İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
İstanbul etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Eylül 2019 Pazar

  İstanbul İzlenimlerim   (ve kısa notlar)

Geçtiğimiz hafta boyu İstanbul'daydım. Yağmurlu geçen 1 gün hariç, hava Eylül'e göre oldukça güzel ve ılıktı. Fırsattan istifade bu kez benim normallerime göre olabildiğince yoğun bir gezi programı ile şehrin daha önce keşfetmediğim tarihi yerlerini gezdim.

İstanbul'da dışarıdan gelen birinin afallayacağı  "kırk çeşit millet, yüksek nem ve çekilmez trafik problemi"  yine baş rollerdeydi. Düzenli olarak burada yaşayan insanlar, git gide patlamak için hazır bekleyen saatli bombaya dönüşüyor adeta, kadın-erkek fark etmiyor. Çağın, zamanın ve şehrin dayattığı hızlı tempoya ayak uydurabilmek için sağlam bir kalp ve sinir sistemi şart. Bir o kadar da "iplememe ve umursamazlığı"  şart koşuyor sanki... Ancak tüm bu keşmekeşe, göğe yükselen ve bazı yerlerde gözü tırmalayan beton yığınlarına, milyonlarca insan kalabalığına rağmen;  Boğaz'ın, ve iki kıtadaki topraklarıyla İstanbul'un değişilmez albenisi her daim kendini hissettiriyor.

Ben zaten kafaya koymuştum bu kez iyi gezeceğim diye, planlarımı da yapmıştım. Derken, 26 Eylül'deki Silivri merkezli 5.8 şiddetindeki deprem ile herkes sanki Türkiye deprem kuşağında olan bir ülke değilmiş gibi, hiç yoktan depremi tekrar keşfetti. Depremle yatıp depremle kalkıldı, herkesin dilinde aynı mevzu en yoğun haliyle yer aldı. 99 depremini yaşamış biri olarak iyi hatırlıyorum, bizde deprem muhabbeti en yakın zamanda unutulacak şekilde,  ancak konu üzerine bir süre çok yoğun halde abanılarak yapılır.
(Neredeyse her sorunumuzda olduğu gibi.)

-Fatih Sultan Mehmet Türbesi'ndeki olay-

Sanırım Pazartesi günüydü, ikindi üzeri Fatih Cami ve Külliyesi taraflarında idim.  İstanbul'daki tarihi camilerin  -Lale Devri'nden kalan birkaçı hariç-,  çoğunda benzer bir mimari plan var.  Sanki hep aynı yeri geziyormuş gibi oluyor insan.  Kare şeklinde bir avlu, ortada abdest almak için bir şadırvan ve dev sütunların arasından geçerek içeri girilen camiler... Renkler ile, bina içi yazılar ve süslemeler farklılaştırıyor.  Ancak ben bu yazımda mimari yapıdan bahsetmeyeceğim;  Fatih Türbesi'nde denk geldiğim bir vakayı yazmayı tercih ederim.

(Olay o kadar hızla gelişti ki, o anda fotoğraf alamadım. Burada internetten bulduğum bir fotoyu kullanıyorum. Bahsettiğim mahal burası.)

Tam türbenin önündeyken bir kadın koşarak geldi ve bir başka kadına "kızına sahip çık, adam kötü niyetli!" diye bağırdı, kapının az ilerisindeki yaşlı adamı göstererek. Bağrış çağrış oldu,  olayı sonradan anladım:

Ergenlik çağında bir genç kızla annesi Fatih Külliyesi'ne gelmişler. Kadın gelmişken cami çıkışı türbede de dua etmek istediği için  kızı onu dışarıda bekliyormuş. O sırada adam birkaç kez yanına yanaşıp  "Beraber kahve içelim, sana hediyeler alayım"  gibi şeyler söylemiş.  Sonra yanından uzaklaşıp türbedeki annesinin yanına doğru giden kızı takip etmeye başlamış, o da korkup bahçede duran kadınlardan yardım istemiş.  Bir koşturmaca ve karşılıklı laflar oldu. Olay tam ayakkabıların çıkarıldığı yerde patladı. Şans bu ya, (yoksa şanssızlık mı?),  hemen orada hem güvenlik görevlisi hem de bir Polis vardı.  Anne "Şikayetçiyim, karakola gidelim" dedi. Polis  "Ne bilelim kızının iftira atmadığını?"  deyince bir patlama daha yaşandı. "Kamera kayıtlarına bakılsın"  dedi iki kadın. Ama başta Polis memuru olmak üzere iki güvenlik görevlisi, suçlanan adamın kaçması için her fırsatı etraflıca sundular. Orada duran birisi, "Sabahtan beri aynı adamın ikinci olayı bu,  ikidir içeriye kadar takip ediyor"  dedi.

        O zaman özellikle polis olan gencin adamla işbirliği içerisinde olabileceği şüphesi dahi doğdu içimde... O kadar sayıda insan içinde olan, üstelik tekrarlanan bir mevzu, mekan dağ başı değil, kaç tane şahit var ve mekandaki Polis türbe önündeki ayakkabılarını 4 yaşındaki bir çocuktan dahi yavaş bağlayarak tarafını zaten en başta ortaya koymuştu.  Gerçi karakola gidip kayıtları inceleseler de bir şey çıkmayacağını, adamın salıverileceğini iyi bildiği için boşuna koşturmak ve lüzumsuz yere kalori yakmak istememiş de olabilir tabii. İnanılmaz pişkin ve lakayt tavırlarına makul bir açıklama getiremiyorum doğrusu.  (Adam da tabii topukladı bu arada. Ertesinde Polis, kadınların  ne iftira atma ihtimallerini bıraktı  ne yalancılıklarını...)

Bu ülkede bir kadının mağdur olması o kadar demirden sinirlere sahip olmasını gerektirir ki, kadın-erkek el ele bu bozuk sistemin nasıl kötülüğün yanında saf tuttuğunu ve güce taptığını mağdurun önünde filtresiz olarak ortaya serer. "Anadolu ahlâkı"  diye öve öve bitirilemeyen söz konusu kültürden çıkan hakim-savcı-kanun yazıcıları zaten  "Ceketinin önünü ilikledi ve kravat taktı"   diye katilleri veya tecavüz zanlılarını bile cezada indirime giderek, içeride yedirip içirip birkaç senede salıverebiliyor.  Bir de "tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılma"  hâli var ki,  hiç de az sayıda olmayan vakada suçlu kişi yargılanmasına sebep olan eylemini tekrar işliyor bu evrede.



KADIN CİNAYETLERİ

Eski koca vahşetine karşı koruma ve uzaklaştırma talep etmiş, mahkeme kararı olan kadınların yürek burkan cinayet haberlerini okumaktan içimiz şişti. Çok sıkıldık. Ama kendi adıma, ondan çok insanların sosyal medyadaki sahtekarlığına şahit olmaktan sıkıldım. Gerçek hayatta ataerkil sisteme, erkeğin her şeye hakkı vardıra hizmet eden, neredeyse adil ve vicdanlı hiçbir hareketini göremediğimiz kadınlar ve erkekler; bilgisayar başına oturunca vicdan föncüsü kesilebiliyor başımıza. Her durumda haklı ve kalabalık olmanın dayanılmaz cazibesi.

Ayrıca ülkemizde sayıca bir sürü  (sürüsüne bereket)  olan sosyoloji ve psikoloji bölümleri ne yapmaktalar acaba? Başta Amerika olmak üzere Almanya gibi dış ülkelerde isim yapmış çeşitli araştırmacıların, akademi mensuplarının çalışmalarını ve tespitlerini Türkçe'ye çevir(t)ip kendi kitapları olarak yayınlamaktan başka; keşke biraz da nitelikli olarak kendi toplumları ile ilgili çıktılar üretseler. Facebook ve Twitter gibi mecralarda her kafadan bir ses hali ile keskin, kendinden çok emin yorumlar sağanak halinde geliyor tabii. Ama soruna karşı nitelikli araştırma-analiz ve yaklaşımlar olmadığı malum.  (Onun yerine iki tane İstanbul Sözleşmesi eleştirisi patlatıver,  zaten bazı Fetö hesapları da son zamanlarda buradan yürümeye başladı, sorunu hemen şıp diye çözüver.)

Mustafa Satış,  Facebook'ta bu konu üzerine eğilmiş. ÖLDÜRECEK DERECEDE SEVMEK!!! başlıklı paylaşımının bir bölümünde şöyle diyor:   «Bir insan bir insandan ayrılınca nasıl olur da o anda hayatının geri kalan kısmını hiçe sayar. Nasıl olur da bütün bir ömrün kalan kısmı hiç değerinde olur. Nasıl olur da, başka bir insanla mutlu olabileceğine dair umudu sıfırlanır. İnsan nasıl bir duyguya kapılır ki, her şeyi yaşamaya değmez görür. Bu durumun bir travma olduğu meydanda. Sorsanız bu durumda olanlara çoğunluğu namus meselesi, kıskançlık veya kendini kaybetme olarak cevaplar. Şüphesiz bu saydıklarının etkisi vardır ama, bence asıl mesele yaşama dair umutsuzluk sanki. Hasbel kader bulmuş birini, bir daha bulamaz umutsuzluğu mu acaba. İNSANLAR AYRILIKLA KARŞILAŞTIKLARINDA NEDEN BU KADAR UMUTSUZ OLUYORLAR ÜLKEMİZDE HAYATIN GERİ KALAN KISMIYLA ACABA....?  Bir de bu açıdan baksak...»

                  (Tam bu yazıyı yazarken göz attığım bir haber sitesinde "daha önce cinsel tacizde bulunduğu baldızını sokakta kovalayıp güvenlik görevlisinin yanına sığındığında bıçaklayarak öldüren adam" diye bir ŞEY'e denk geldim. Evet, bu 'ŞEY' de  (diğer onlarca ölümle sonuçlanan vakada olduğu gibi),  kaçan bir mağdur için en güvensiz yerin güvenlik görevlisi yanı olduğunu gösteriyor. Zira bunlar sadece Tanrı'dan ve kanundan korkan, temiz insanlar için konmuşlar oralara. Elinde değil silah;  bıçak, çakı filan olan katillere karşı bile hiçbir eylemleri olmuyor. Hatta kimi örneklerde ilk kaçan güvenlik görevlisinin bizzat kendisi!  Polis ise kısmen güvenli. Geçen ay Batman'da kan davalısını bıçaklayan adamın,  sopayla başında bekleyerek polislere ve yardım etmek isteyenlere engel olduğu haber aklıma geldi. Olay yerindeki polisler saldırganları silahla etkisiz hale getirmedikleri için soruşturma açılmıştı. Giden geri gelmez tabi ama bu gibi güvenlik güçlerinin yediği içtiği haram.)



Kamil Koç Şubesinde...  Kadınlardan söz açılmışken.  Geri dönüş için servis beklerken, Kamil Koç yazıhanesinde görevli genç kıza adeta bir selam verdik  bin âh işittik. "Müşterilerin zaman zaman indirim hakları oluyor, onu kullanıp geliyor, dönüşte indirim hakkı bittiği için normal fiyatı söyleyince  'Siz komisyon alıyorsunuz, para yiyorsunuz!'  diye hakaret edip üstümüze yürüyenler bile oluyor" diye bir başladı; biz de kesmedik ve dinledik, o da istediği kadar anlattı.
"Ben burada çalışmaya başlamadan önce bizim toplumu hiç böyle bilmezdim.  Sadece şu Kurban Bayramı'nda duyduğum laflar, insanların bilmeden etmeden söylediği laflar ve hakaretler-kavgalar yüzünden,  sırf para için bunlara katlanmak beni hem çok yordu hem de gerçeklerle yüzleştirdi"  dedi.
Hani bana "uzun yazdığımı" söylüyorlar ama, kız konuşurken motor gibi çok daha uzun ve güçlü cümleler kurdu. Meğer onun da içi çok dolmuş.

SAĞLIK  ve  Hastane - Doktor Şikayetleri

Son aylarda Sağlık sisteminde denk geldiğimiz bazı olaylarda şikayette bulunduğumuzda duyduklarımızı, neredeyse bir dayak yemediğimizin kaldığını, yönlendirme yapılan 182 Sabim denen hattın şikayet değil şikayetin üstünü örtme hattı olduğunu gözlemledikten sonra tekrar diyebilirim ki;  "Sosyal medya hariç, Türkiye'de şikayet edenin bir tek dövülmediği kalıyor."  Bayağılaşma ve lakaytlık sıradan bir rutin olmuştu zaten,  şimdilerde daha da el yükseltiyor.

(Not edeyim: Türkiye'de iktidarın durumunu devlet hastanelerine bakarak anlayabilirsiniz. İktidarlar zayıfladıkça, sağlık sisteminde insanlık dışı uygulamalar artar, kavgalar ve doktor-hasta gerginliği belirginleşir.  Partiler gelir geçer  ama bu realite değişmez.)


Yeni Moda:  Musluksuz Çeşme
İstanbul'u gezerken, Esenler gibi semtlerde tuhaf bir şeye denk geldim. Sanırım belediyelerdeki yeni modadır?  Akım şu:
Belli ki yine bir müteahhitlik firmasını kalkındırarak, dev gibi bir çeşme yaptırıyor ve törenle açıyorlar.  Ama yaklaşınca görüyorsunuz ki ya muslukları hiç yok ya da sadece görsel bir süs olarak musluk konmuş. Yani akmayan çeşme yapmışlar anacım!
Madem sadece görsel bir fon olarak çeşme yapacaksın;  o zaman daha estetik veya ortama uyan bir şey yap ki göze hoş görünsün veya fazla göze batmasın...gibi ifadeler ise bu yağmacı zihniyete fazla gelir. Vergileri topla, dev gibi zevksiz betonarme (sözde) çeşme yap, sonra da  "Dikey mimariye karşıyız, yatay mimariye geçmeliyiz"  falan filan...

Yeni Moda:  Camide yatmak
Daha önce (EnSonHaber gibi) bazı medya sitelerinde böyle bazı İstanbul yerel haberlerine denk gelmiştim ancak onların sadece yazın sıcak günlerine denk gelen Ramazan dönemi için olduğunu, nadir örnekler olduğunu sanmıştım. Bu gezimde baktım gördüm ki tarihi camileri "yatakhane" olarak gören bir grup "Ben de varım!" diyerek kendi yolunu tutmuş. Namaz saatlerinde dahi yatış pozisyonunu bozmayan insanların kimisi,  yatmak bir yana,  kendi aralarında sürekli sohbet ve konuşma ile hani neredeyse bir tek "kahvesi-çayı eksik" bir noktaya doğru ortamı esnetmeye doğru gidiyorlar. Benim gördüklerimin hiçbirinin zor durumdaki garip kişilere benzemediğini, gidecek başka yeri olmayan kimsesiz-yabancı-hasta olmadığını, sanki daha çok serin bir ortamda beleş yatmak için orada oldukları izlenimi veren tipler olduğunu ekleyeyim.

Velhasıl:  Siyasi, kurumsal ve toplumsal yozlaşma iç içe sürüyor; kendi aralarında sarmaller oluşturarak her yeri sarıyor. Böyle bir ortamda, daha önce bir yazımda da dediğim gibi, "Allah'ı yalnız camide hatırlayan bir toplum" oluşumuz artık perdelenemez şekilde ortaya çıkıyor,  hatta camide bile hatırlanıp hatırlanmadığı belirsiz.


2019,  hava,  kan,  kültür,  silah,  sorular,  tasarım,  Türkler,  yolculuk *

7 Eylül 2019 Cumartesi

 Canan Kaftancıoğlu Davası

2019 Ağustos'tan bir HABER:  «2012-2017 tarihleri arasında sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı paylaşımları nedeniyle,  CHP İstanbul İl Başkanı Canan KAFTANCIOĞLU ertelemesiz 9 küsür yıl hapis cezasına çarptırıldı.»


Ülke kamuoyunda şu andakinin aksine,  birkaç kişi dışında kimsenin Canan Kaftancıoğlu adını duymadığı zamanlarda kendisine ait bazı tvitleri derleyip  "CHP nereye koşuyor?" diye tepkisel bir soru sormuştum;  hatta bazı CHP yöneticilerinin sosyal medya paylaşımlarını aynı yazımda derlemiştim.  (Linke tıklayarak okuyabilirsiniz.)

O zaman bazı kemikleşmiş CHP'liler  "Ne var canım bunlarda?..." demişti. Zaten ezberlerinden asla vazgeçmezler ve hep en ahlaklı onlardır.  Blog yazılarımdaysa malum, sürekli CHP'yi eleştiriyoruz. Zira demokrasilerde farklı seçenekler ve gerçek bir muhalefet olmazsa, yapılan seçimler göstermelik olur; sadece sistemi legalize etmeye yarar,  hayır çıkmaz.  CHP ise adeta çakma muhalefet üretim merkezi gibi işleyen bir yapı. Ancak gelinen şu noktada, Kaftancıoğlu'na yapılan bu haksızlığa karşı duracak sınırlara da dayandık iyi mi!

Hani zaten muhalefetin hallerine anlam veremiyoruz ama; seversin-sevmezsin,  her zararlı görüş bildiren hapse  "tıkılmaz".  Mücadele yolu bu olmamalı.  Üstelik neredeyse on sene önce yazılmış, benzerleri bir sürü basın-yayın organında, kitapta, söyleşide, tweet'te;  kimisi iktidar partisinin meşhur simaları dahil farklı kişiler tarafından söylenmiş benzer sözler nedeniyle hapis cezası veriliyor.  Çifte standart  (ayrı muamele)  ve  cezanın geriye doğru işletilmesi!

Bir arkadaşımın dediği gibi  "Karar siyasi burun sürtme ve hakkaniyetli değil.  Kamu vicdanında kabul edilmez."  Fakat bizde karşı kamptan olduğu takdirde, bu tarz siyasi mahkumiyetlere şampanya patlatan zihniyet bir türlü bitmedi. Biteceğe de benzemiyor.  Zaten bizde hukuksuzluk kendi işine yarıyorsa görmezden gelme alışkanlığı çok yaygın.  Dahası ülkede her başarı itinayla cezalandırılıyor.



EDIT:   Facebook'taki paylaşımlarımın altına gelenler ile birlikte bu yazı altındaki  YORUMLAR  oldukça zenginleşti.  Okumanızı tavsiye ederim.


30 Ağustos 2019 Cuma

 AKP  TROLLERİ

Geçmişte Facebook'taki bir yorumumda  "paralı troller"  yazınca,  Mutlu Bulut adlı bir arkadaşım gülmüştü. Hala bazıları gülüyor olabilir tabii ama "yarı zamanlı iş" gibi trollük yapanlar var. Hatta bunun "Pelikan ekibi"  gibi operasyonel çalışan boyutları da var ama o ayrı bir mesele...  Türkler olarak  "vur deyince öldürme" eğilimimizden dolayı, bu trollük işini de baya baya ciddi bir muharebeye kadar vardırmış durumdayız.  Biraz açayım:

Aslında bu mevzu, özellikle Doğan Medya'nın AkParti'ye karşı yıkıcı yayın yaptığı dönemde ve "barış görüşmeleri" zamanında iktidar partisini "diri tutmak" için başlatılmıştı. Ancak zamanla kendisi başlı başına bir "mesele!" oldu çıktı. Hatta partiye yarardan çok zarar verecek noktaya kadar evrildi.
Misal:  İstanbul Büyükşehir Seçimleri.

Bunlar,  Binali Yıldırım'a sempati duyan insanları bile adım adım, ama kararlı şekilde dışlayarak,  "partiden uzaklaştırmak"  ne kelime, kimi AKP eski savunucularını bile  baş muhalif  haline getirdiler.
Her eleştirene FETÖ'cü,  her eleştirene Allahsız,  hakaret bilmem ne...


Dikkatimi çeken bir başka nokta ise sosyal medya kitlesini adım adım, ama derinden "İslâm'dan soğutma" saikiyle davranışlar içerisindeler son zamanlarda. Ve bu konuda seküler kesimden, hatta ateistlerden bile  çok daha başarılı ve etkililer.

«Kurban şöyle kesilir,  sünnet şu bu,  Allah Kuran'da demiş ki...» diye başlayıp tvitlerini  «Beğenmiyorsanız siktir olur gidersiniz, sınır kapısı orada!»  diye bitiren bu muhteremlerden bir kısmı; bakıyorum da uzun zamandır yalan haber paylaşımında da tam gaz ilerliyor. Doğrusunu ilettiğinizde ise ELBETTE ne bir cevap ne bir özür  ne bir düzeltme...   Açıktan eleştirdiğinizde de  BLOK ve  LİNÇ.

Velhasıl, "Kraldan çok Kralcı (çakma) dindarlık"  modasını sosyal medyada başlattılar  ve  yaydılar.
KİBR'i  dağlar gibi olmuş olanlar,  Twitter'da  DİN dersi  veriyor.
Biz de böyle bir zamana düştük işte.

24 Haziran 2019 Pazartesi

2019  Seçim Sonuçları


İstanbul:  CHP  (%54)  -  AKP  (%45)

EKREM İMAMOĞLU'nun anlamlı bir fark attığı bu seçim başarısında, belki kendisinden çok Reis'in ve fanatik Ak Parti taraftarlarının payı oldu. O kadar ki, normal şartlarda BİNALİ YILDIRIM'ı destekleyecek kişiler dahi rakibine yönel(til)di.

İktidarda olanlar, olayları doğru yorumlayıp uygun bir dille halkla iletişim kurmaktansa; rahatsız edici bir yığın yalaka ajite edici tipe "GAZETECİ"  dedikleri toplama bir güruh üzerinden, yarardan çok zarar getirmeye başlayan "YANDAŞ MEDYA"  ile, ezberler ve metaforlar temelinde iletişim kurmayı seçiyor son yıllarda halkla.  Artık yandaş medyanın kanal sayısını artırmanın, ifitira anlayışının, "Trabzonlu Pontus'tur" "Kürtler puuuu!" gibi ahaliyi çıldırtan propagandaların,  değişimin kaçınılmazlığına direnmenin zararı görülüp umarım devam ettirilmez.  Bunlar yerine adaletin, sevginin ve dayanışmanın yoluna dönülür.

"Kraldan çok kralcılık"ın yıkıcılığı ve bazen bir şeye en çok zarar verenin onu savunanlar olduğunu da anlarsak, beraber Voltran'ı dahi kurabiliriz,  kim bilir?
Özetle,  sonuçlar  hayırlı olsun.

11 Haziran 2019 Salı

Uydurma haber değil,  "Hepsi Gerçek!" -4


Şaka gibi duran şu haberler  maalesef kurgu değilmiş.
Yani Zaytung haberi değil, gerçek!

  • MHP'den "Halı ve seccadelere gizlenmiş haç işaretleri ile Viyana kuşatmasını eleştiren subliminal figürler"e  karşı kanun teklifi  (haber)

    Bunu @Zaytung bile düşünemezdi,  tebrikler MHP! :)

.
  • Soyadından AKP'li olduğu anlaşılanları silmişler!

    Uydurma haber veya Zaytung değil,  gerçek demeç!

    "Soyadlarına bakıldığında AK Parti'ye oy verdikleri kolayca tespit edilebilen 3092 seçmenin kaydı düşürülmüş."
    Mevlüt Uysal   (İBB eski Başkanı)

    Tamam, siyaset için "yalan söyleme sanatı" filan dedik ama bu kadar da bariz sallanmaz artık. Bunların anlayışına göre, soyadı testinden tam puanla geçen  İmamoğlu  kesin "hacı" mesela!   :D

  • AKP'li vekil:  "İmamoğlu kazanırsa İstanbul'a imansızların putlarını diktirecek!"   (haber)

    Ne İmamoğlu'ymuş arkadaş!  Breh breh!

    (Bu arada sözü söyleyen milletvekilinin aşağıdaki fotosunu Twitter'da gördüğümde baştan sandım ki sosyal medyada artık çok sık karşılaştığımız yalan ve fotoşop haberlerden birisi bu... Gerçek haber olduğunu öğrendiğimdeyse koptum!
    Bildiğin  Zübük  yahu bu!   :D)


  • "Çaldılar dedim, çünkü mecburdum!"

    Binali Yıldırım:
    "Çaldılar dedim, çünkü mecburdum. Niye mecburdum? Çünkü bir algı operasyonu yapıldı. Yani orada bir hukuki tabir değil,  farkındayız.
    Ben sesimi duyuramadığım için çaldılar dedim.
    "

    Zamanınız varsa, olaya eski Yeşilçam filmlerinden "Neşeli Günler" üzerinden yapılan şu mizahi yoruma bakın derim:   YouTube video


  • Binali Yıldırım başka video,  2013'ten:
    Gazeteci:  _Efendim Belediye Başkanlığını Düşünür Müsünüz?
    Binali Yıldırım:  _Yok Almiim ehuhehe, İşi Olmayanlara İş Bulsalar Daha İyi Değil Mi?   (video)


  • YSK  seçim iptal gerekçesini fiilen iptal etti

    Sandık kurulu başkanlarının usule uygun belirlenmediğini ("devlet memuru olmadıklarını") gerekçe göstererek 31 Mart 2019 İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimini iptal eden Yüksek Seçim Kurulu'nun (YSK) bir hafta önce verdiği karara göre  "Soruşturma geçiren İlçe Seçim Kurulu başkanları ve seçim müdürlerinin tekrar görev alabileceklerine" ilişkin açıklama yapıldı.

    Duruma  Devlet Bahçeli  dahi tepki gösterdi:
    "Bu tür davranışlar anlaşılması zor davranışlardır."   (haber)


  • (Yargı dökülüyor)
    Mehmet Yoylu adlı bir hakim, duruşma sırasında bir kadın avukata etek boyu üzerinden sözlü saldırıda bulundu, "Avukatlığa yakışmıyor" dedi.  Olay sırasında sakallı ve gömleği açık olan hakim bey,  çıkışı tepki çekince ara verip traş oldu ve kravat takıp geri geldi.

    "Faillerin güvendiği kravat ve iyi hal indirimine hakim de sırtını yaslıyor"  denmiş bir Twitter notunda.  (bkz)


    Olumlu yönde değişim ve gelişime dair içinizde "niyet" yok ise "her gün bir paket"  açıklayın... Nafile.
    Siyasi hedefiniz,  varlık maksadınız ile yapmaya çalıştığınız  "reform"  kavramı birbiriyle çelişiyor.
    "Kendinize rağmen"  olumlu bir değişim gerçekleştirebilecek misiniz?
    Erdem Abaka


  • İstanbul Büyükşehir Belediyesi'nden Okçuluk Vakfı'na aktarılan para  16.5 milyon lira!

    (İYİ Parti Genel Başkanı)  Meral Akşener:

             "Yahu,  Malazgirt  Meydan Muharebesi'nde bu kadar  ok  atılmadı?"   (Video)

    Başka söze gerek yok.


  •  a haber'in  delirme seviyesi  göz yaşarttı    ^_^



Ve son olarak:
  • "Kürdistan"  deme hakkı sadece AKP'de

    Binali Yıldırım, AK Parti Diyarbakır il binası önünde yaptığı konuşmada "Kürdistan" ifadesini kullandı. HDP'li belediye başkanları ve milletvekilleri kullandığında mahkeme sonrası hapis yollarının göründüğü; CHP'li kullandığında "emperyalistlerle işbirliği içinde" olduklarını, "Pontus", "hain", "terörist destekçisi" olduklarını anlamamıza vesile olan bu esrarengiz kelimeyi;  AKP'li kullandığında ise "Efendim ne var bunda? Gazi Mustafa Kemal Atatürk de kullanmıştı bu ifadeyi"  oluyor.

    Yani anlayacağınız,  tam sevgi pıtırcığı bu AKP'liler.  "Kürdistan" kelimesinin de patentini almışlar.

  • Abdullah Öcalan,  İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimi için  HDP'ye  "tarafsızlık çağrısı"  yaptı.

    Evet, İstanbul için 23 Haziran tarihli ikinci denemeye saatler kala, bu kez APO'dan gelen bir çalımla gündem alt üst oldu ve kelimenin tam anlamıyla "bu kadarı da olmaz!" denen şeyler gerçek oldu. Öcalan, tarafsızlık adı altında İmamoğlu'na karşıtlık istiyor,  birileri PKK elebaşısını "yerli ve milli" ilan ediyor, Bahçeli: "Teröristbaşı, HDP'nin istismarına müdahale etmek, hatta önüne geçmek maksadıyla tarafsızlık çağrısı yaptı"  diyor...

    "Hiçbir seçim ortamı bu denli kirlenmemiş, seçmenin aklını bu kadar aşağılamamış, bu denli kerih olmamıştı. Her türlü elektronik ve basılı paylaşım ortamının, bu haftaki kadar zıvanasından çıktığına şahit olmadık. Her şey bir avuç şuursuz oyu yönlendirmek için. Hayra alamet olmayan bu rezilliğin arkasından bakalım ne çıkacak."    (Mehmet Tanju Akad,  Facebook)


Evet, yazının burasına kadar gelmeyi başarabildiyseniz; belirtmek isterim ki bundan sonrası tamamen kurgu.

Alt solda  Doğu Perinçek'in siyasi çizgisi konulu resim çalışması, sağda ise  "Beka için milli karar,  Karayip için istikrar"  diyen Johnny Depp abimiz uğurluyor sizi.  Bir de küçük bir video var kendi kanalımdan,  "siyaset  ve  insanların sorun çözme biçimi"  üzerine...


7 Mayıs 2019 Salı

 İstanbul Seçimleri sil baştan

31 Mart'ta yerel seçimler bitti, ama İstanbul'u kaybeden AK Parti'nin dinmez (zihni sinir) itirazları bitmedi. Ve sonunda YSK'ya yapılan türlü baskılarla,  Nisan ortasında öngördüğüm şu olay da gerçekleşti:

      SON DAKİKA!  YSK, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçiminin iptaline ve yenilenmesine karar verdi.  (AA)


Söylediğimizde  "yok artık!"  diyorlardı.  Sonunda bu da oldu.
Bir kere de olsa "ben demiştim" dememeyi isterdim. Şu dakkadan sonra damadın da ne adını  ne komedisini  ne çokomelini duyayım!


Zorla memnuniyetsiz herkesi CHP'li yapacaklar galiba?
Dahası, bütün kurumları tek tek batırmadan da gitmeyecekler.

KHK'lar ile kamu görevinden uzaklaştırılanlara oy kullandırtmama gibi akıl-mantık-Anayasa dışı itirazları dahi yaptılar. İşin ilginci; aynı sandık başkanlarının görevli olduğu aynı sandıklardan çıkan ilçe seçim oyları geçerli,  Büyükşehir oyları geçersiz kabul ediliyor.
Bu duruma  Zaytung  en mantıklı açıklamayı getirmiş:

       İstanbul'da sadece Büyükşehir Başkanlığı seçimini yenileyen YSK:
''Bu sandık görevlileri, ilçe seçim oylarını sayarken iyi insanlar ama büyükşehir oylarını sayarken adeta birer canavara dönüşmüşler.''  @_@



Seçimle gelip,  seçimle gitmeyenlerin ittifakı:  AKP-MHP

"Geçersiz oyları AKP lehine saymak da yetmezse eğer, oy kullanmayanların peşine mi düşeceksiniz?"  diye sormuş  birisi.

     Kılıfına uydurup kendilerini kazandırmak için her yolu deneyeceklerdir.

"Doğu ile Batı arasında cereyanda kalıp yel yemiş, Atatürk ile Abdülhamit arasında sıkışıp kalmış patinaj sisteminden hayır beklemeyin. Çocuklarınız da çekecek. Normalleşme belki onların çocuklarının genç olmaya başladığı dönemlere denk gelir... İnşallah yani..."
Erdem Abaka


      Bu blogda kendisinin pek çok yorum ve görüşüne yer verdiğim Muhammed Eminoğlu  bakın neler diyor:

Ekonominin, tarımın, eğitimin amına yanlışlıkla konulmuyor anlamıyor musunuz?  Ergenekon ve Balyozla ordunun bilinçli bir şekilde eritilmesi gibi,  işgalden beter bir şekilde yok ediliyoruz.

KHK ile ihraç edilenlere oy kullandırtmamak mı? Onca insan Fetö gibi kurumlara Türkiye Cumhuriyeti'nin en üst makamlarınca verilen referans sonucu üye oldu. Yahu kol kolaydınız, olimpiyatlarına katılıp "bitsin bu hasret" diyordunuz, insanlar size güvenerek gitti oralara! Sizlere hiçbir şey olmayacak,  ama bu insanlar oy bile kullanamayacak öyle mi?

Bunların "dava" dedikleri şey rantdan başka bir şey değil. Demokrasiyi falan geçtim, Constantinople hayali kuran aptal bir Haçlı kadar bile "romantik" değiller, tek amaçları havuzlu villa yaptırıp havuzunda yüzmemek.  Böyle bir dava olabilir mi ya?  İnsan Kudüsü falan arzular bari (*)
Bizim derdimiz  AKPyi CHP ile vurup sonra da CHP'den kurtulmak.
Yani bu kadar açık olduğum için özür dilerim ama CHP'den de bir cacık olmayacağını biliyoruz elbet.


gündemin çaresizliği ve bunun yarattığı zavallılık canımı sıkıyor    (@Nankatsu)

"askeri vesayet falan diye, sikko cephelerle düzeni iyileştirmeye çalışanların %20si siktir oldu memleketi terk etti,  %2si falan nadim oldu içmeye başladı, geri kalanı beynimizi demokrasi diye skmeye devam. al buyur demokrasi münasip yerine sokarsın."



"YSK, Kamu Görevlisi olmayan sandık görevlileri vardı gerekçesiyle İstanbul Seçimlerini iptal etti. Aynı Sandık görevlileri 16 Nisan 2017 Referandumu ve 24 Haziran 2018 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde de görev yapmıştı. Bu durumda Tayyip Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığı meşruiyetini kaybetmiştir."
Ümit Karaca


Düşünün ki yıllarca üniversite sınavları dahil soruları en tepeden (ÖSYM Başkanı seviyesinden) çalmışlar. Durum ayyuka çıkmasına rağmen Başbakan  "Arkasındayım"  demiş.  Böyle bir ülkede  seçimler  ve  YSK  ne kadar güvenilir olabilir?
Eğer gerçekten, bu kadar FETÖ operasyonuna rağmen bunlar hala bu kadar oy çalabiliyor ve sonucu etkileyebiliyorlarsa; o zaman AKP'nin Cemaat desteğini asıl aldığı 2007 ve özellikle YAE (Yetmez ama Evet'li)  2010 halk oylaması, hatta 2017 referandumu dahi şaibeli demektir?   Ömer Turan


Futbolda ofsayt kararları hakkındaki tartışmalar bazı kritik durumlarda asla sonlanmaz!  Kanunsuzluk var, YSK tesbit etmiş. İptal gerektirir mi iptal kapsamı ne olmalı  bunu gerekçe çıkınca göreceğiz.
Adil mi tartışılabilir,  siyaseten doğru değil ve Ak Parti ve Erdoğan için yüksek riskler taşıyan bir karar.
Atila Demirkasımoğlu



RTE  bugüne kadar Kılıçdaroğlu'nu,  (Muammer) İnce'yi,  Akşener'i  hiçbir zaman rakip olarak ciddiye almamıştı. Ama bu hareketi İmamoğlu'nu ciddiye aldığını gösteriyor. İmamoğlu işini bilen, hitabeti güçlü, hem mevcut hem de potansiyel kitlesinin duymak istediklerini çok iyi tespit eden popülist bir siyasetçi.  Önceden tanımıyordum ama şu dakikaya kadar süreci şaşırtıcı derecede iyi yönetti. Dün sanatçılara ve iş adamlarına susmayın demesi daha önce kimsenin becerebildiği bir şey değildi mesela. Başka kim olsa böyle bir krizde tökezlerdi  (İnce'yi hatırlayın).
Bu mağduriyetle kazandığı ek puanla normal şartlarda oyunu artırması beklenir. Ama işte, normal şartlarda... RTE şapkasından daha ne tavşanlar çıkarabilecek  bekleyip göreceğiz.

Fatih Aygün

"George Orwell 1984'ü bitirdiğinde yıl 1948'dir ve kitapta şu cümle geçer:  "Aslında hiçbir şey yasadışı değildi,  çünkü artık yasa diye bir şey yoktu.
Yıl 2019.  YSK bir üst hukuk kurumu.  Dün vermiş olduğu karar yasadışı değil.  Çünkü artık yasa diye bir şey yok."
Safiye Özçelik



Yazmadan geçemeyeceğim. Şöyle bir güruhun varlığı da yadsınamaz:

Geçmişteki en kritik zamanlarda koşulsuz Reis desteği vermişler, Pelikan Bildirisi yapılırken "Reis iyidir" diye tvit atmışlar, yolsuzluk soruşturmalarında üstünü örtelim demişler, Cumhurbaşkanlığı ve Başkanlık yolunda Uzun Adam propagandası yapmışlar... Sonra Barış Görüşmeleri sonlandırılıp bir de Amerika ile olaylar farklı yöne girince bir anda "Demokrasi" akıllarına gelivermiş! Cumhuriyet ve kazanımları uğruna "Hırsızlar!" diyerek yola durmuşlar,  şimdi de  "Mühürsüz oylar geçersiz sayılmalıydı"  diyorlar.

Be hey utanmaz,  sen geçmişte aynı şeye legal demiyor muydun?
(Yersen)  Türlü türlü açık büfe var yani.
Bu tarz adamların muhalefetin gücünü sömürüp içini boşalttıklarını söylemeye ise hiç gerek yok herhalde.


Çeşitli alıntılara devam:

YÜCE TÜRK MİLLETİNİ
Yanıltmaya kimsenin hakkı yoktur.... İmamoğlu ve Binali diye bir seçime veya seçme zorunluluğuna tabi tutulması, başka da tercih yapamaz duruma getirilmek istenmesi... demokratik yolları tıkamaktır.... PKK'nın güney doğu ve doğuda yapıtığının aynısıdır....
Kadri Kazakchuk

Geçmişten hiç ders almamış,  öz eleştiri yapmamış CHP ve zihniyetini umut yapmak kadar bir kõtúlük olamazdı,
ben hiçbir CHP'liden  367 yanlıştı  sözúnü duymadım.
Mutlu Bulut


(...) Yakın tarihe tanıklık etmiş ya da ona dair az çok okumuş biri olarak sürekli dejavu hissi yaşıyorum.  Güç ve iktidar değişimiyle taraflar, kurumlar ve kişiler değişse de yaklaşımlar, kararlar ve davranışlar değişmiyor.
Aynı hatalar yapılıp farklı sonuçlar bekleniyor.
Mehmet Bahcivan

"Dava"  fikri  demokrasimiz için en önemli tehlikelerden bir tanesi.
İlkan Dalkuç


İyice delirdiler.  70 küsür yaşındaki babamı hayatta ilk kez küfrederken ve akabinde beddua ederken gördüm ya ne diyeyim? Dolar olmuş 6 TL, ne gam? Nasılsa kızımla damadım rahatta, ben de Van dahil yurdun bilimum yerindeki saraylarımda full itibarımla rahatım,  gibi bir mantık mı vardır nedir?
Düşünün ki bu blogda defalarca CHP eleştirisi yaptım. Gene söylenecek, eleştirilecek, yerilecek çok kritik durumlar var ana muhalefet partisinde. Ama biz bunları konuşacağımıza  nereye kadar düştük iyi mi?
Nasıl bir ülke burası ki darbesiz yaşanmıyor. Bir kere gelen lider, geberene kadar gitmiyor!  Madem padişahlığı neden kaldırdın? oy oyy



"Siyasal İslamcılığın demokrasiye düşman bir akım olduğu da tescillenmiş oldu"   demiş  @hbk.

YSK'nın kararını, Türkiye'de hala kör topal da olsa demokrasi olduğunu algısını ortadan kaldıracağı için hayırlı görüyorum.  Sırada ne var?  Açık oy gizli tasnif?
Tolga Gündüz

Öfke ile gülme damarima en cok yüzsüzce  #demokrasi  demeleri basiyor.   #HerŞeyÇokGüzelOlacak
Gül Poyraz

Kazanıyorsun ama yine de kazanamıyorsun. Ülkenin zorluk derecesi her koşulda “Hard”. Yorulmaktan bile yoruluyorsun. Kimin bedduasını aldıysa zamanında, hiçbir koşulda rahata erdirmiyor yeminle ya!   (@nuagique)


Ellerindeki rantı, “herkesin davası” haline getirmek için ülkeyi ateşe atmaktan çekinmiyorlar,  demiş Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Barış Terkoğlu  "Pelikancılar Neden Saldırıyor?"  başlıklı yazısında. Bu makale yayınlandıktan sonra yayın yasağı getirilerek Cumhuriyet gazetesindeki linkine erişim yasağı getirildi. Günler sonra gazete linki tekrar çalışmaya başladı.
(Pelikan var,  ister misin?)


Anadolu’daki ‘kredili refah’ sistemi ardında ağır bir borç enkazı bırakarak çöküyor. Ekonomide alınacak sert tedbirlerin siyasi maliyetini göze alamayan iktidar, sertliği siyasal alana taşıyor. Karınlarını doyuramadıklarının kalplerindeki hınca sesleniyor.
Bahadır Özgür  -  Duvar


"AKPnin az farkla kazandığı Bursa Kemalpaşa ve Mardin Yeşilli de muhalefetin sandık başkanlarının memur olmadığı gerekçesiyle seçim iptal talebini YSK reddetti.  Bunu dağa taşa yazasım var"  demiş bir vatandaş.
"İşte tipik AKP li, sonuçlar hoşuna gitmeyince kullanılan oyları kabul etmiyor.  Bu adamlardan demokrasi bekliyoruz."

Erdoğan 39 ilçede miting yapacakmış. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk defa bir Belediye Başkanı adayı Cumhurbaşkanı ile yarışıyor.
 (@ahmetchz)


En manidar yorumu ise Cumhurbaşkanı yapmış yine.
"Demokrasimizi güçlendirecek önemli bir adım" olarak nitelemiş bu YSK kararını. Erdoğan: "İstanbul'a baktığında sadece rant gören muhterislerin bu şehri yağmalamasının önüne geçtik."  "Bazı işadamı grupları bu karardan sonra baktık ki garip garip açıklamalar yapıyorlar. Yanlış yapıyorsunuz. Önce herkes haddini bilecek!"



ahlak, darbe, Ergenekon, MHP, Bursa, burası Türkiye, Melih Gökçek, yalan, Zaytung

30 Nisan 2019 Salı

  Kadınlar Neden Çıldırdı?

Gerçek hayatta farklı tarihlerde yaşadığım üç olayı paylaşmak istiyorum bugün.  Üçünde de kadınlarla ilgili bir derdim var.
Bu da böyle bir içini dökme ve anılar paylaşımı olsun.

1)  Hayvansever Kadınlar  ve  Köpekler
Beş sene önceydi galiba. Bakırköy'de ufak yeğenlerle anaokul dönüşü bir anda aniden şiddetli bir yağmur bastırmıştı da en olmayacak alanda, sığınabilecek tek bir yer bulamamıştık etrafta... Ne yapsak ne'tsek derken abartısız 9-10 tane büyük sokak köpeği tarafından çevrelendik aniden. Bazıları o bölgenin köpekleri idi, daha önce başka yerlerde de görmüştüm sanırım, ayrıca kulaklarının arkasında etiket vardı; diğerleriyse Bakırköy Hastanesi çevresi ormanlık alandan filan gelen vahşi köpekler. Oranın sokak köpeklerindeki gibi kulak arkalarında bantlar yok,  aşıları yok  ve insana alışık değiller diğerleri gibi.  Saldırgan davranıyorlar derken iyice hırlamaya başladı ikisi...

Çevrede bizden başka kimse yok!
Arada yandaki yoldan arabalar geçiyor,  bir de biz ve köpekler varız.
Ben zaten köpeklerden çok fena korkarım.  Öyle böyle değil!
Ama çocuklar var yanımda,  bana emanetler ve çok küçükler diye şaşılası bir Tanrısal cesaretle önlerine geçtim korumak için.

(...)

O gün korkunçtu. Hâlâ yazarken bile geriliyorum ki yaşarken düşünün bide!  Eve döndüğümde elim ayağım titriyor... Kan ter içinde kalmıştım korkudan,  yağmurdan,  gerilmekten...
Yine de verilmiş sadakamız varmış,  şükürler olsun kurtulabildik.

Akşamında Facebook duvarımda olanları yazdığımda hayvansever bir arkadaşım duyar kasmıştı “Yazık o hayvanlar sokakta kim bilir neler yaşadılar insanlardan!”  diye...
Sonra başka bir kadın da köpeklerin psikolojisini merkeze aldı. Hayvanseverliğinin altını itinayla çizdi.
Ne bir  "Geçmiş olsun!" diyen,  ne de  "N'oldu şimdi nasılsın? Çocuklar iyi mi?"  türünden bir şey diyen olmadı...  Üstelik sevdiğim arkadaşlarım bunlar.
Ama lafa bakarsan  "Kadınlar çiçektir."   Diyecek söz yok.


2) Sosyal Medya  ve  Kadınlar:
     (Kadınlar  ve  Zeka)

Gerizekalının teki bir Facebook grubunda demiş ki:
“Erkek uyelere duyuru!!! Cinsiyetci ve mahalle agzi kufurlerinizi sansurleyerek ediniz. Ornegin; sikerler degil zinkerler yazarsaniz cirkin ve mide bulandirici olmaz.”
      (Bunu yazan da bir kadın!)


Ne kadar saçma bir mantık bu? Ne yani? "sikerler" yerine "zinkerler" yazınca böyle latif (hoş) filan mı oluyor? Yoksa bu şekilde anlaşılmıyor mu ne olduğu?

Bunun kadınsılık sanılması ise ayrı bir saçmalık.
Yazarken emoji, kalp koymayan,  "eki eki" üslubunu sahnelemeyen, bol makyajlı fotolarını paylaşmayan kadından sayılmıyor zaten.
       (Son olarak,  “Fotosunu paylaşmayan kadın çirkindir, net”  diye bir kadının yaptığı tespiti de gördüm ya!  Seni eşşekler zinkertsin emi!)   İşte kadınlar bu yüzden salak ve salak kalmaya mahkum.


3)  Vahim bir  Kamil Koç  Hatırası:
Bu blogda daha önce de bazı Kamil Koç maceralarıma yer vermiştim.
 (bakınız:  Çarpışan Otolar  ve  Kamil Koç)
Bunu ise yazmaya aylarca elim varmadı,  o derece gerildiğim ve başımı belaya soktuğum esaslı bir örnek. İçerisinde harbi deli ve şirret,  hasta bir kadın var.

Efenim olay şu:
İstanbul yolculuğum için Kamil Koç'tan biletimi alıp yerime oturuyorum ve İstanbul'un üçüncü (ve en son) garajı olan Esenler'e varana kadar, evet son ana kadar hiç susmadan, bağıra bağıra ikinci koltuk sırasından şoförle konuşan bir kadın var içeride!

Takdir edersiniz ki oldukça absürd bir durum: Otobüsteki bir kadın yolcu durmadan bağıra çağıra şoförle konuşuyor!

Neler yok ki laflarının içinde? Özel hayat dahil; küfürler, hakaretler, dedikodu, siyaset, medya, seçimler, Ergenekon, magazin, para... Biz de mecburi dinleyicileriz onun sahnesinde. Kulaklık filan da kâr etmiyor, sesi o kadar yüksek volümden çıkıyor ki mecbur katlanıyoruz.  Bütün otobüs mecburi olarak onu dinliyor.

Zamanla yandan geçen diğer Kamil Koç otobüslerinin şoförlerine de laf atmaya başladı. Bizim şoför aracılığıyla onlara telefon açmalar filan...  Sonradan öğrendik ki meğerse bizim şoförün ablasıymış.
(Ne abla ama!)

Yola çıktığımız ilk andan itibaren en uzun susuşu yaklaşık 1 dakika 15 saniye sürdü. O bir küsür dakikalık süre haricinde; 4 saatten fazla zaman boyunca  non-stop  konuştu,  hem de bangır bangır!
(Söylemeye gerek var mı,  ne uyumak ne okumak ne müzik dinlemek  ne arkana yaslanarak çevreyi izlemek mümkün.)

İşte böyle sohbet, muhabbet ortalığı yıkarak giderken... Bir ara arkadan bir yolcu kalkıp en öne şoförün taa yanına kadar gidip dedi ki,  "Böyle sohbet muhabbetle bu hızla gidersek bize önceden verilmiş saatten en az 1 saat sonra,  o da belki anca varacağız."

Daha adam bunu der demez kadın dönüp bir küfür patlattı ki!  ŞOK!
(Bu olay Ramazan ayında geçiyor,  dört sene önce Ramazanda)
Anadolu tarafındaki ikinci durak yerine varana kadar da kadın durmaksızın adama hakarete devam etti;  tutan, tutabilen yok!

Nihayet Alibeyköy'e vardığımızda, orada inen yolculardan sarı saçlı bir kadın tam inerken dönüp demesin mi  "İyice köy kahvesi gibi, yol boyunca küfür muhabbet çok şükür kaç saat gecikmeyle, bir yerde az kalsın kaza yaparak geldik. Sizi şikayet ettim gerekli yerlere,  bilginiz olsun."

Tam neyse ki kaptan şoför olgunlukla karşıladı durumu derken... Deli kadın  "Kapat otobüsün kapıları!  Dövücem ben bunu!"  demesin mi!

(-niyeyse-)  O noktada artık ben de müdahil oldum. Lütfen artık yaa makul olalım,  yeterince sizi dinledik zaten filan dedim...
Ama işte benim salaklığım şu ki ben en son Esenler'de inecektim ve diğerleri Alibeyköy'de inip gittiler,  ben hala otobüsteyim.
Kadın ne biçim küfür hakaret ediyor. Bu benim kardeşimin arabası, kapıları kapatıcaz,  çıkamayacaksın buradan filan...

Ayyyy! Ne korkunçtu! Adamlar o kadar pişkin ki, "Ne şikayet ederseniz edin, bişey olmuyor, boşuna uğraşırsınız."  Dediği laf bu... Korkunçtu. Tabii ki şikayet ettim, bir şey çıkmayacağını bilmeme rağmen defalarca...
Lanet olsun ki, eğer mesela Belçika vatandaşı filan olsaydık, deli gibi tazminat alırdık bu olayda ama ne yaparsınız ki biz Türk vatandaşıyız. Bir Avrupa Birliği vatandaşının başına geldiğinde çuvalla büyük paranın tazminat olarak ödendiği haller, eğer buranın yerli vatandaşlarının başına gelmişse belki bir kınama dahi çok görülüp olay geçiştirilir.

Yine de  (çok şükür)  adamlar daha dengeli kadınlara göre.
Eğer o otobüsteki muavin sakin davranmasaydı, şoförde Allah korkusu ve temkin olmasaydı; neler yaşanırdı tahmin dahi etmek istemiyorum.  Kadınlar harbiden çıldırmış olmalı!


("Kızların sorunu ne?"  yazı dizimden)

1 Nisan 2019 Pazartesi

 31 Mart 2019  Yerel Seçimleri


Evet, nihayet seçimler bitti. Son yıllarda o kadar çok referandumdu seçimdi diye sandığa gittik ki; iyice bir "seçim toplumu" olup çıktık. Tartışmalar, gerginlikler ve "Acaba seçimden sonra dolar ne olacak?" lafları bi bitmedi gitti!  İnşallah uzun bir süre artık seçim muhabbetleri kesilir.   Sonuçlara gelirsek:

Geçen hafta  "AKP nereye koşuyor?"  yazımda da değindiğim gibi, AkParti için özellikle büyük şehirlerde oy ve belediye kayıpları var. Eğer muhaliflerin bölücü,  yer yer ırkçı  ve Fetöcü açık destekleri olmasa idi; AKP çok daha büyük başarısızlığa uğrayacaktı.  Üstelik tabandan gelen "safları sıklaştıralım"  ruhundaki tepki oyları da olmayacaktı.

Yani kısaca özetlersek:  AKP'den kaçış var.  Ve daha önce yazdığım gibi "bu kafayla giderlerse bunun geri dönüşü de olmayacak."
Başta Başkanları olmak üzere;  "ayrıştırmacı,  bölücü ve dışlayıcı bir dil" ile,  sürekli bir kavgacılık ruhu ile bu sistemin sürdürülemez olduğunu da not düşmüştüm.



* A Haber ve niteliksiz yandaş medyanın kendisine faydadan çok zarar verdiğini görmemekte AKP.  Aynı şekilde kitlesi de bunu kabullenmek istemiyor.

* Gereken konuda kavga(lar) verilir,  her konuda her yerde tartışma ve baskıcılık kaybettirir.

*  Kibir ruhu hiç olmadığı kadar yükseldi.
   Ne Gezi olayları  ne 15 Temmuz  ne de son dönemdeki gelişmeler doğru okunuyor. Zaten bu kadar kibirle doğru sonuçları çıkarmak, çıkarılabilse dahi uygulamak çok zor,  hatta düş.

* Partinin içinden kaybetmesi için geliştirilen taktikler var. Doğru okumalar yapılamıyor. Cehalet ve kabalık baş tacı ediliyor. Dahası, seçmenleri "bizler-onlar"  "biz-siz" diye ayırmak kaybedişe giden yoldur ki bu durmadan  "CHP zihniyeti"  dedikleri şeyin felsefesidir aslında.

* Her eleştireni,  terbiyesizce laf edeni "evinden alma"lar, dinmeyen tazminat davaları, sıfır tolerans, sansür... Damatlar, dalkavuklar, çapsızlar,  yalakalar,  ücretli troller,  art niyetliler...
Ve tabi kahrolası "kraldan çok kralcılar"!

* "Yeni Türkiye"  lafı dillerden düşmezken,  yenilik ufkunun görünürde olmaması.

*  Çiftlik haline gelen belediyeler.
  Hesapsızlık  +  Tasarruf kültüründen yoksunluk  +  Yolsuzluklara karşı umursamama hali  +  Vizyonsuzluk  -->  Yozlaşma

* Tüketim odaklı ekonomi politikası.




Ankara sonucuna bakınca, rakibe belden aşağı vurmanın işe yaramadığı, hatta rakibe yaradığı, halkın bu tür davranışlardan hazzetmediği anlaşılıyor.  Alınacak bir temel ders var burada.
Atilla Yayla

Halk "beka sorunu" gürültüsüne kapılmamış. Halka salak muamelesi yapmakta CHP'yi bile geçmiş olabilir misiniz?    (Murat Soydan)

Hukuk devletine saygı gösterileceği ümidi verilse idi seçim sonuçları farklı olurdu.  Zararın neresinden dönülse kardır.  Gecikmesek iyi olur
Hüseyin Hatemi

Üsküdar İlçe Seçim Kurulu'nun oy çuvallarını topladığı spor salonunu basan AKP'li grup; muhalefet partilerinin görevlilerine, emniyet mensuplarına ve ardından yaşananları görüntüleyen kişiye saldırdı.  (video)
      (Bunu CHP veya HDP'liler yapsa "teröristler!!!" diye sosyal medyayı yıkarlardı.  İğneyi kendine çuvaldızı başkasına...)


Bu "dönemin" en büyük kaybedeni iki kanadıyla -AKP ve FETÖ- "İslamcılar" oldu.  Her ikisi de içerdeki ve bölgesel-küresel güç dengelerini yanlış okudu. Yutabileceğinden büyük lokma kopardı ve fırsatçı davrandı. Nihayetinde her ikisinin devri de bir şekilde kapanıyor.   (@hbk)

İmamoğlu'ndan esas dersi CHP çıkarmalı. Eski kafa ile marşlarla kazandıklarını zannediyorlarsa yanılırlar.  Aldıklarını verirler.
Ekrem İmamoğlu değişimi zorunlu dayatan bir ‘başarı/kazanım’. (@sefasr)

İstanbulda Chp kazanması Binali'den çok Anadolu Ajansının zoruna gitti. Halaaa söyleyemiyor garibim.   (Hüseyin Kadir)

      (Anadolu Ajansı'nın bu seçimlerde yaptığı kepazelikti. İlk anlardan itibaren jet hızıyla gelen veri akışı,  CHP büyük belediyelerde öne geçmeye başlayınca,  saat 23'ü az geçe bir anda bıçak gibi kesildi ve sabaha kadar da  -nedense-  bir türlü  gel(e)medi.  Hayret edilesi pespayelikler...)





Sonuçları toparlayalım:

-->   AKP  "üç büyükler"de  kaybetti.

--> "17 senelik iktidara,  yıpranmışlığa,  bu kadar baskıcılığa,  ekonominin şu haline,  bin türlü beceriksizliğe rağmen;  AKP yerel seçimlerde aldığı en yüksek oylardan birini aldı:  %44,4.  Ama tabii ki seçimin net olarak kaybedeni durumunda.

Cumhur İttifakı  (AKP + MHP)  %51'i geçti  ve  50 ilde kazandı.

--> Sahiller, kıyı kesimleri ve büyük şehirler ile diğer bölgeler arasında uçurum derinleşiyor.  (Büyük şehirler daha fazla muhafazakarlık ve kasabalılık kaldırmak istemiyor.)

--> Tarım dahil,  toparlayıcı ve yapıcı politikalar ufukta görünmüyor.

--> Doğu illerinde  AKP,  HDP aleyhine güçleniyor.

-->  Meral Akşener  ve  İyi Parti  saçmalığı net olarak kaybetti.
"Teröristler"  diye halkı selamlama,  "Mehmetçik hapiste!"  lafları,  leş bir dil ve  Suriyeli avcılığı...
(Parti için saçma dedim,  tabanı değerli.  Bakalım onlar ne yöne hareketler içerisinde olacaklar?)

--> Tunceli'de TKP'den aday olan kominist aday Fatih Mehmet Maçoğlu,  HDP'ye ve örgüte rağmen kazandı. Twitter'de bir söyleşisindan kısa bir video paylaşılmıştı,  umarım güzel işler yapar başkanlığında.

--> Oy kullanmayanları ve boykotçuları  "cadı"  ilan edip avcılığa başlamışlar Twitter'da.  Avcılık ata sporumuzdur!   :)

--> CHP'nin yamalı bohça halini ve ittifak rahatsızlığımı zaten daha önce yazmıştım,  onları geçiyorum.  Ak Parti açısındansa  "Aslında bu sonuçların izleri referandum ve genel seçimde silik olarak vardı,  ancak Tayyip Erdoğan bu mesajı okuyamadı ya da gereğini yapmak konusunda cesur davranamadı."  O da Özal'ın hatalı yolundan ilerliyor,  bakalım neler göreceğiz?




Recep Tayyip Erdoğan, yanlış okumalar yapıyor veya nefsini yenemiyor. Parti kitlesi ise kibir ruhuna girdi, bilerek oy düşmesine göz yummak gibi bir stratejileri yoktuysa anlamak zor.
Türkiye değişim ve dönüşüm isterken; yaşlı veya yıllardır siyasette ön plandaki adaylarda ısrar...
"Ben yaptım oldu!"  felsefesi!
Bir de Hürriyet'in desteği fayda getirmez. Her taraf yandaş olunca boy uzamaz. Ama anlatamıyoruz.
Herkes, her şey benim olsun,  "tek tip" olsun çılgınlığı!



Seçimlerden sonra Erdoğan  "Biz kendimizi yeterince anlatamadık."  dedi;
Bay Kemal'i  anlatmaktan kendini anlatmaya fırsat bulamadın ki!
(Nesrin Eren)

"tek şansı hepimizin Cumhurbaşkanı olmaktı, hırsına kapıldı yine, Akp Genel Baskanı olmayı tercih etti.  kaybettiği yerleri cezalandırmak niyetinde, yazık, leş kargaları bekliyor düşmesini, bu tavrı ile siyasi kariyerinin bitişini başlatmıştır."   (bir Facebook yorumu)

Ekrem İmamoğlu'nun mazbatayı almadan Anıtkabire gitmesi hatadır. Sayın Binali Yıldırım'ın daha sayım bitmeden zafer ilan etmesi,  AK parti il başkanı Bayram Şenocak'ın daha o gece Istanbulu AK partinin zafer pankartları donatmasıda çok büyük hatadır.
Bu iki hatayı da görmek lazım.
Ömer Turan


Bir tv programında  "İktidarın oyları niye düşmüyor?"  sorusuna Etyen Mahçupyan'ın verdiği yanıt kağıda aktarılmış,  aşağıda paylaşıyorum. (Teşekkürler  Feza Şişman)    (Resmin üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz)



Bir blog sitesinde,  seçim sonuçları ile ilgili dikkate değer bir yoruma denk geldim.  Dile getirilen her görüşe katılmıyorum açıkçası ama bazı bölümlerinden alıntılar yapmak istiyorum:

"31 Mart Yerel Seçimleri önemli bir başarı oldu. Başarıyı getiren ise yeni bir yaklaşımdı. --- Toplumu karşıt kamplara ayıran, bölücü, kendinden olmayanları ötekileştiren zihniyete bu kez prim verilmedi. Seçim ortamında birleştirici, barışçı bir zihniyet sergilendi.

Bugün sadece ekonomimiz değil, politik yapımız, hemen hemen tüm kurumlarımız derin bir kriz içinde. Hepsinin kökeninde kimlik bunalımımız yatıyor. (...) “En azından iki asırdan beri Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Türkiye’nin içinden çıkamadığı meşruiyet bunalımı milli kimliğimizi oluşturmaktadır zira bunca yıldır kimlik bunalımı yaşadığınızda o hal bunalım olmaktan çıkmış ve kimliğinizin ta kendisi olmuştur.“

Bugün dünya çapında artan karmaşıklık ve karşılıklı bağımlılık bizden açılmamızı—aklımızı, kalbimizi, irademizi açık tutmamızı—talep ediyor. Bugün politik olarak da her yerde  iki zihniyet  karşı karşıya geliyor:
Bir yanda insanların aklını kapalı tutma, onları cahilleştirme, kalplerini ötekilere karşı nefretle doldurma, iradelerini korkuyla köreltme peşindeki kapalı rejim yanlıları var. Öte yanda aklı merak ve ilgiye, kalbi merhamete, iradeyi cesarete açık tutmayı savunan açık toplum yandaşları yer alıyor.  31 Mart yerel seçimleri de öncelikli olarak bu iki zihniyetin karşı karşıya gelmesi şeklinde yaşandı."
Zülfü Dicleli  blog



Son olarak birkaç sene önceki bir yazımdan alıntı yapayım. Kimse umursamaz ama bulunsun burada da:
Hürriyet bir lideri veya siyasi partiyi desteklerse o hareket bundan zarar görür,  daha bunu anlamayanlar var.

EDIT:   Yazının altında yapılan ve benim de genişlettiğim çok güzel yorumlarla döküm zenginleştikçe zenginleşiyor.  Bir göz atın derim  ;)


18 Ekim 2018 Perşembe

 Ara  Güler

Başta İstanbul fotoları olmak üzere, onlarca yıldır çektiği görsellerle ün kazanmış muhabir ve fotoğrafçı Ara Güler dün öldü. (17 Ekim 2018) Fotoğrafları kadar, onu tanıyanlar için aksiliği ve argo ile karışık küfürlü bir dile sahip olmasıyla da tanınan birisiydi.

Yıllarca "büyük düayen", "fotoğraf sanatçısı" diye öve öve bitiremedikleri, aksi tabiatına ve ağzından küfür damlayan diline bal muamelesi yaptıkları Ara Güler; bir gün Cumhurbaşkanı seçilmiş Recep Tayyip Erdoğan'ı fotoğraflamaya kalkınca, hatırlarsanız Twitter başta olmak üzere sosyal medya yıkılmıştı.  Mesele şu:
Bir Ermeni nasıl böyle bir şeyi yaparmış!
(Ha o da sana soracaktı ne yapacağını!)



Ona buna "faşist", "diktatör", "baskı uyguluyor" diyenler; bir fotoğrafçının fotoğraf çekmesinden linç kampanyası başlattılar. Aynı Can Dündar'ın yaptığı kabul edilemez, ne gazetecilik ne basın ilkeleri ile bağdaşmayan kan-sever bazı sokak çağrılarına tepki verenleri bıçak gibi kesiverdikleri gibi...

Bunları daha önce de yazmıştım. Cumhuriyet gazetesi "Usta'yı Ara ki bulasın" gibi bir manşet atmıştı o dönemde.  "Hendekler gibi şanlı bir direniş sırasında böyle bir şey nasıl yapılırmış!"

Umrumda bile değil, sizin gibi serserileri mi çekecektim, sikimden aşağısı dedi ve hareketini yapıştırdı usta. E zaten Ara Güler aksinin aksisi adam,  ne yapsın senin bahşedilmiş sevimsiz saygını?

Dayanamayıp Ekşi Sözlük'e şunu yazmıştım o günlerde:
selo başkan'ı çekseydi "usta fotoğrafçı", "koca çınar" olacak adam, erdoğan'ı çekince bir gecede harcandı. itinayla insan harcanır. *  (kameranı da al git!)
(bkz: istese atom mühendisi bile olabilirdi)


Ara Güler bir söyleşisinde diyor ki:

1915 olayları tartışmalarıyla ilgili: “Her zaman tartışma olmuştur, Taş devrinde de olmuştur, İttihat ve Terakki döneminde de olmuştur, Kanuni Sultan Süleyman devrinde de olmuştur. Bunlar birbirlerini yerler, sonra da otururlar.  Hükümetler böyle kurulur.”
...
“Babam benden daha Türktü, ben ondan daha Türküm. Biz Atatürk devrinin çocuğuyuz. Babam eczacı olduğu için Çanakkale Savaşı'nda bulundu, yaralıları taşırdı, iki kez de yaralandı. Bunlar yeni çıktı, son 10 senedir konuşuluyor, eskiden böyle şeyler yoktu. Hiç kimse bana 'sen Ermenisin' demedi, bunu söyleyen olursa döverim.”
(Ara Güler 1951'de Getronagan Ermeni Lisesi'ni bitirmiş bu arada)


Aydın ili Karacasu ilçesi sınırları içinde kalan Afrodisias Antik Kenti'ni keşfettikten sonra, gazetesinin Yazı İşleri Müdürü'nün "Bana taşların yerine Türkan Şoray'ın fotoğrafını çekseydin keşke" dediğini anlatmıştı bir yerde... Ne zaman Türkiye'de basın ve okumuş kesim üzerine bir değerlendirme yapılsa aklıma gelir bu sözü.  (OdaTV Video)

Ondan sonra ben bu blogda halkın magazinden başka bir şeyle ilgisi yok, zaten istese de istemese de bu kadıncıklar dayatılıyor; diye yazınca herkes uzaylı gibi "yok yahu! ne alakası var, haberimiz bile yok! izlemiyoruz"  falan filan...  (Hayatınız yalan.)



Ara Güler ile ilgili bir yazı yazıp fotoğraf makinesine değinmemek olmaz.

Ustaya sorarlar, ‘Sen ne marka makineyle fotoğraflarını çekersin?’  diye.  Şöyle der:
_Fotoğraf, makineyle mi çekilir? Şimdi en iyi, en gelişmiş daktilo bende olsa en büyük yazar ben mi olurum? Roman daktiloyla mı yazılır?  Arkadaş, fotoğraf burayla (gözleriyle kalbini göstererek), burayla çekilir. Ben Singer dikiş makinesiyle bile fotoğraf çekerim. Şunlara bak! Alıyorlar Leica'yı, Canon'u, Nikon'u ellerine, yola düşüyorlar. Bir köylü mü gördüler. Dur! İki şipşak, tamam.. Koyun sürüsü mü gördüler. Dur! İki şipşak, tamam.. Çadır mı gördüler. Dur! İki şipşak, tamam...  Ben bir çobanın fotoğrafını çekeceksem, onunla oturmalıyım, birlikte yemek yemeliyim, gece çadırında kalmalıyım. Onu tanımalıyım. Fotoğrafını ancak ondan sonra çekebilirim.


Benim onda belki de en sevdiğim taraf aksiliği ve "politik doğrucu" olmaması idi. Fotoğrafçıydı, ama estetize etme delisi değildi.

Savaş muhabirliğinden, tiyatroculuktan, yazarlıktan fotoğrafçılığa uzanan ömründe; denk geldiğim bazı fotolarıyla ona veda edelim.  Hoşçakal Ara Güler!








Yandaki görsel Ara Güler'in Taraf arka sayfa kısa söyleşisinden bir kare.





"Ortalıkta bir sürü parası olan hıyar var.  Tehlikeli olan budur."