11 Eylül 2010 Cumartesi

Gündem Eylül 2010

(12 Eylül 2010 Anayasa Değişikliği Referandumu/Halkoylaması'ndan öncesine bir göz atalım.)


İran, askeri teknolojilerini geliştiriyor. Uranyum eldesinde (ne anlama geliyor bilmiyorum ama) zenginleştirme derecesi açısından %20'ye ulaşmışlar.
Başkent Tahran'daki bir konferansta konuşan İran Cumhurbaşkan Yardımcısı Hamid Baghaey, 1915 olaylarını "soykırım" olarak nitelemiş. ("Bundan yüz yıl önce Osmanlı Devleti döneminde Ermenilere karşı soykırım uygulandı. Bugün Osmanlı Devleti yok. Ama Ermeniler Türkiye'den özür ve tazminat bekliyor.")
Anlaşılacağı üzre bu bir kişisel görüş. İran Parlamentosu'ndan geçmiş bir karar değil yani. Ancak görüldüğü üzre, açık taraflarımız ve çöz(e)mediklerimiz her daim her yönden karşımıza çıkıyor.

Bu arada İran tarafından bir çıkış da Fransa'ya karşıydı. Başta Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy'nin eşi Carla Bruni olmak üzere, recm cezasına çarptırılan bir kadının (Sakine Aştiyani) affını isteyen ve Fransa'da kampanya başlatan kişilere verdi veriştirildi. Isabelle Adjani'nin de hedef alınması, bendenizi üzdü.




Zorunlu + Tek Tip Askerlik tartışmaları
Geçen ayki devir teslim töreni sırasında yeni Genelkurmay Başkanımız Işık Koşaner, zorunlu askerlikte tek tip modeline geçileceğini söylemişti. Eşit rütbede 9 ya da 12 aylık bir askerlik süresinden bahsedilmekte. Bu durum özellikle üniversite mezunları için dezavantajlı.

'Zorunlu askerlik', militarizmin temeli... başlıklı yazısında Oral Çalışlar şöyle diyordu. Atlayarak alıntılar yapıyorum:

Zorunlu askerlik, militarist düşünce şeklinin topluma benimsetilmesinin en geçerli yöntemleri arasındadır.
'Okumuş' gençlerin, hegemonik ve ezici militarist kültürün karşısında yedek subaylık, kısa dönem askerlik gibi seçeneklerinin olması; askerin toplum üzerindeki koşulsuz hegemonya idealine ters düşüyor. (...) Bu proje, gençler arasındaki statü farklılıklarını azaltıcı bir girişim gibi gösterilse de, asıl mesele, askerlerin toplumun geri kalanına karşı sahip oldukları statü üstünlüğünün bir kez daha tescillenmesi ve perçinlenmesi. (...) Militarizme göre toplumdaki tek ayrıcalıklı statü askerlik, tek anlamlı statü farklılığı da asker olanlarla toplumun geri kalanı arasındaki farktır.

Tek tip askerlik için ortaya koyulan argümanlardan biri de "eğitimli insan gücünden daha fazla yararlanma isteği". Peki, eğitimli insan gücünden daha fazla yararlanılması ne anlama geliyor? Mimarlar, mühendisler, avukatlar, sanatçılar, akademisyenler 3 ya da 6 ay daha uzun süre askerlik yaptıklarında ülkenin güvenliği açısından birşey mi kazanılıyor? "Eğitimli insan gücünden daha fazla yararlanmak istiyoruz" cümlesini seven bir kurum, o eğitimli insan gücünü aylar boyunca bir alana yerleştiriyor ve o alanda ondan izmarit toplamak, patates soymak, çukur kazıp doldurmak, kuş uçmaz kervan geçmez yerlerde nöbet tutmak, santral memurluğu, kantincilik gibi faaliyetlerde yararlanıyorsa; bu ironik bir tablodur. Eğer asker çocuklarına mühendislerin, avukatların, mimarların, akademisyenlerin özel ders vermesi "eğitimli insan gücünden yararlanma"nın ve "ülkeyi düşmana karşı savunmanın" zorunlu yolu olarak algılanıyorsa; ortada çok ciddi bir mantık sorunu vardır.
Genelkurmay Başkanlığı, 'güçlü ordu' sözünü üste yazarak altına 'güçlü devlet' sloganını boşuna eklemiyor. Orada bir hiyerarşi söz konusu. "Güçlü ordu olmadan güçlü devlet olmaz" sloganı boşuna tercih edilmiyor.
(01.09.2010, Radikal)


Türkiye de zorunlu askerliğin herşeyden önce iki işlevi vardır: 1. Toplumu militarize etmek, amirini, subayları tanımasını sağlamak. İtaat kültürünü öğretmek. 2. Militarizmin, Türkçülük'ün, bağnazlığın, darkafalılığın günahlarına Türk halkını ortak etmek. Bu şekilde meşru kalmak. Militiarizmin ve milliyetçiliğin karşıtlarını Türk'halkı ile 'kan davalı' etmek...
(Murad-IV - 1 Eylül 2010, Radikal Online)

65.000 asker sadece sosyal tesislerde görev yapıyormuş. Amaç gerçekten vatana hizmet mi yoksa rütbeli ve onların ailelerine hizmet mi? İşin kolayını da bulmuşlar. Düşman çok, askere çok ihtiyaç var. 2003'te askerlik 18 aydan 15 aya indiğinde bir tane astsubay eşi üzüntüsünden aynen şunu dedi. "Asker azalınca pide fırınını kapattılar, artık pide yiyemeyeceğiz." Ben şimdi şunu sormak istiyorum. Biz 18 aylık askerliği PKK ile mücadele için mi yaptık, yoksa rütbeliler ve aileleri pide yesinler diye mi? (bipedfive)

Bir ülkenin 500 milyon askeri olsa boştur, çünkü artık savaşlar kılıç kuşanıp at sırtında asker sayısının fazla olmasıyla kazanılmıyor. Savaşta teknolojin varsa, güçlü bir ekonomiye sahipsen kazanan taraf sen olursun.
(cihan da lula)





ABD Genelkurmay Başkanı Michael Mullen Türkiye'ye geldi. Yaptığı konuşmalarında "Türkiye'ye ne yapmaya gelmediğini" açıklaması tuhaftı. Bir basın açıklamasını veriyorum, bir insan neden gelme nedeni olmayan şeyleri açıklar ki?

"Buraya Türkiye'den, Afganistan'da daha çok şey yapmasını istemeye gelmedim. Bu ayın sonlarında Kuvvet Yaratma Konferansı düzenlenecek. Elbette bu çerçevede biz de hükümetinizin ek yardımı uygun görmesi halinde bunu memnuniyetle karşılarız. Buraya İran karşısında Birleşmiş Milletler tarafından oylamaya sunulan yaptırımları Türkiye'nin desteklememe kararını sorgulamaya ya da ret etmeye gelmedim asla. Ama bu geçen yaptırım kararlarının uygulanması gerektiği konusunda hükümetinizin açıkça belirttiği niyetini de memnuniyetle, minnettarlıkla karşılıyorum."
(Ayrıca, yeni Genelkurmay Başkanımız Işık Koşaner ile tanışmaya geldiğini, söyledi kendisi. İki lafın arasında İran'ın adının geçmesine de artık alışmaya başlasak iyi olur.)





Yargıtay üyelerine ait ses kaydı
Yargıtay Üyesi Hamdi Yaver Aktan'a ait olduğu iddia edilen ses kaydında, referandumdan 'Hayır' çıkması için "Öcalan'a çok ihtiyacımız var" deniliyor. Sanırım Kürtlerin Boykota katılmayıp Hayır demesi için pazarlıklar...
Yargıdaki İlhan Cihaner'i kurtarma operasyonundan tutun, Yargıtay Başkanlığı makamına oturacak şahsa kadar bir dolu pazarlık. (bkz)

Türk Yargısı ve Elitler
Konuşmalarda bir hukuk yetkilisi, BDP ile anlaşma konusunda: "(Kaos veya kriz çıkarsa) Biz ondan istifade ederiz ama 'Hayır' çıkmazsa işimiz biter" demiş. Referandum'dan çıkan bir Hayır'ın bir hukuk yetkilisine ne zararı olabilir ki? Cemaatleri suçluyoruz sürekli. Ancak Türk Yargı Sistemi'nin mevcut hastalıklı hali, zaten cemaatleri aratmayacak bir düzlemde ilerliyor. Ve sürekli koz veriyor, o yüzden yapacak bir şey yok. Bir ümit de yok.




Ve son olarak RTE'den bir haber:
Lüks yaşamı ve villası ile ilgili son dönemde gündem olan haberler içerisinden Başbakanımız çıkıp yine beylik incisini döktürdü:
"En az üç çocuk doğurun."

(Bir gün belki bu çocuk konusuyla ilgili de bir yazı yazarım. Şimdilik Hakkı Devrim'den hatırımda kaldığı kadarıyla bir yorumla yetineyim. "Acaba" diyordu kendisi, sürekli dile getirdiği bu isteğiyle Tayyip Bey eşi Emine Hanım'a bir göndermede bulunuyor olamaz mı?)

Hiç yorum yok: