeraltından, lav silahları çıkıyor; okuryazar cahillerimiz onların çıkarıldığı çukura başlarını gömmeye çabalıyor.

Bu gidişin varacağı yer belli: Birileri bizim gibileri öldürüp o çukurlara doldursun isteyecekler. Bugünkü saflık, anlamazlık ayakları da geride kalacak.

-----

10
Hrant Dink'in devletin töre cinayetine kurban gitmesinin üzerinden iki yıl geçti. Devletin töre saydığı bazı 'kırmızı çizgiler' var ve bu çizgilerin ötesine geçtiğine inanılanlar Dink gibi yok ediliveriyor.
Düzenin muhafaza edilmesi, çizgiyi aştığı düşünülenin cezalandırılması, gücün gösterilmesi, korkunun esaretiyle güçsüzleşen bireyin yüksek otoriteye teslimiyetinin sağlanması, ...devletin "rutin dışına çıkan" faaliyetlerinin de asıl amaçları.

Gelenekten beslenen, sürekli iç ve dış düşmanlarla mücadele ruhunun otoriterliği meşrulaştırdığı ve seçimle işbaşına gelen siyasi güce de hükmeden bir yapı bu. İçerisinde görünmez seçimler, siyasi oyunlar olan asıl bir güç odağı. Çekirdeğinde ordu var.

Hukuki düzen 1960'tan beri askerî müdahaleyle yapıldığından, sistem her şeyden önce öz devleti korumayı hedefliyor. Bu yüzden ilk darbeden bu yana geçen 40 yıldaki hukuki düzenlemeler, öz/derin devlete dokunmuyor.

Bugün Ergenekon'u tartışırken de, aslında bir derin devlet kanadını tartışıyoruz.
...
İtalya'da, Türkiye'den farklı olarak ordu, kendi yargısı ve denetlenemez muamma iç dünyasıyla, siyasetin üzerine konumlandırılmamıştı. Dahası, Kürt konusu gibi, Gladio'yu Soğuk Savaş sonrasına taşıyabilecek ve sürekli besleyecek, silahlı çatışma potansiyeli taşıyan bir sorun da yoktu.

Şimdiyse, bir kanadını feda etmek zorunda kalan "öz devletin" mevzi kazanıp kendini korumaya alması söz konusu olacaktır. Zaten medya, hukuk, siyasi ve sosyal yapı, yarım yüzyıldır bunun için kurgulanmış. Gelecek yıllar, kırılmaya başlayan kabuk ve kırılmaya dirençli yapısı arasındaki yeni uzlaşma ve çatışmalarla geçeceğe benziyor.

-----


11
(Ergenekon ve Medya üzerine)
Tuncay Güney konuşmalarının, Ergenekon konusunda duyarlılıktan çok duyarsızlık yarattığı konusunda benim hiç kuşkum yok.

Fasa fiso'cuların, Tuncay Güney'in ekranlardan fışkıran güven vermez ve esrarengiz kişiliğine yaslanarak yürüttüğü kara propagandayı daha da etkili kılan birinci unsur bu...
İkinci unsur, "ciddinin magazinleştirilmesi" üzerinden yürüyor. Tuncay Güney'in bu kadar ciddi bir meselede sergilediği "dünya yansa dalgasını geçme" tutumu, alaycılığı, oyunculuğu, rol kesmeleri sanki sahih olmayan bir durumla, bir "oyun"la karşı karşıya olduğumuz gibi bir izlenim yaratıyor.

Gazeteciliğin bir "ayıklama" mesleği olduğu doğruysa eğer, ona "her zamankinden fazla ihtiyaç duyduğumuz" günlerden geçiyoruz.

-----

12
Olmuş bitmiş bir davayla karşı karşıya olmadığımızın dikkatle altını çizmek gerekiyor. Bazen, insanın direncini kıracak kadar yoğun bir sulandırma, magazinleştirme kampanyasıyla yüz yüze olduğumuz çok açık.

Sorunun özüne bakınca çok basit bir gerçeğe parmak basıyor Ergenekon davası: Darbe girişiminde bulunan özel bir iç savaş örgütlenmesiyle karşı karşıyayız.

Bunun neresinin anlaşılmaz olduğu ciddi bir merak konusu. Bu yeni bir örgüt mü? Değil! 17 bin 500 faili meçhul dosyanın olduğu bir memlekette, insanı şok eden siyasi suikastların periyodik bir biçimde gerçekleştiği bir politik atmosferde, şaşırtıcı olan, Ergenekon davasını önemsizleştirmeye çalışan solcuların varlığıdır. Bu sadece şaşırtıcı değil, korkutucudur. AKP'ye dair derin odaklı zokayı yutanlar, Ergenekon davasına esas olarak AKP hakkındaki analizlerinin yanlışlığı nedeniyle şüpheyle bakanlar, gerçekte, dava süreciyle iktidar partisini baş başa bırakarak sürecin bütün şüpheleri sona erdirecek aşağıdan bir kitlesel eylemle gelişmesini ve siyasal demokrasinin sınırlarının gelişmesi için gerekli olan enerjinin açığa çıkmasını engelliyorlar.

(Asıl sorun şu:)
Hükümette AKP var diye, Ergenekon davasını önemsizleştirenlere teslim mi olacağız, yoksa aşağıdan baskı oluşturarak hükümetin ve savcının davada sonuna kadar gitmesi için kendi taleplerimizle sokağa çıkmaya devam mı edeceğiz?

-----

13
Eskiden daha fazla bilgi ve enformasyonun daha fazla toplumsal farkındalık ve ilgi yaratacağına inanılırdı. Son 20-25 yılda yapılan araştırmalar ise enformasyon aktarımında belli bir eşiğin aşılması durumunda (yağmur halinde enformasyon) tam tersi sonuçların ortaya çıkabileceğini gösterdi. Enformasyonun "karmaşık" olması durumunda ise bu sonuç neredeyse mukadderdi...
Ne kadar 'acı' olursa olsun, insanlar tekrar tekrar izledikleri olaylar karşısında bir süre sonra 'sıkılmaya' başlıyorlar, o olaya karşı ilgilerini yavaş yavaş kaybediyorlardı.

"1996 Kasımı'nda Susurluk'taki kazayla birlikte ortaya çıkan 'hesap sorma ve arınma' talebinin bir süre sonra tavsamasının nedenlerinden biri de buydu kuşkusuz. Öylesine yoğun bir haber bombardımanı altında kalmıştı ki okur, bir süre sonra yavaş yavaş ilgisini kaybetmeye başladı. Üstelik konu karmaşıktı, izlemek için çaba sarf etmek gerekiyordu ve gene üstelik, 'tepe'de meselenin üstüne gitme yönünde samimi bir çaba gözlenmiyordu.
Sonrasını biliyorsunuz: Okurların, gazetelerde bu tür haberler gördükçe sayfaları çevirmeleri bir oluyordu...

-----

14
JİTEM bir 'hayalet örgüt'. Yani her an buharlaşıp yerine yenisi kurulabilir ve geride, yani 'arşivlerde' hiçbir iz bırakmaz. İnsan ister istemez başka meselelerde karşımıza çıkan 'arşiv' tartışmasını hatırlıyor. Arşivde kayıt olmadığı için insanların ölmediğini iddia etmek de belki bir tür alışkanlık ama her olay kendi Abdülkadir Ayganlarını maalesef yaratıyor ve cinayeti gizlemek pek de mümkün olmuyor.
Tabii bir diğer tehlike de olayları yürütürken polisin eline düşmek veya deşifre olmak... Bu durumda yargının karşısına çıkmak kaçınılmaz. Ama yine endişe edecek bir durum yok. Aygan'ın yaşadıkları, uygun savcı ve yargıçların bulunabileceğini ve devletin suç işleme imtiyazının hukuki bile kılınabileceğini ortaya koyuyor. Nitekim çok zorda kalınırsa alt kademeler mahkemelere çıkıyor ama yukarıdakilere hiç bir şey olmuyor.

Bu tablo JİTEM'in ne olduğunu bütün çıplaklığıyla göstermekte...
JİTEM, Ergenekon'un bir parçasıdır. Bu örgüt bize görünür olmayan, ama şiddet ve bilgi tekelinin üzerine oturan asıl devletin vurucu kolu. Görmediğimiz için 'derin' dediğimiz o devletin 'içi'...
Ve böyle devlet yapılanmalarını tanımak ancak içerden bilgi almakla mümkün.

-----

15
...
Askerin siyasi sistemin içinde kendisine bir rol istemesinin temelinde ciddi "ekonomik çıkarlar" olduğunu görebiliyoruz.

Bankası elinden alınmış bir medya patronu olan Mehmet Emin Karamehmet'in, Jandarma İstihbarat Daire Başkanı ile görüşmesinin şaşırtıcılığı da azalıyor.
Siyasetle ve yargıyla başı derde giren Cem Uzan'ın, Jandarma Genel Karargâhı'nda niye dolaştığının da muhtemel cevabı kafanızda şekillenebiliyor.

Türkiye bir "sahtelikler" ülkesi.

Medya önümüze bir dekor koyuyor.
"Laiklik düşkünü bir ordu", "laik rejimi korumak isteyen bir komutan", "Laiklik için çarpışan gazeteler."

Bir de bu dekorun arkası, karanlık ilişkilerin sürdüğü kulisi var. O kuliste iş ilişkileri, para konuları konuşuluyor. İhale hesapları yapılıyor. Bazı ekonomik kararların çıkartılması için sivil hükümetlere yapılacak baskılar belirleniyor.
Sonra, sanki ortada hiç "para" meselesi yokmuş gibi demeçler veriliyor, yazılar yazılıyor, manşetler atılıyor. Halka bütün bu olanlar "siyasi" bir olaymış gibi gösteriliyor. Birçok işadamı ve gazete patronu, askerin siyasette kalabilmesi, kendilerine bir menfaat sağlayabilmesi için "tehlikeler", halkı korkutacak "dehşet hikayeleri" yaratıyor.
"Bölünüyoruz! Şeriat geliyor! Demokrasi isteyen Batı ülkemizi parçalama peşinde!"
...
İşlerini askerle halleden bir patron, "hukukun geçerli olmasını" ister mi?
İşlerini askerle halleden bir patron "askerin kışlasına dönmesi gerektiğini" kabul eder mi?
...
"Demokrasinin bu ülke çıkarına olmadığını söyleyen" gazeteler, gazete sahipleri, işadamları; aslında "demokrasinin kendi çıkarlarına olmadığını" söylüyorlar.
Gerçekten de demokrasinin onlara bir faydası yok, zararı var.
Demokrasi olduğunda o kadar rahat para kazanamazlar.

Bence siz Türkiye'deki bütün siyasi tartışmalara bir de "para" açısından bakın.
Askerlerin siyasetin içinde olmasını savunanların iş ilişkilerini bir izleyin.

-----


16
Altlarının kirliliğinden korkanlar vatan elden gidiyor naraları atarken, tarafsızlık ya da vatanseverlik adına gerçekleri sumenaltı etmek isteyenler ve çarpıtanlar, kaba milliyetçilerden çok daha tehlikeliler. Çünkü onlar figüran değil, baş aktörlerdir. Bu baş aktörler, tarumar edilen ilçeleri, köyleri ve kentleri çok iyi tanırlar...
-----

17
2007 yılında İstanbul Ümraniye'de bir gecekonduya yapılan baskında çok sayıda silah ve mühimmatın ele geçirilmesiyle başladığı belirtilen Ergenekon soruşturmasında daha kaç dalga var bilemiyorum. Ama şu ana kadar Ergenekon çerçevesinde ortaya çıkan veriler bile Türkiye'de her bireyin, canına kast edilebileceği ciddi bir tehdit altında olduğunu ve bu tehdidin bertaraf edilmesinin ne derece hayati olduğunu ortaya koyuyor.

Bendeniz, "orduyu darbeye kışkırtmak için silahlı bir örgüt kurulması" şeklinde özetlenebilecek Ergenekon soruşturmasının, dışarıdan gelen desteğin de yardımıyla şu ana kadar sürdürülebildiğine inananlardanım. Bunun, daha ziyade dışarıdan alınmış olabilecek manevi bir destek ya da en azından operasyonların önünü kesecek müdahalelerin yapılmamış olabileceği şeklinde bir dış uzlaşı olduğunu düşünüyorum.

-----

18
(Susurluk, Türk Medyası, Ergenekon ve suç örgütlenmeleri ile ilgili bir yazıdan alıntı:)

"Bu toplum; devletin suç işlediğini, devlet aktörlerinin suç örgütleriyle iç içe olduğunu bilse de bunu duymak ve görmek istemez. O durumda devlete karşı nasıl davranacağını bilemez. Kendi kimliğini devlete borçlu hissettiği için, devleti yıpratan her şeyi kendisine yönelik bir tehdit olarak algılar ve bu nedenle de kendi özel hayatına çekilip asıl siyaseti devlete bırakmayı tercih eder. Türkiye'de devlet odaklı suç örgütlenmesinin böylesine rahatlıkla sürdürülebilmesinin nedeni budur.

Birçok insan Ergenekon soruşturması sonucunda 'saygın' bürokratlarla, apaçık suça bulaşmış kişilerin birlikteliğini yadırgadı. Çünkü kamuoyu suç dünyasının sözünü ettiğimiz 'doğallığının' farkında değil. Bu bilgiler ondan gizlenirken toplum da bilinçli cehaleti tercih etti."
-----

19
Ergenekon davasının tutuklu sanıklarından Hüseyin Görüm, Danıştay 2. Dairesi üyelerine yönelik saldırının sanığı Alparslan Arslan kadar dürüst bir çocuk görmediğini belirterek, "Allah'ın kelamını keşke onu tanımadan önce bilseydim de ona da anlatsaydım. Allah'ın kelamını bilenin cinayet işlemeyeceğini biliyorum" dedi.
-----

20

Odamda volta atarak yaptığım Ergenekon kazısında bulduklarım ve İdeolojik Ergenekon Cephaneliği:
_ Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur. Nam-ı değer anti-emperyalizm.
_ Bir antika silah olarak Ermeni düşmanlığı.
(Ermeni düşmanlığı, en medeni salonlarda bile ortamın medeni tasarımını çok bozmadan varolabiliyordu. Ayrıca kafatası antrapologlarını da meşgul etmiyordu.)
_ Ermeni düşmanlığının hemen yanında Yahudi düşmanlığı duruyordu. Bu evrensel patlayıcı, Hitler'in cephaneliğinden değil, Müslümanların cephaneliğinden buraya taşınmıştı.
_ 'Demokrat düşmanlığı'. İdeolojik Ergenekon cephaneliğindeki en konvansiyonel silah. Bu silah Tükiye'de bakkaldan bile temin edebilirsiniz. Mantar tabancası statüsündedir. Merkez medyamız tarafından gazeteyle birlikte her gün promosyon olarak kuponsuz dağıtılır.
_ Karanlık Savaşlar teorisi silahı (Genelkurmay yapımıdır.)
_ Batı düşmanlığı silahı.
_ Devrimcilik silahı: Ergenekon cephanesinin Mona Lisa'sı. Sosyalizmin orta yerinden nasıl yürütülmüştür, bu ciddi bir araştırma konusudur. Böyle bir silahı kaptırınca en çok telaşa kapılması gereken sosyalistler olması gerekirken, nasıl böyle bir rahatlık içinde oldukları büyük bir muammadır.
...
Bu ideolojik silahları müzeci bir koleksiyoner sabrı ve şehvetiyle toplayan Ergenekon, bu müzeye hem küratör hem de bekçi olarak niye CHP'yi ve Baykal'ı tayin etmiştir? Bu cephaneliğin en büyük muamması da bu zaten.

-----


21
Kabul edelim artık, Ergenekon içimizde! Mesele, sadece üç-beş emekli paşa, onların sivil şakşakçıları ve gözükara tetikçilerin oluşturduğu bir gizli örgüt meselesi değildir. Mesele, darbenin yolunu döşemek için yapılacak suikastlar ve toplumda ses getirecek terör olayları da değildir. İşin o tarafı, zabıtayı ilgilendirir. Mesele, bir zihniyet kalıbı ve bunun yarattığı kişilik bozukluğu meselesidir! Eğer bu ülkenin kentli, eğitimli ve hâli vakti yerinde orta sınıflarına mensup insanlar askerî darbeyi hâlâ bir 'çözüm' olarak düşünüyorlarsa, durum vahimdir.
Tuncer Kılınç Paşa, Kemal Gürüz ve diğerlerinin toparlandığı gün bütün gözler Org. İlker Başbuğ'a çevrildi ise, bu işte bir tuhaflık var demektir.
-----

22

Ergenekon, düpedüz yasadışı bir örgüttür. Arkasında ciddi bir ideoloji vardır ama belki de örgütsel varlığı her zaman süreklilik içermeyebilir; buna karşılık ideoloji veya temel anlayışlar yüzyıldan fazla zamandan beri her zaman var.

Bugün için süren dava ve soruşturmayla Ergenekon örgütü çökertilmiş bile olsa, yarın öbür gün aynı örgütün yeniden dirilmeyeceğinin hiçbir garantisi yok. Çünkü, diyorum ya, Ergenekon'u var eden fikrî altyapı orada duruyor.
O fikrî altyapıyla fikir düzeyinde mücadele etmek gerekir. Ve bana soracak olursanız bunun yegâne yolu da hukukun üstünlüğü, demokratik hesap verebilirlik gibi kavramları yüceltmekten, bu kavramların ifade ettiği hayat tarzını su gibi, hava gibi, güneş gibi olmazsa olmaz bir şey olarak tanımlamaktan geçiyor.

Eğer demokrasi bizim için vazgeçilmez bir şeyse, o zaman zaten demokrasi yoluyla kamu gücü ve parası kullanan herkesten de hesap sorabilir olacağız demektir. Bu hesaplar doğru dürüst sorulursa zaten Ergenekon diye bir şey olamaz, daha doğrusu kamu gücü kullanılarak Ergenekon oluşturulamaz.
Ama unutmayın, bu söylediğim yere varmak için daha çok yolumuz var. Bir dava açıldı, bir sürü kişi resmen suçlandı ve hapse girdi diye iş bitmiyor.

...
Savcıya da fazla yüklenmemek gerek bence. Baksanıza, darbeyle devrilecek olan hükümet bile konunun üzerinde neredeyse hiç durmadı, ne Sarıkız'ı ne de Ayışığı-Yakamoz planlarını araştıracak, soruşturacak bir şey yaptı. Sadece hükümet mi? Baksanıza Meclis, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Özden Örnek'in 'darbe günlükleri' akkında bir 'Meclis araştırması' açılmasını bile sağlayamadı. Siyaset kurumu Ergenekon'a çok uzak duruyor, hele hele darbe girişimlerini duymak bile istemiyor.
Tabii, siyaset kurumu ve parlamento kendi hukukuna, ülkede demokrasinin kalitesine ve sürdürülebilirliğine sahip çıkmayınca, bu konuda hiçbir girişimde bulunmayınca, bizim gibi gazetecilerin çabaları da meseleyi bir yere kadar getirebiliyor ancak.
-----

23
Bir damla kana baktıklarında, bütün vücuttaki hastalıkları görebiliyorlar. O minicik damla, bir bedenin nasıl ve nerede bozulduğunu anlatıyor. Mehmet Emin Karamehmet olayı, o bir damla kan gibi işte. Bu ülkenin neredeyse bütün yapısal sorunları bu tek olayın içinde ortaya çıkıyor.

Şimdi Ergenekon sanığı olan, o zamanki Jandarma İstihbarat Daire Başkanı general (Levent Ersöz), medya patronuna, Jandarma komutanını kastederek "Komutanımız hassas bir insandır, onu kırmayın" diyor. Tam mafyavari bir tehdit.

Bir Jandarma komutanı, Türkiye'nin en büyük holding ve medya patronlarından birini rahatça tehdit edebiliyor, istediği adamın istediği göreve gelmemesi halinde "kırılacağını" bildiriyor.

Komutan, hükümete "sorunları çözmesi" için emir de verebiliyor. Sorunları komutan tarafından çözülen medya patronu da tabii borcunu ödüyor.

Komutan o sırada bir darbe hazırlığı içinde ve darbe ortamı hazırlamak için medyanın yardımına ihtiyacı var. Aralarında konuşurlarken kullandıkları ilginç bir "şifre" bulunuyor.
"Milli" diyorlar. Karamehmet'in çıkarları "milli" çıkarlar, komutanın darbe hazırlığı da "milli" amaçlar için. İkisinin "ortak" milli çıkarları, onları "ortak" bir noktada buluşturuyor.
Karamehmet, gazetelerinde ve televizyonlarında, darbe hazırlayan komutanın istediği türden "milli" yayınlar yapmaya söz veriyor.

Bu ülkede medyanın önemli bir kesimi generallerle işbirliği yapıyor. Şimdi bu olayların ışığında baktığınızda Karamehmet'in gazetelerinde neden "demokrasi" isteyen insanlara söven o kadar çok yazarın biriktirildiğini de anlıyorsunuz. O yazarların orada olması, o yazıları yazmaları, o kadar çok küfür etmeleri, o kadar çok yalan söylemeleri pek tesadüf değil. Patronla komutan arasındaki gizli anlaşmanın sonuçları bunlar.
Anlaşılan Karamehmet sadece medyasını değil, telefon şirketini de komutanların hizmetine sunuyor ve bunun için iyi bir "teşekkür" alıyor. Bu ülkenin sistemi bu tür gizli anlaşmalar üstünde varlığını sürdürüyor zaten.

Böylesine dehşet verici bir gerçeğin ortaya çıktığı gün dönüp siyasi partilere bakın.
İktidar partisinden bir ses çıktı mı?
Ana muhalefet partisinden bir ses çıktı mı?
Diğer muhalefet partilerinden bir ses çıktı mı?

"Gerçek iktidarı" gördüklerinde hep birlikte susuyorlar. Sadece birbirlerine bağırıyorlar.
Bir oyun bu. Ordusuyla, partisiyle, medyasıyla gerçeği sizin gözünüzden saklamak için bir oyun oynuyorlar.
-----

25
(Ergenekon ile ilgili yapılmış, bence soyut anlamda çok değerli olan bir yorum ise Murat Belge'den geldi:)

Dünya tarihinin "modern" dediğimiz çağında, kendimizi içinde bulduğumuz konumların çoğu, Mary Shelley'nin Frankenstein romanında anlattığı temel (simgesel) durumla özdeş: Yarattığın canavar karşısında çaresiz kalmak! Nazizm'den nükleer bombaya, genel çevre tehdidinden yerel patlamalara, her yerde bununla karşılaşıyoruz. Böyle olmasına rağmen, bunca deneye rağmen, her seferinde kendi yarattığımız canavar karşısında elimiz bağlı, elimiz mahkûm ve "canavar"ın istediği oluyor.
-----


Ayrıca, bkz: Abdülkadir Aygan katilim olabilirdi




KAYNAKLAR:

1: 'Ben bu işi anlamadım' diyenler için Ergenekon - İsmet Berkan, 25 Ocak 2009 - Radikal
2: PKK olmasa Ergenekon da olmazdı - İsmet Berkan, 10 Ocak 2009 - Radikal
3: Güz Sancısı'ndan Ergenekon'a - Etyen Mahçupyan, 30 Ocak 2009 - Taraf
4: ErgenekonII - Amberin Zaman, 30 Ocak 2009 - Taraf
5: Sivil-asker ilişkilerinin normalleşmesi... - Lale Sarıibrahimoğlu, 21 Ocak 2009 - Taraf
6: Değirmene taşımayın, ama yere de dökmeyin - Ümit Kıvanç, 17 Ocak 2009 - Taraf
7: 'Tehcir ve Taktil' - Orhan Miroğlu, 14 Ocak 2009 - Taraf
8: Kritik eşiğin sıkıntıları - Etyen Mahçupyan, 20 Ocak 2009 - Taraf
9: Gelin yavrum, anlatayım... - Ümit Kıvanç, 14 Ocak 2009 - Taraf
10: Ergenekon çözülür mü? - Sezin Öney, 19 Ocak 2009 - Taraf
11-13: Tuncay Güney'in TV şovları hakikatte kimin işine yarıyor? - Alper Görmüş, 23 Ocak 2009 - Taraf
12: Ergenekon çetesinden davacıyız - Şenol Karakaş, 30 Ocak 2009 - Taraf/Her Taraf
14: Bir devlet itirafçısı - Etyen Mahçupyan, 6 Şubat 2009 - Taraf
15: Zenginlerin tuhaf ilişkileri - Ahmet Altan, 6 Şubat 2009 - Taraf
16: Bu ülke... - Suzan Samancı, 30 Ocak 2009 - Taraf
17: Ergenekon'da ABD ile uzlaşı oldu mu? - Lale Sarıirahimoğlu, 14 Ocak 2009 - Taraf
18: Bir alternatif piyasa olarak Ergenekon - Etyen Mahçupyan, 25 Ocak 2009 - Taraf
19: 'Alparslan Arslan kadar dürüst bir çocuk görmedim' - 2 Mart 2009 - Radikal
20: Odamda volta atarak yaptığım Ergenekon kazısı- Gökhan Özgün, 17 Ocak 2009 - Taraf
21: Ergenekon içimizde! - Ayhan Aktar, 19 Ocak 2009 - Taraf
22: Ergenekon, 'Gladio' mudur? - İsmet Berkan, 15 Ocak 2009 - Radikal
23: Hangi iktidar, hangi muhalefet - Ahmet Altan, 11 Şubat 09 - Taraf
25: Doğrusunu bilmek... - Murat Belge, 6 Ocak 2009 - Taraf

Hiç yorum yok: