17 Eylül 2014 Çarşamba

...Ahmet DAVUTOĞLU


27 Ağustos 2014 itibariyle Türkiye'nin yeni Başbakanı ve AKP genel başkanı. Mayıs 2009'dan beri Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunuyordu, meclis dışından bu göreve atanmıştı. Dış İşleri bakanı olarak parlak ve etkin bir isim oldu, kendisi ile birlikte dış politika konuları gittikçe iç politika üzerinde etkili olmaya başladı. Özellikle Ortadoğu meseleleri üzerine eğildi; "Stratejik derinlik", "komşularla sıfır sorun", "değerli yalnızlık" söylemlerini defaatle dile getirdi.

10 Ağustos 2014 tarihli cumhurbaşkanlığı seçiminden Recep Tayyip Erdoğan'ın ilk turda köşke çıkması sonrası, bir işaretiyle O şimdi Başbakan. Şahsı hakkında acayip bir şekilde, iki çok zıt kutup var: Birinin ciddi eleştirileri var, diğeri övgüyle şairane ruhla karşılıyor yükselişini. Çeşitli alıntılar yapıyorum bu yazımda.


Koca bir ömrü ve bütün bir akademik yaşamı Osmanlı'yı diriltme, olmadı yenisini kurma gayesine vakfetmek:
Sana göre idealizm, bana göre embesillik.
(Mehmet Ördekçi)

Davutoğlu: "IŞİD (İD) terörist bir örgüt değil. Işid TERÖRİZE bi yapı gibi görülebilir AMA..."
"Terörize yapı" ne?
Terörist dememek için atılan 40 takla sonunda bozulan Türkçe! (@FerdanErgut)

"Yeni Türkiye'nin yeni başbakanı, kabinenin en başarısız, Türkiye'yi uçurumun eşiğine getiren dış politikanın baş mimarı. Pan-İslamist yayılmacı hevesleriyle Ortadoğu'nun kan gölüne boğulmasında katkıları büyük olan, Türkiye Cumhuriyeti'ni dünyada alay konusu haline getiren şahsiyet olarak artık Başbakanlık koltuğuna oturacak" diyor Ceyda Karan bir yazısında. Davutoğlu ve AKP dış siyasetini "Şark kurnazlığı ile Batı'nın çıkar odaklı acımasızlığını birleştirmek" olarak tanımlıyor. "Zihniyetlerini dünyaya ılımlı diyerek pazarlarken, beceriksizliklerinin kaçınılmaz sonucu olarak bölgeye aşıladıkları radikal İslam virüsüyle Türkiye'yi dünya nezdinde zanlı konumuna düşürdüler" diye devam ettiği yazısını okumak isterseniz:
"Geride enkaz ve 49 rehine", Ceyda Karan. (21 Ağustos 2014, Cumhuriyet)



.........Eski öğrencilerinden biri (Behlül Özkan); Davutoğlu'nun tüm kitaplarını, yazılarını okuyup; görev sırasındaki siyasetleri ile birlikte değerlendirerek bir yoruma ulaşmış. Bu çalışmasındaki verilerden bir söyleşisinde kısaca bahsediyor, bazı bölümlerini aktarıyorum:

"Davutoğlu Batı'nın otoriter yayılmacı mantığıyla İslamcılığı harmanlıyor."
"Şunu iddia ediyor: Ortadoğu'da otoriter rejimler çökecek ve bunun yerine İhvan (Müslüman Kardeşler) benzeri İslamcı grupların iktidarında yeni bir Ortadoğu kurulacak. Lideri de Türkiye olacak. (...) İslam birliği üzerinden yeni düzen istiyor. Diyor ki Türkiye bugünkü Misak-ı Milli sınırları içerisinde kalamaz. Soğuk savaş sonrası statükocu pasif Batı yanlısı politikasında ısrar ederse ve sınırları içerisinde kalmakta ısrar ederse yıkılır. Etrafını domine eden bir hegemonya kurmalı bölgesinde ama bunu kurmazsa yıkılır diyor."
"Davutoğlu'na sürekli “neo-Osmanlıcı” deniyor, oysa değil. 300 makalesinde hiçbir zaman neo-Osmanlıcı olduğunu söylememiş; dahası yeni Osmanlıcılığı da eleştirmiş. Osmanlıcılık gayrı Müslimleri de içeren bütün farklı etnik ve dinsel grupları Osmanlı kimliği altında toplamayı ve entegre etmeyi düşünüyordu ve ciddi bir Batılılaşma hamlesi başlattı. (...) Özal'ı Tanzimat paşalarına benzetir mesela, Batıcı olmakla eleştirir. (...) Davutoğlu pan-İslamist çünkü defansif değil yayılmacı, pasif değil aktif. Türkiye'yi Ortadoğu'da merkez olarak konumlayıp Ortadoğu'da yeni birliktelik düşünüyor. Hatta buna Bosna ve Arnavutluk'u da katıyor. Bu Pan-İslam dünyası, Sünni inanışın hegemonik olduğu bir düzen."

"Baas rejimi her ne kadar son derece diktatoryal ve insanlık dışı eylemlerde bulunsa da Suriye'de toplumun bir yerine tekabül eden bir desteği var. Suriye'yi bilen uzmanlar 2011 Ağustos'unda -rejim çok daha uzun sürer gitmemek için direnecektir- dediler. Fakat yanlış politikada ısrar edildi. Suriye'deki iç savaşın taraflarından biri oldu Türkiye. Esad'ı devirmek için gittikçe daha radikal grupları desteklemekte beis görmediler.
Davutoğlu'nun dış politikası yüzünden Türkiye Ortadoğu'da yönünü kaybetmiş, çünkü Davutoğlu'nun dış politikası realiteyi yansıtmıyor. Onun hayal dünyasından ibaret. Çünkü tarihi 1918'de bitmiş gibi kabul ediyor. Osmanlı yıkıldı, tarih dondu ve şimdi tekrar Türkiye 1918 yılında bıraktığı yerden devam edecek diyor. Ancak 1918'den itibaren Arap milliyetçiliği, sosyalizm akımları oldu. Mısır ve Suriye'de ordu gibi siyasete çok önemli etki eden kurumlar var. Bunları bir kenara itti. İhvan gibi siyasi İslamcı grupları iktidara taşımaya yönelik tüm gücünü kullandı. Türk dış politikasını buna angaje ettiler."

"Davutoğlu kendini tarihe yön veren, tarihin sahnesinde bir aktör olarak görüyor. Ama Türkiye orta ölçekte bir devlet. Buna göre hayal kurarsınız, Türkiye'yi küresel bir devlet olarak hayal ederseniz işte böyle Musul'da 49 diplomatınız bir radikal örgütün eline esir kalır ve ağzınızı açıp tek kelime söyleyemez hâle gelirsiniz. (...) Ortadoğu'da önemli bir aktörseniz hiçbir ülkeye güvenerek dış politikanızı belirlemezsiniz."
"Siyasal İslam'da Batı'yı eleştirmek vardır ama hiçbir zaman Türkiye'yi ABD'nin karşısına çıkartacak, NATO'dan ayrılacak gücü kudreti kendinde görmez. Türkiye'yi bölgesel güç olarak görür ve bunu ABD'nin şemsiyesi altında şekillendirir. ABD'nin Büyük Ortadoğu Projesi'nin eşbaşkanı olarak görür. Kürecik radarına izin verdiğini görüyoruz. Bunun tek istisnası İsrail".

"1983 yılında Kudüs'ü ziyaret ediyor. Kıldığı sabah namazından bahsediyor. Öyle bir yazıyor ki bunu, dinin düşünce yapısını çok etkilediğini görüyoruz. Bir taraftan İslamcı, öbür taraftan dini diplomaside kullanmaktan, dış politikada rasyonalize etmekten çekinmediğini görüyoruz. Burada diyalektik ilişki var. Hem din kendisini etkiliyor hem dini de kullanıyor kendi dış politika amaçlarına ulaşmak için."
("Davutoğlu, Neo-Osmanlıcı değil Pan-İslamist" - 23 Ağ. 2014, Taraf)




Biraz da övgüsel görüşlerden alıntılar...

"Neden Davutoğlu?"

ÇÜNKÜ tanıdığım en mütevazı insanlardan biri. Hira Dağı'nı da biliyor, Tur-i Sina'yı da, Nepal'i de.
Kalbi Anadolu'da, ufku Kudüs, Medine, İstanbul, Saraybosna, Batum ile çevrelenmiş...
Çünkü insan merkezli siyasete inanıyor.
Çünkü tarihin yanlış tarafında konumlanmaktansa, yalnız ve dimdik ayakta kalmayı tercih etmeyi salık veren bir "ahlaki" donanımı savunuyor.
(...)
Var olan sistem Türkiye'nin siyaset ve tarih sahnesine bir oyun kurucu olarak çıkmasına müsait değildi. Türkiye'nin kültürel, tarihi ve coğrafi bağlarını "upload" etmesi gerektiğine duyduğu inanç ve bunu başarabilmesi için yaptığı çalışmalar Davutoğlu'nun "pratiğini" oluşturdu. Erdoğan'sız Türkiye mühendisliğini yürütmeye çalışanların son bir yılda çıkardığı krizler sırasında Malezya'dan Bosna'ya, Suriye'den Pakistan'a kadar birçok ülkede Recep Tayyip Erdoğan için destek gösterileri yapıldığını hatırlatmak, söz konusu pratiğin sahada nasıl canlı bir karşılığının da olduğunu göstermesi bakımından önemli bir ipucu sağlayacaktır.
Şimdi bazılarının "Öngöremedi" dediği bölgesel olayların çoğu, bilakis Davutoğlu'nun öngördüğü ve uyardığı konu başlıkları.
ABD'nin Irak'ı işgal edip çekilirken de siyasi hayatını mezhep ayrımına göre şekillendirmesinin ve Sünnilerin temsilini kota ile sınırlandırmasının sonuçları hakkında uyardı. Bu dizaynın Irak'ın üçe bölünmesi gibi bir kaçınılmaz sonucu getireceği açıktı, nitekim gidişat o yönde. İran konusunda da küresel egemen ABD; Davutoğlu'nun öteden beri savunduğu çizgiye geldi.
Mısır'da laiklik meselesinin Müslüman Kardeşler çizgisinin iktidarına karşı bir kalkışma aracı haline getirilebileceği konusu Mısır'ın uyarıldığı konulardan biriydi.
(Nihal Bengisu Karaca. 23 Ağustos 2014, Habertürk)
Kişisel Sorularım: Allah'tan başka ilah olmadığına, hamd ve övgünün yalnız Allah'a ait olduğuna iman etmiş Müslümanlar nasıl bu kadar yalaka olabiliyor? Bir kadının bir erkeğe (hem de Başbakan olan bir erkeğe) bu yazının en başındaki şekilde, şairane iltifatlarla dolu bir girizgah ile yalakalık yapması normal mi?


"Cumhuriyet tarihi boyunca hiçbir şey yapmamayı ve hiçbir riskle yüzleşmemeyi salık veren dış politika anlayışını bu kadar kısa sürede unutturan Davutoğlu vizyonu, anlaşmanın ve uyumun getirisine talip olduğu kadar olası anlaşmazlıkların da bedelini ödemeye talip. / Hatırlarsınız, Mavi Marmara saldırısı sonrasında CHP kurumsal kimliğinde mücessem olan küçük devlet refleksini temsilen eski büyükelçiler ve milletvekilleri "Eyvah! İsrail canımıza okuyacak" çaresizliğini stratejik olarak gerekçelendirebilmek için televizyon televizyon geziyorlardı. ... (Bu adamlar) öğretilmiş çaresizliğin çocuklarıydılar sadece. Çok değil yüz yıl evvel bugün adı Libya olan Trablusgarp'ta savaşmamışız gibi yapmanın bir bedeli yoktu. Eğer böyle yapar ve Libya'da dünyanın bütün istihbarat örgütleri cirit atarken sen iç düşman algısına esir olursan zaten ödeyecek bir bedelin olmazdı. İşte Davutoğlu bu algıyı hem devlet aklı nezdinde hem de toplum nazarında yıkan adam oldu. Çıktı ve İsrail 72 saat içerisinde Türkiye'nin sıcak taleplerini karşılamazsa bütün seçeneklerin masada olduğunu söyledi. Akdeniz'in bir İsrail gölü olmadığını ve olmayacağını, Türkiye'nin artık İsrail küstahlığını sessizce seyreden bir hasta adam olmadığını sert bir yüzle anlattı. ... Israrla İsrail'in uluslararası sulardaki saldırısının hukuksuzluğunu anlattı.
Acizliği siyasi mazaret olarak pazarlamayı adet edinmişlere, yalnız kalsak bile acze düşmemenin büyük devlet olmanın ta kendisi olduğunu Suriye'de uygulamalı olarak öğretti. Kısa vadeli çıkarlar karşılığı Suriye halkının taleplerini masada istediği fiyata satabilecekken, Esed'e teslim olmayacak kadar onurlu bir duruşu tercih etti. Günlük çıkarların değil uzun vadeli bir stratejinin kazananı olmayı seçti.
Evet, Davutoğlu; sadece Türkiye için değil Ortadoğu için de bir müjdedir. Çünkü Davutoğlu, yüz yıl önce ucu açık bırakılmış bir hesabı kapatmak için Mağrip'ten Malezya'ya kadar sinesi öfkeyle dolu herkese, İstanbul'un yeniden uzanan elidir.
Çünkü Davutoğlu, yeni Türkiye'nin olduğu kadar büyük Türkiye'nin de akleden kalbi ve hisseden aklıdır."
"Davutoğlu: Büyük Türkiye'den Yeni Ortadoğu'ya" Yasir Kadıoğlu, 26.08.2014






MISCELLANEOUS

  • Prof.Dr. , 26. T.C. başbakanı, Konya doğumlu, Boğaziçi Üniversitesi mezunu.

  • Ekonomi ve Siyaset Bilimi + Uluslararası İlişkiler lisansı var. Buna rağmen reel ekonomiden pek anlamadığı yönünde eleştiriler mevcut. Keza Erdoğan'ın talimatları doğrultusunda "kukla başbakan" olmak üzere öne sürüldüğünü söyleyen de var.
    ......(Soru: Kemal Kılıçdaroğlu'nun birisine kukla demesi nasıl bir ironidir?)


  • Balık burcu. (26 Şubat 1959)
    Burcun özelliklerini anlamlı şekilde yansıttığını düşünüyorum: Hayalperestlik ve duygusal güç. (??)
    Burcun bir diğer mensubu olan Albert Einstein şöyle diyor: "I never made one of my discoveries through the process of rational thinking."/ Hiçbir buluşumu rasyonel düşünce ile yapmadım.
    Bakalım Davutoğlu'nun belirgin hayalciliği, simgesi birbirine göre zıt yönde giden iki balıkla gösterilen bu burcun başarılı bir örneği olarak mı, yoksa Enver paşa gibi hayallerinin peşinde giderken gerçeklik anlayışını kaybetmiş bir "loser" olarak mı hatırlanacak gelecekte?



  • "İnternetten bilgi sahibi olunmaz, bilgi sahibi olunsa bile ahlâk sahibi olunmaz" demiş.
İnterneti ve yeni hayatın etkileşim dinamizmini anlayabilse, anlayabilecek parça eksik olmasa zaten bol ecdatlı, üç kıtada at koşturmalı hayallerde takılıp kalmazdı. / Endişem o ki bu emperyal fenteziler karakolda biterse RTE bir şekilde kendini kurtaracak, jöleliyi hatırlayan bile olmayacak, olan buna olacak. Bulutların üzerinden alıp savaş suçları mahkemesine bunu götürecekler. Kendisinden tiksinmiyorum. Ama bu kafayla RTE kadar bile arada doğru işler de yapabilme şansı yok.
(Mehmet Ördekçi)


  • Biraz da Dış İşleri Bakanı olduğu dönemi de içine alacak şekilde, bazı olayların kronolojisine bakalım:
Hamas Gazze'de ilk kez seçildiğinde bir Ankara ziyareti yapmış, önde gelen isimlerinden Halid Meşal Şubat 2006'da Türkiye'ye gelmişti. (Hatırlarsanız 30 Eylül 2012'deki AK Parti 4. kongresine de yabancı konuk olarak katılmış ve etkileyici bir konuşma yapmıştı.) İsrail Savunma Kuvvetleri'nin (İSK / IDF) Aralık 2008'de Hamas'a karşı düzenlediği *Dökme Kurşun Operasyonu*'ndan beri İsrail Türkiye ilişkileri kötü günler geçiriyor. Recep Tayyip Erdoğan, İsrail'in yapmış olduğu bu harekatı "barışa indirilmiş bir darbe" olarak nitelemiş, "İsrail'in insanlık suçu işlediğini" belirtmişti. Gazze'deki harekatın çok sayıda sivilin ölümü ile sonuçlanması ve aynı dönem İsrail'in Türkiye aracılığıyla süren görüşmeleri aniden kesmesi, Türkiye-İsrail ilişkilerini olumsuz bir şekilde etkilemeye başladı. Zaman içerisinde ortak askeri tatbikatlar iptal edildi, Türkiye'de insanlar arası sohbetlerde Filistin-İsrail çekişmesi temel konulardan biri olarak yerini aldı. Siyasi alanda Recep Tayyip Erdoğan'ın İsviçre Davos'ta düzenlenen Dünya Ekonomik Forumu sırasında İsrail devlet başkanı Şimon Perez ile bir tartışma içerisine girmesi ve salonu terk edişi (29 Ocak 2009), İsrail Dışişleri Bakanı Yardımcısı'nın imza attığı **Alçak koltuk krizi** (Ocak 2010) ve İHH'nın düzenlemiş olduğu Gazze'ye yardım filosu içerisindeki Mavi Marmara'ya İsrail saldırısı (31 Mayıs 2010) gibi olaylar...


  • Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları içersinde olup bugün farklı devletlere bölünmüş, savaşlar içerisindeki coğrafyada "Organik bir bütünleşme" ile "tarihin doğal akışı"na kavuşmasından bahseder. Bu proseste Türkiye'yi lider veya etkin konumda hayal ederek dış politikasını şekillendirir. Söz konusu bütünleşme askeri önlemlerle değil; siyasal, ekonomik ve kültürel yollarla olacaktır. İslami düşünceler, İslamcı grupların entegre olması, halklar arasında ekonomik ve kültürel bağların geliştirilmesi, mevcut devletler arasında işbirliğinin genişletilip derinleştirilmesi ve gerilim giderici önlemler alarak komşularla sorunları sıfırlamaktır. Araplar ile Türkler arası birliktir ve neticede "suni şekilde ayrılmış olan toplulukların kaderi bir nehre doğru akacak"tır. Araplar ve Türklerin "Ortak Kader Birliği" inancını Türkiye çatısındaki insanların paylaşmasını sağlamak ve Türk-Arap farklılığının ortadan kaldırılması için değişim zaruridir.


  • Yanda kendisinin ünlü kitabı Stratejik Derinlik kapak tasarımını görmektesiniz. Bir kaç gündür bu yayını okumakla meşgulüm. Buradan ve birkaç konuşmasından karma alıntılar yapmak istiyorum.

"Doksanlı yıllardaki istikrarsız koalisyon hükümetlerinin kısa dönemli değişken manevraları strateji eksikliği doğurmuştur. Türk dış politikasının en önemli zaaflarından birisi stratejik ve taktik adımlarının tutarlı bir teorik çerçeve içinde terkip edilememiş olmasıdır. Tek düzeleşmiş ve resmileşmiş strateji analizleri, kendi kendini sınırlayan bir kısır döngüye dönüşebilir. (...) Türkiye'de gözlenen stratejik teori yetersizliği, siyaset teorisyenleri ile siyaset yapımcıları arasındaki kurumsal kopukluğunda bir işareti sayılmalıdır. (...) Bir ülkenin stratejisini tek eksenli bir dış tehdide göre tanımlamak ufuksuzluk, iç tehdide göre tanımlamak ise stratejik dış rakiplere koz ve kaynak sağlayan bir zaaftır."

"Azerbaycan Türkiye için en önemli stratejik müttefiktir."

"Avrupa Birliği sürecinin dışına itilerek Doğu Avrupa'dan uzaklaştırılmaya çalışılan Türkiye'nin, yeni sömürgeci bir dalga ile Kuzey Afrika'ya yönelecek bir AB etkinlik alanı karşısında bu bölgeden de kopması, Türkiye'nin Akdeniz ülkesi kimliğinde ciddi zaafların doğmasına yol açar."

"Birçok NATO üyesi ülke, Türkiye'yi hala bir stratejik ortak olarak değil, ucuz insan gücü icap ettiğinde kullanılabilecek bir destek, stratejik bir kaynak gibi görmekte ve Türkiye'yi Avrupa içinde müdahil bir konumda tutmaktansa Ortadoğu operasyonlarında aktif hale gelecek belirsiz bir statüde bekletmeyi uygun görmektedir. Türkiye, NATO'nun yeniden yapılanmasında, kendisine Doğu Avrupa içinde özel bir konum kazandıracak öncelikler almaya çalışmalıdır."

"(İslam Konferansı Örgütü) İKÖ'nün en ciddi zaafı, olayları geriden takip etmesi ve reaksiyoner nitelikli tepkiler göstermesidir." / "Bosna ve Kosova bunalımları neticesinde ABD, Orta ve Doğu Avrupa'da doğrudan müdahil konumdadır ve bu konum bölge problemlerini Amerikan stratejisinin doğrudan unsurları halinde dönüştürmektedir."



Kitabın özellikle ilerleyen kısımlarında ve üçüncü bölümünde sıkça İsrail ile ilişkilere değinilmekte...

"Modern Türk diplomasisi, kökenine gidildiğine daha çok Avrupa merkezli büyük güçlerin diplomasi kulvarlarına ayarlı bir seyir takip etmiştir. Bu stratejik bakış, ideolojik tavırla da ilgilidir. Batılılaşma tecrübesi ve bu tecrübenin öngördüğü Avrupa'ya dönük politika oluşturma çabası, genelde Asya özelde Orta Asya'yı ikincil plana itmiştir."


"Filistin-petrol denklemine oturtulan Ortadoğu meselesi, Kürt-su denklemine dönüştürülmeye çalışılmaktadır."
"Türkiye ile Irak arasında su meselesi ile ilgili olan gerginliğin özellikle Körfez Savaşı öncesinde tırmandırılmış olması dikkat çekicidir. (...) Böylece bir çok bölgesel aktörü doğrudan ilgilendiren su meselesi, taviz ve tehdit unsuru olarak tutulmak suretiyle bölge içi ihtilafların genişlettiği bir diplomatik manevra alanı ortaya çıkmaktadır."



"Bölge bunalım kaynaklarından biri olan İsrail-Filistin meselesi incelendiğinde görülür ki; her şeyden önce Batılılar tarafından Avrupa coğrafyasında Yahudi-Hıristiyan çatışması olarak algılanan Yahudi meselesi, Müslüman-Yahudi meselesine dönüştürülerek Ortadoğu'ya ihraç edilmiştir.
Genelde Kudüs özelde de Mescid-i Aksa meselesi çözülmedikçe Filistin ve Ortadoğu meselesinin de çözülmesi çok güçtür."

............ "Kudüs /Jerusalem bizim meselemizdir. Doğu Kudüs, sizin zannettiğiniz gibi İsrail'in toprak parçası değildir. Uluslararası hukuka göre Doğu Kudüs, Filistin devletinin bir parçasıdır ve işgal altında olan topraklardandır. Mescid-i Aksa da Doğu Kudüs'te bulunuyor. Mescid-i Aksa, İsrail toprağı değildir ve olmayacaktır. Bir gün barış olursa, --ki benim kastettiğim odur-- Doğu Kudüs, Filistin'in başkenti olacaktır ve bir Arap Ligi toplantısı orada da yapılacaktır, yapılabilir. Biz burada barış mesajı veriyoruz. Evet, barış olacak ve Doğu Kudüs, Filistin'in başkenti olacak.
Kudüs'ün kaderi de Bağdat'ın kaderi de Bişkek'in kaderi de Semerkant'ın kaderi de Saraybosna'nın kaderi de bizim kaderimizdir. Buralarda düzen olursa Anadolu coğrafyası lider olur. Buralarda düzen olmazsa biz Anadolu coğrafyasında rahat oturamayız."


"Ortadoğu Barış Sürecinden sonra gittikçe artan bir yoğunluk gösteren Türkiye-İsrail ilişkileri, Soğuk Savaş süresince dikkatli bir denge politikası izleyen Türkiye'nin bölgeye bakışında ciddi bir değişim olduğu kanaatini yaygınlaştırmıştır. Türkiye ile İsrail arasındaki ilişkinin üçüncü taraflara yönelik olmayan taktik nitelikli bir ilişki olduğunun vurgulanmasına rağmen, bu ilişkinin gittikçe yaygınlık ve derinlik kazanması, Türkiye ile bölgedeki Arap ülkeleri arasında ciddi bir güven probleminin doğmasına yol açmıştır.
İsrail ile girişilen sınır ötesi ittifakın gerekçesi ne olursa olsun, sonucu itibariyle Türkiye'yi güney ve doğudaki yakın komşularının tümüyle aynı anda bunalımlı ilişkilere itmiş olması, sınır boyları ile sınır ötesi ittifak arayışları arasındaki denge faktörünün tipik bir yansımasıdır.

"Osmanlı Devleti'nin tasfiyesi ile bölgede yaşanan jeokültürel farklılaşma ve parçalanmaya yol açan biri dış diğeri iç iki önemli unsurdan bahsedilebilir. Dış unsurlar, sömürgeci yayılma ile devreye giren Avrupa merkezli etkiler ve II. Dünya Savaşı sonrasında uluslararası bir siyasi irade ile kurulan İsrail devletidir. Bu iki olgu, 8. yüzyıldan bu yana genelde İslam medeniyet birikimi ile özdeşleşen bölgenin jeokültürel karakterini değiştirmiştir. Böylece kendi tarihi referanslarını bölgeye yönelik olarak kuran Hıristiyanlar ve Yahudiler, bu bölgede siyasi etkinlik alanı kazanmışlardır. Daha önce Osmanlı Devleti'nin Millet sistemi içinde korunaklı kültürel dokular şeklinde varlığını sürdüren unsurlar, yeni bir siyasi bilinç ve egemenlik alanı oluşturma çabası içine girmişlerdir. Sömürge idareleri tarafından da desteklenen bu çabanın en çarpıcı iki sonucu Yahudi kimliği ve dini/tarihi referanslara dayalı olarak kendi iç meşruiyet alanını oluşturan İsrail devleti ile çok kültürlü Ortadoğu mozaiğinin küçük bir numunesi olmakla birlikte genelde Hıristiyanların egemenliğine dayalı olarak kurulan Lübnan devletidir. Bu devletlerin ortaya çıkışı, bölgenin jeokültürel yapısı ile siyasi egemenlik alanları arasında ciddi bir doku uyuşmazlığı problemini beraberinde getirmiştir."

"Milliyetçilik hareketlerinin psikolojik altyapısını dokuyan ortak düşman olgusunun, gerçek bir meşruiyet zeminine sahip olmayan Arap rejimleri için en önemli dış politika gerekliliklerinden birisi olması... (...) İsrail ile her dönemde gizli temaslarını sürdürmüş olan Arap rejimlerinin bu temaslara rağmen son yıllara kadar sürekli anti-İsrail retoriğine dayalı bir dış politika takip etmesi, İran-Irak savaşı esnasında İran-karşıtı bir Arap cephesinin oluşması ve Türkiye'nin İsrail ile giriştiği yakın işbirliği politikasından sonra Türkiye karşıtı bir dalganın hızla yayılması, çıkış gerekçelerinin haklılığı ya da haksızlığı bir yana, temelde bu ihtiyacın bir tezahürüdür.
Türkiye-İsrail ilişkilerinin stratejik bir düzlemde hızla gelişmesi Arap rejimleri için Arap milliyetçiliğine dayalı meşruiyet alanını güçlendiren bir gerekçe olarak kullanılmıştır. Böylece bir İslam ülkesi olmakla birlikte İsrail safında olan bir ülkenin de karşı cephede yer alması, Ortadoğu'daki temel meselenin bir İslam meselesi değil, bir Arap meselesi olduğu doğrultusundaki Arap milliyetçiliği tezinin tekrar yükselmesi sürecini doğurmuştur."



........... "Nazizm ile özdeşleştirilen anti-semitizme duyulan tepki, İsrail'in işlediği insan hakları suçlarını dile getirmeyi bile engellemiştir. Anti-semitizm ile anti-siyonizm arasındaki fark ortaya konamadığı için hiçbir zaman anti-semitik bir tavra sahip olmadığı halde
(??) İslam dünyası ve Filistin halkı, Avrupa'nın anti-semitizm günahının bedelini ödemek zorunda bırakılmıştır." (kısmen katılıyorum: Siyonizm karşıtlığı, illaki Yahudi düşmanlığından kaynaklanmayabilir.)
"Şimdi bizim sükunetle Israilin artık ne o tümüyle mazlum millet ne de üstün millet değil, sıradan bir millet olduğunu onlara da oğretmemiz, onların da bunu öğrenmesi lazım ki Ortadoğu'da barış olsun. Bunu öğretecek tek millet de biziz, bunu da söyliyeyim."

"Ulusal stratejisini dini sembol ve kutsal metinlerdeki iddialara dayandıran İsrailli aşırı kanat temsilcileri, fundamentalizmin ve milliyetçiliğin kesiştiği bir siyasal kültür oluşturmuştur: Bugün İsrail yönetiminin ortaya koyduğu sınırlı barış sürecine bile tahammül edemeyen aşırı sağcılar böyle bir siyasal kültürün ürünüdür. (...) İsrail'in bugünkü yöneticilerinin küresel ve bölgesel mekanizmalara nüfuz edebilmek için yerel yönetim düzeyinde bazı tavizler vermek zorunda kalmış olmalarının İsrail toplumunda ortaya çıkardığı sıkıntının kaynağı, İsrail'in dini sembol ve iddialarla dış politika stratejisi arasında doğrudan bağ kurma geleneğinde aranmalıdır."


"Ortadoğu Barış Süreci de bu çerçevede sadece bir Arap-İsrail anlaşmazlığı olarak görülmemeli ve Türkiye'nin bölgesel politikasının içinde yeni bir anlam kazanmalıdır.
Bu küresel eksen paralelliğinde İsrail'in bölgesel nitelikli bir ulus-devlet olma niteliğinden çok, başta ABD olmak üzere küresel güçler üzerinde baskı gücüne sahip uluslararası Yahudi lobisinin gücü etkili bir rol oynamıştır. (...) Özellikle Rum ve Ermeni lobilerinin Türkiye-karşıtı etkinlikleri, Yahudi lobisinin desteğini bir karşı-denge unsuru olarak gündeme getirmiştir."

"İsrail'in Rusya ve Fransa'dan sonra Kıbrıs Rum Kesimi'ne silah sağlamaya çalışan üçüncü önemli ülke olması dikkat çekicidir."

"Ortadoğu'nun daha küçük ölçekli güç merkezlerine ayrılması, İsrail'in stratejik hesapları ile de tam bir uyum arz etmektedir."

"Ortadoğu'da hızla değişen dengeler arasında değişmeyen yegane unsur, bölgenin su ve petrol kaynakları ile diplomatik mücadele arasındaki yakın ilişkidir. Ortadoğu'da doğrudan ya da dolaylı olarak su veya petrole dayanmayan savaş da olmaz, bu kaynakların dağılımının tartışılmadığı bir barış süreci de..."

Ve Davutoğlu'ndan SONSÖZ: "İsrail devleti için bence en büyük güvenlik riski odur. Yani dışarıda baska risk aramasınlar."




  • AK Parti'nin Çanakkale'deki milletvekili adayları tanıtım törenine katılan Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun 24 Nisan 2011'deki bir konuşmasından: 12 yıl içinde cihan devleti olacağız.
"Bütün dünyaya 2015'i tanıtacağız. Bazılarının iddia ve iftira ettikleri gibi soykırım yıl dönümü olarak değil, bir milletin şanlı direnişinin, Çanakkale direnişinin yıl dönümü olarak tanıtacağız.
Nasıl bir cihan devletinin küçülme süreci 12 yılda gerçekleşmiş ise, güçlü bir cumhuriyetin cihan devleti olma ideali de önümüzdeki 12 yıl içinde gerçekleşecektir."
Konuşma ve haber ile ilgili daha ayrıntılı bir metin için: tıklayınız
Görsel kısa bir video haber için: bkz

  • Davutoğlu: "Bizim haberimiz olmadan Ortadoğu'da yaprak bile kıpırdamaz." / "Not even a leaf stir in the Middle East without us knowing about it."
    ..... (Allah mısın be adam, bu ne #kibir?)

........... "o değil de... Davutoğlu patlamaya hazır bombaymış gibi sanki, korkuyoruz. kesin bir şey olacak"
(Muhammed Eminoğlu)





EKLER:

*Dökme Kurşun Operasyonu (Gaza War or Operation Cast Lead) başlığında Vikipedi'de şöyle yazıyor: İsrail'in savaşta sadece 3 vatandaşı hayatını kaybederken, yaptığı saldırılar nedeniyle Gazze'de 1133 insan hayatını kaybetmiş 4000'den fazla insan yaralanmış ve on binlercesi evsiz kalıp yaşam alanını terk etmek zorunda kalmıştır.

**Alçak Koltuk Krizi: Ocak 2010 tarihinde İsrail Dışişleri Bakan Yardımcısı Danny Ayalon Türkiye'nin İsrail Büyükelçisi Oğuz Çelikkol'u İsrail Parlamentosu Knesset'e çağırmış ve çalışma ofisinde ağırladığı Çelikkol'la görüşmesi öncesi basın mensuplarını da odaya davet etmiş, Çelikkol ise görüşmenin muhabirler çıktıktan sonra yapılmasını istemiştir. Bunun üzerine Ayolon basın muhabirlerine dönerek "Bizim yüksek, onun daha alçak bir koltukta oturduğuna, masada yalnızca İsrail bayrağı bulunduğuna ve bizim gülümsemediğimize dikkatinizi çekerim" demiş, muhabirlerin "fotoğraf için el sıkışın" önerisini geri çevirmiştir. Büyükelçiye hiçbir ikramda da bulunulmamıştır. Olayın basına yanmasının ardından, İsrail Dışişleri Bakanlığı'nın "Türkiye'nin İsrail'e ahlak dersi verecek son ülke olduğu" yolundaki açıklaması ve Çelikkol'a yapılan muamele sonrası İsrail'in Ankara Büyükelçisi Gabby Levy Dışişleri Bakanlığı'na çağırılmış, büyükelçi Oğuz Çelikkol merkeze alınmıştır.


  • Ocak 2015'te İletişim Yayınları'ndan 1. basımını yapmış olan, kendisinin politikaları üzerine yazılmış (okumadığım) bir kitabın kapak tasarımı. Ve kısa bir alıntı:

    "Ümit Kıvanç, Davutoğlu’nun onlarca baskı yapmış Stratejik Derinlik kitabının derinlerine inerek, “sınır tanımayan” emperyal hâkimiyet fantezisine dikkatimizi çekiyor."






EDIT  (Mayıs 2016):
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile aralarında başlayan farklılaşmalar ve bir süredir sosyal medyaya Ak-troller ve troll gazeteciler üzerinden duyurulan hizipleşme meyvesini verdi.  Ön şartları kabul edip kukla gibi gelen Davutoğlu'nun ipleri tek hamlede kesildi. Artık ne parti başkanı ne de başbakan.
Bu da konu ile ilgili yazım:   Bay Bay Davutoğlu!




2 yorum:

yamanogut dedi ki...

Davutoğlanın kiyabı da kütüphanemde aldım ama okumadım raflarında. Şimdi burada ilk okumacıklarımı yaptım. Birinci tekil şahıs olarak yazmış olduğunu dehşetle müşahade ettim. Bence akademik anlamda büyük bir handikap ama onu siyasetin önüne itmiş olan da bu.

canilecanan dedi ki...

Evet, siyasetçi kimliği ve bakış açısıyla yazılmış bir kitap. Güzel yakalamışsın. :)

Bununla birlikte, Davutoğlu'ndan bağımsız olarak, bizdeki bilim dilini verimsiz buluyorum ben. Mot a mot İngilizce'den çeviri yapıldığında, hem de hoş bir çeviri bile olsa, bize uymuyor bence bu.. Daha kendimize has bir dil anlatımını yeğlerim. Bizde Türkçe akademik metinlerin çoğunun salt çeviri olduğu söylenmekte :/
Bense çeviri metinleri tatsız bulan biriyimdir. Sanayi makineleri ile ilgili bir kitap okurken bile bunu fark edebilirsin.. Ve bence Davutoğlu bu özgün dil yaratma ve kendini okutma konusunda başarılı.

Bir diğer mevzu: bizdeki İslamcı siyasetçilerin Necip Fazıl ve Büyük Doğu dergisinden çok etkilendikleri söylenir. Kendilerinin gelişiminde önemli etkisi olmuş bu düşünceler, bugünki Ortadoğu'ya bakışlarında belirgin olmakta. Bu anlamda özellikle Yahudiler ve İsrail konusuna, Persler ve İran'a İslamcı kesimin ve Türkiye'nin bakış açısı benim ilgimi çekmekte.. :)