18 Temmuz 2010 Pazar

Etyen Mahçupyan'ın gözünden Yüksek Yargı


Etyen Mahçupyan son dönemde yüksek yargı, adalet ve hukuk üzerinde sistematik olarak durmaya başladı. Söyledikleri ilgimi çekti, dikkate değer. İki yazısından kesikli bölümler aktarıyorum bugün:

"Anlaşılan yüksek yargı kurumları kendilerini sadece yürütmeden değil, toplumdan da bağımsız sanıyor. Çünkü meşruiyet diye bir dertleri yok. Nasıl algılandıkları konusu onları rahatsız etmiyor. Toplum ne yönde tercih ve taleplere sahip olursa olsun, adalet'in üst yargı kurullarında oturan yargıçlar tarafından tanımlanması gerektiğini düşünüyorlar. Yani sadece hukuk fakültesine gitmiş olmak ve diğer yargı mensupları tarafından beğenilmiş olmak, adalet üzerinde ideolojik vesayet kurmayı mubah kılıyor. Üstelik bu kariyer mantığı açıkça savunuluyor. Gerekçeleri ise yargı bağımsızlığı.
...
Kısacası karşımızda tarafsız olmadığı için adalet işlevini yapamayan, bağımsızlaştıkça daha da ideolojikleşen ve bu konumunu doğal bir imtiyaz olarak korumak istediği ölçüde meşruiyetini yitiren bir yargı var.
...Herhalde dünyanın artık hiçbir yerinde faşizmi savunan ve buna ille de demokrasi denmesini isteyen kurumlar kalmadı. Ama bizde var. Biz demokrasinin ne olduğunu yeni öğreniyor ve Cumhuriyet'in niçin demokrasi üretmediğini yeni anlıyoruz."
(Demokrasi Öncesi. 07.04.2010, Taraf)



"Herkesin bildiği gibi devletler güç ilişkileri içinde doğarlar ve adalet açısından bakıldığında, salt bu nedenden ötürü bile gayrı meşrudurlar. Açıktır ki güçlünün güçsüzleri elimine ederek kurduğu bir devlet, adaleti temel aldığımızda meşru olamaz. Dolayısıyla devletlerin 'toplumların nasıl yönetileceğine ilişkin' olarak ürettikleri bir format olan 'rejimler' de hiçbir zaman ve hiçbir yerde ideal anlamıyla hukuka uygun değildir.
Her rejim kendi hukukunu geliştirirken, doğal olarak rejimin bekasını da garanti altına almaya çalışır. Öte yandan her rejim zaten belirli bir güç odağı tarafından kurulmuş veya dengeler belirli bir güç odağını egemen kılmıştır. Bu nedenle rejimin bekası aslında egemen zümrenin bu imtiyazını sürdürmesini ifade eder. Ancak egemenlerin hemen her zaman bir azınlık olduğunu dikkate alırsak, bu durumu açıkça taşımaları zordur. Unutmamak gerek ki her rejim kendi hukukunu yaratmakla birlikte, söz konusu hukukun 'evrensel' hukuka uygunluğunu iddia etmek zorundadır. Aksi halde o rejimin bir tür diktatörlük olduğu ortaya çıkar ve dünya konjonktürünün demokrasiye meylettiği dönemlerde bu yükü taşımak hem zorlaşır hem de riskli hale gelir.
...
Adalet sağlamadığı halde 'hukuki' görünmek zorunda olan rejimlerin bu sorunlarını çözmelerinin bir yolu, Türkiye'de yaşayan herkesin bildiği üzere, 'evrensel' gözüken kurum ve süreçlerin benimsenmesi, ancak bunların rejimi pekiştirecek biçimlerde kullanılmasıdır. Böylece kâğıt üzerinde bütün 'çağdaş' kurumlara sahip olursunuz ama bunların işlevi tahakküm sisteminin yeniden üretilmesini sağlamaktır. Bu göstermelik 'çağdaşlığı' desteklemek ve ona zemin kazandırmak açısından sıkça kullanılan ikinci bir yol ise, rejimi olabildiğince ilahi nitelikteki bir ideolojinin uzantısı olarak sunmaktır. Açıktır ki bir rejimin uygulamadaki adaletsizliklerine itiraz etmek epeyce kolaydır. Oysa kutsallaştırılmış bir ideolojinin toplum tasavvuruna itiraz etmek son derece zordur. Bu toplum tasavvuru adaletsizliği sistemleştirmiş bile olsa, mağdurların adalet aramalarının maliyeti o denli yüksektir ki insanlar adaletsizliğe razı olur. Söz konusu maliyet, basit şekilde ifade edilirse vatandaşlığın kaybıdır... (Çok uzun tutmamak için bu bölümü de atlıyorum.)
...
Gayrımüslimleri 'yabancı' ilan eden, Alevilere inançlarını, Kürtlere dillerini serbest yaşama imkânı tanımayan yüksek yargı, egemen zümrenin imtiyazlarını zorlayan ideolojik taleplerde daha da 'cesurdur'. Başörtüsünü yasaklamak ve cumhurbaşkanı seçimini yaptırmamak için yapılanlar, hukuka evrensellik ve adalet atfeden herkes için son derece küçültücü olmuş ama yargı mensupları bundan mustarip gözükmemiştir. Çünkü onlar bu rejimin yargıçlarıdır... Hukuka bağlılıkları ancak rejimin belirlediği hukuk çerçevesinde anlamlıdır. Adalet kaygısı ise rejimin korunması zorunluluğunun altında çoktan ezilip gitmiştir.

Karşımızda bitmiş, tükenmiş bir sistem var. Meşruiyeti rejimin ideolojisinde aradığı ölçüde hem toplumsal hem de evrensel anlamıyla hukuksal meşruiyetini yitiren bir yargı mekanizmasına sahibiz. Ama bunun sorumluluğunu şu anda 'işlerini' yapmakta olan savcı ve yargıçlara yüklemek de haksızlık olur. Onlar zaten bu 'işi' yapmak üzere o konuma geldiler ve 'işverenin' istediği gibi de çalışıyorlar. Sorun bu 'şirketin' daha baştan otoriter zihniyet, dolayısıyla da otoriter bir hukuk algısı üzerine inşa edilmiş olmasından kaynaklanıyor... Bu ülkede 'hukuk' her zaman rejimin 'teveccühüne' muhtaç kaldı. Olgunlaşamadı, ergenliğine bile ulaşamadı... Dolayısıyla bu ülkede hukuk hiçbir zaman toplum nezdinde meşru olamadı."
(Yüksek Yargı, 16.06.2010)

Hiç yorum yok: