12 Temmuz 2009 Pazar

  Michael  JACKSON


Michael Jackson'ın ölümünün ardından okuduğum en etkileyici yazı, Ekşi Sözlük'te  katil balina'nın yorumuydu.
"Michael Jackson uzunca bir süre önce ölmüştü.  Bugün bir kalp krizi ile tekrar yaşamaya başlamış."
(katil balina -  26.06.2009 02:08,  #16393120)

"Ölümüyle kendi içimizdeki acımasızlıkla bir anlık yüzleşmemizi de sağlayan bu adam  (çünkü onun artık ölmesini istiyorduk),  hafızasında 80'leri canlı olarak barındıran ben ve nesildaşlarım için  80'lerin artık iyice uzağımızda olduğunu ve giderek yaşlandığımızı,  varlığının yanı sıra gidişi ile de hissettirdi"  demiştim daha önce.

Ne var ki MJ'in ölümüne üzülmedim hatta sevindim bile, zira ölmesini diliyordum içimden. Daha ne kadar düşecekti ki? Bundan fazlasını görmeye katlanamazdık bence. Ölümünün ertesi günü sekreterinin çıkıp  "Michael'ın herkese borcu vardı"  dediği bir adamdan bahsediyoruz. Yaşasaydı daha da batacaktı,  üretemedikçe eriyecekti...
Hatta belki de bilerek kendini bu kadar ilaçlara zorladı.
"Kendisi 90'ların ortasında ölmüştü. Neden arkasından şimdi ağlandığını anlamadım. Arada gazetelere hilkat garibesi kıvamında resimleri, hakkında birbirinden saçma dedikodular çıkan,  eski yaratıcılığından yoksun bir iki albüme imza atan bir adam vardı evet.
Ama o adam Michael Jackson değildi.
Sanatçı hayatı bittiğinde değil,  sanatından uzaklaştığında ölür.

Artık son 15 yıldır inzivaya çekilmiş, sanatından kopmuş insanlar ölünce "aaayyy vayyy vah vah!" demeyi bırakın, yeter."    (ssg  -   08.07.2009 18:45 ~ 19:18,  #16454736)



Şahsi görüşüm, 1995 yılında çıkardığı HIStory albümü ile bittiğidir. Ki bunu o zaman da söylemiştim. Ne var ki kızların "Maaaykıl Mayyyykıılllllll!!!" diye inlediği, medyanın var gücüyle MJ'i Pepsi turlamalarıyla pompaladığı dönemlerdi. Medyanın gazı kesilince kızların çığlıkları da dindi tabii... Sonra da aynı medya üzerinden Jackson'ın çocuk tacizinden sağlık sorunlarına uzanan çöküş haberleriyle donatılmaya başladık.

Neyse, konuyu dağıtmayalım.  Sene 95'te  Jackson  yukarıdaki albümü çıkarmıştı.  Tam adı:  "HIStory:  Past, Present and Future,  Book I"
Breh breh!  :p

Acayip reklamının yapıldığını ve pompalandığını iyi hatırlıyorum.
Ahmet San  aracılığıyla Türkiye'ye de gelince  (23 Eylül 1993),  Türk medyasının da ilgisi arttı doğal olarak şarkıcıya.  Çok sükse yapmış olan  Dangerous  albümü  ve  Pepsi konser turlarından hemen sonraki albümdü.  Beklentinin çok yüksek olduğu,  devasa pazarlama bütçelerine sahip bir projeydi.    Türkçe'deki matematik karşılığıyla:
"Best Of  +  birkaç yeni şarkı  =  2 CD"  formülasyonu idi.
Söz konusu albüm çok çok büyük paralar harcanarak, her klip çekilen şarkısına çok büyük paralar akıtılarak yapıldı.  Zaten görüntüsü yeter şöyle bir alıcı gözüyle bakarsanız.  İki CD'den oluşan kutu, megalomanyak bir kapak...  "Bir sanatçının asla 'oldum' dememesi gerek"  diyerek bu konuyu kapatayım,  zira açıklayamadığımı fark ettim şimdi  :P

Sonuç olarak albüm beklenen ilgiyi görmedi.  (Ne kadar bekleniyordu biliemiyorum tabii ama o kadar masraf için  "Kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez"  diye düşünmüştür kapitalizmin çarkları.)  Ve bir Allahın kulu da çıkıp,  "Böyle albüm ismi mi olur la?!"  dememiş olacak ki, 80'lere ait olan bu abartma özelliği,  adeta boku çıkarılarak 90'ların sonunda icra edildi Michael Jackson tarafından ve üzerinden.
Ancak ben burada asıl,  albümdeki bir parçadan bahsetmek istiyorum:




Adı  "Scream".
Dünyadaki en pahalı video klip bu şarkıya çekildi.
(7 milyon dolar bütçeli,  sayıyla 7.000.000$)
Ve gerçekten ilginç bir klip.  Zira bu kadar masrafa ne bilindik bir parça oldu ne de bir şeye benziyordu.

Ama bana asıl tuhaf gelen,  şarkının adı  "Çığlık"  olmasına rağmen;  klipte Michael'ın da kız kardeşinin de zerre çığlık taklidi yapamamış olması,  sadece dişlerini göstermekle yetinmiş olmalarıdır.  YouTube'ta bu şarkıyla ilgili yapılmış bazı yorumlar:

"Bu videonun neresinde 7 milyon gitmiş?"
"Bu kadar para,  en pahalı klip,  ama sadece 700.000 izleyici ha?"
"Klip güzel değil çok karışık. Ama şarkı güzel."

(Merak eden için liste gelsin:  Most Expensive Music Videos)



Velhasıl uzun lafın kısası, Michael abartılıca şişirilmeye başlamıştı 90'larda.  Buna bir de estetiklerle şişen, büzüşen, delinen, rengine renk katan  (renginden renk çalan)  derisi ve virtigello muydu neydi o hastalığı da eklendi.
Living With Michael Jackson adlı belgeselde kendisiyle yapılan söyleşide  "Ömründe sadece iki kez estetik operasyon geçirdiğini (burnu için)" söylemiş bir Ademoğlu.  "Kendi yalanınıza inanmaya başladığınız an batmaya başladığınız andır" diyerek sıkıcı bir tespit yapalım bu noktada.
Ve Michael zokayı yutunca her adımında batmaya başladı. Bu tarihten sonra bir tek "Stranger in the Moskow" şarkısı dikkat çekiciydi bence. Ki onun klibinde de bir kadından farkı yoktur. Görüntüsü iğrençtir, adeta metamorfoz geçirmiştir.  Görüntüsü ile şarkıları arasında belirgin veya belli belirsiz bir uyumsuzluk vardır.


Bütün büyüklerde belli bir zamandan sonra böyle bir yalnızlaşma, tanrılaşma;  kısaca gerçeklikten kopuş gerçekleşiyor galiba.
Esaslı bir Michael Jackson hayranı değilim, ama kendisinin çoğu zaman çocukluğuyla ilgili şeyler anlattığını iyi biliyorum.  "Arabamla bir parkın yanından geçiyorsam, çocukları izleyip ağlarım"  gibi laflar ediyordu söyleşilerinde mesela. Çocukluğunu özlediğini filan.
Onun esas özlemi çocukluğuydu zira.  Henüz çok küçükken içine girdiği müzik endüstrisi ile yaşayamadığı çocukluğu.
Burada durup biraz "yalnızlık"tan bahsetmek istiyorum.  İster Jackson gibi bir star olun,  isterse sıradan bir insan fark etmez;  bir insan hayatında nitelikli yalnızlık yaşıyor ise,  depresyona an be an sıkı bağlarla yakınlaşmaya başlar.  Hafızamız  neşeli ve güzel anlarımızdansa  acılarımızı, hayal kırıklıklarımızı, onurumuzu kıran şeyleri, elde edemediklerimizi ve özlem duyduklarımızı anımsatır bize. Bu dönemde paylaşabileceğimiz,  beraber eğlenebileceğimiz,  zaman geçirebileceğimiz doğru kişiler de yoksa yanımızda;  iş hayatı da kötü gidiyorsa;  bunlara bir de sağlık sorunları eklenince durum vahim olur.  Michael Jackson için de böyle bir durum olduğuna inanıyorum.


Henüz anaokul çağındayken sahneye çıkıp şarkılar söyleyen, turnelere çıkan bir çocuktan bahsediyoruz.  Abileriyle birlikte yer aldığı  The Jacksons  grubunun maskotu gibi gözüküyor YouTube'daki kliplerde. Sadece görsel olarak değil,  işitsel (ses) olarak da sevimli bir maskot. Çok duyarlı ve yumuşak bir ses tonu var.  Çocukken bile insan duygularını etkileyen aşk şarkılarını  ince bir hisle,  etkileyici  ama bağırmadan okuması, hareketli yapısı ve ilginç dansları dikkat çekmiş sanırım.  20 yaşında dünya çapında bir star olan bu adamın,  kırklı yaşlarına gelip yalnızlaştığında da çocukluğunu ve ilk ergenlik çağlarını şiddetle özlemesi şaşırtıcı değil.

Sonuçta her sanatçı gibi o da kendi yapıtlarıyla hatırlanacak.
Biliyorsunuz Michael Jackson Amerika'da çok daha büyük bir fan kitlesine sahipti.  ABD'nin temsil ettiği olumlu değerleri en iyi ve en masum şekilde,  hem de en popüler olacak şekilde anlatmış olması dikkat çekici özelliğidir.  Sevdiğim ve özel bulduğum bazı şarkılarını liste halinde toparlıyorum şimdilerde. Aşağıda bu listeden bazı alıntılar bulacaksınız.




MISCELLANEOUS

"Sadece 2 kez burun ameliyatı olduğunu, başka bir estetiği olmadığını"
doğalmış gibi davranarak söylemiş biri.

Psikolojik ruh halini yansıtan şaşırtıcı bir görseldir yandaki.




*  "İnsanlar bronzlaşmak için solaryuma gidiyor.  Burada bir endüstri akıyor, büyük büyük paralar... Ve insanlar beyazken siyah oluyor. Tüm bunlar sorun edilmezken ve doğal olarak gerçekleşirken  benim beyazlaşmam da..."   gibi bir cümle kurdu ki bu da enstantane kıvamında idi.
Bu kadar patalojik olduğuna inanamadım bir an.




* Çocukken ağaçlara tırmanmayı çok severmiş ama babası buna izin vermezmiş.  Kendisine "baba" olarak değil  ismiyle hitap etmelerini istermiş çocuklarından. Karşı konulmaz bir şekilde içimden ona "daddy"  demek isterdim  ama hiç diyemezdim,  gibi cümleler kurardı.

Bazı şeyler sadece psikiyatristinizle sizin aranızda  veya  yalnız sizde kalmalı.  Eğlence sektörü açısından önemli bir vurgu. İnsanlar acımaya başladıkları biriyle artık eğlenemezler.



* The Jacksons  grubunun,  Triumph  adlı insana korku veren, simgesel bir albüm kapağı vardır.  Sonracıma  Torture  (İşkence)  gibi ezoterik video klipleri de...


* Annesi  Yehova Şahidi  imiş.


* Michael Jackson  çok duyarlı yapısı olan,  ince biri (idi).
Ergenliğe girişinde kızların hoyratça bazı tavırlarıyla karşılaşmış sanırım.  Ki kızlar sosyal hayatta çizilen tablolardaki gibi incelikli ve kibar olmayabiliyorlar.  Kendi gözünde ise  "Bir çocuk işçi"  gibiydi sanki.  Yani çocukluğunu hiç yaşama fırsatı verilmemiş gibi anlatırdı kendisini.  İnsanların ellerinden tutup çocuklarını anaokuluna götürdüğü yaşlarda o stüdyolarda imiş bir yerde;  ilkokul çağlarında da turnelerde...
       Görüldüğü gibi,  kimseye nimetler altın tepsi içinde sunulmuyor. Bedelini ödüyorsun bir yerde.  Sonra yıllar geçip çok yalnız kaldığında, o bedeller ve nimetler depresyon olarak tekrar geri çıkartılıyor senden.



* 80'lerin çocuk-ergen ikonlarından Brooke Shields  ile özel bir arkadaşlıkları vardı.  Shields, ikisinin de çok ünlü ve çocuk yaşta şöhreti yakalamış olmalarının,  sevgiye açlıklarının  ve  tabiatlarındaki benzerliğin onları birbirlerine yakınaştırdığını söylerdi.
    (Foto:  Aralık 1984)


Yazmayacaktım ama...  (Bu blog başlığında amacım  "King of POP"a dair her bilgiyi paylaşmak değil elbette, zaten bu mümkün de değil.) Michael Jackson'ın Diana Ross'a büyük bir hayranlığı vardı. Güçlü ilham aldığı ve hep özel olarak kalbinde tuttuğu biri.
Yanda,  bir söyleşisinden bölüm.




* Dangerous  albümü konser turlarını Pepsi sponsorluğunda yapmıştı.
Sürekli reklamlardaydı. Özellikle Türkiye'ye gelme zamanlarında içimiz dışımız  Pepsi reklamları ile dolmuştu.
Bir yandan Claudia Schiffer'lı  Cindy Crawford'lı Pepsi reklamları, bir yandan Maykıllı... Yerle yeksan olmuştuk adeta!

Kampanya sözleşmesi bittikten sonra yaptığı bir röportajında,  
"Hayatı boyunca Pepsi'yi ilk ve son kez reklam filmleri çekilirken içtiğini"  söylemişti.  Sanatçılar sponsorların kuklası olmamalı tabe, yazık.

     (Bu arada albüm kapağının özgünlüğü ve yüklü sembolizme dikkat!)




* MJ  belli bir dönemden sonra sahne kıyafetleri ve giysilerinde askeri çizgileri fazlaca kullanmaya başladı.

Yanda, şimdinin Alzheimer hastası Reaganlar ile Beyaz Saray'da  (1984'te)...

(Resmin üzerine tıklayarak büyütebilirsiniz.)



* Henüz anaokul çağındaki küçük bir çocukken sahne ve ışıklar ile tanışan Michael Jackson,  15 yaşlarındayken söylediği şarkılar ile insanları  (ve bugün teknoloji sayesinde bu eski şarkıları dinleyebilen bizleri) duygulandırırken;  o yakışıklı, kendi halinde, çok yetenekli başarılı bireyin yerine neden  bembeyaz tenli ve inanılmaz yapay burunlu beyaz bir ucubeyi koydu?  Bunu kendi adıma hiçbir zaman anlayamayacağım.



*  İşte benim kendi zevkime göre öluşturduğum  MICHAEL JACKSON müzik listesi.  Linkler ayrı bir sekme halinde YouTube'a açılıyor.
(Ve maalesef bazı şarkılar telif sorunları yüzünden sürekli siliniyor)

  1. Thriller
  2. I Just Can't Stop Loving You
  3. One Day in Your Life   (Benim için özel bir şarkısıdır.  Ne yazık ki Türkiye'den YouTube izleyenlere sürekli copyright sorunları veren, mecburen bu çirkin videolara bizi hapseden bir oluşum var)
  4. Liberian Girl
  5. Gone too soon
  6. The Way You Make Me Feel
  7. Don't Stop Til You Get Enough   (MJ  "popun kralı"ydı  ama söylediği bazı şarkılar ve şarkı söyleme şekli ile pop tarzından uzaklara ulaşıyordu)
  8. Smooth Criminal   (Bad albümünden-1987)
  9. Stranger in Moskow  (1997)
  10. Billie Jean
  11. Dangerous
  12. In the Closet
    (Naomi Campbell  hiç yaşlanmayan bi kadın. Mesela bu videoda 21 yaşında,  ve hâlâ sanki aynı yaşta!
    Tabi bu klibin  Herb Ritts  gibi  "siyah-beyaz"  bir ikonun elinden çıktığını yeri gelmişken ekleyelim.)

  13. Will You Be There
  14. Leave Me Alone
  15. Michael Jackson & Paul Mccartney  -  Say Say Say
    Yıllar sonra  (2006'da)  bu parçayı Hi-Tack grubu cover'ladı  (bkz). Arada kalmış bu şarkıyı da böylece keşfettim.  Orijinali ise Michael'ın en kendi halinde olduğu klip.
  16. Human Nature
  17. Beat It
  18. Kafadan bir MJ karması - Tribute
Ve bonus olarak:   We are the World  klibi  :)




NOTLAR:   Yazıdaki alıntılarda geçen imla düzenlemeleri bana aittir.
Ve Wikipedia çok faideli bir kaynak  :)
MJ hakkında yazılmış bir iki yazı da bonus olarak gelsin:
1)  "Ölümünün tam zamanıydı"   Yıldırım Türker, 12/07/2009, Radikal İki
2)  "Jackson'ın dünyaya sunacak kendi ölümü kalmıştı sadece"   Neslihan Acu, Medyatava.


History,  Scream

8 Temmuz 2009 Çarşamba

 Türkiye'deki temel sorun ne?


30lu yaşlarımdayım.
Kendimi bildim bileli içinde doğduğum ülkede benzer sorunlar var. Siyasetinde de,  toplum hayatında da...

Geçtiğimiz kendi sıradan vatandaş günlerimde epey gergin zamanlardan geçtim yine...  Zamanlamam berbattır,  hatta artık Zaman'la aramızda en başından beri gizli bir savaş olduğunu görebiliyorum.  Bu savaşın dönüm noktasına  "$ans"  diyorlar.
Yani demem o ki:  Doğru şeyler doğru zamanda mı karşına çıkıyor? Sonra sen hayatındaki riskleri ne kadar fırsata dönüştürebiliyorsun? Onlara bakacaksın.

Benim hayatımdaysa en kritik anlarda illa bir şey çıkıyor.  "Şey" dediğim de genelde doğa felaketinden farksız oluşumlar...  Ya ben kendi kendime bir yarayı kanlandırıp bir şey icat ediyorum  ya da  hooop diye dışarıdan beklenmedik saçma sapan şeyler çıkageliyor.

Konuya pat diye giricem zira başka türlü nasıl girilir hiç bilmiyorum.
TÜRKİYE'DE  ŞİKAYET MEKANİZMASI  ÇA-LIŞ-MI-YOR!
Buyrun buradan yakın. Bu ülkenin her alanında şikayet ve denetim mekanizması tı-ka-lı!

Bir takım kurallar, kanunlar ve düzenlemeler yapılıyor;  teknolojik gelişmeler sağlanıyor;  ISO'lar, kalite belgeleri havada uçuşuyor.
Peki işler nasıl gidiyor?  Koyulan kurallar işliyor mu?
Orasını sorma gitsin!  Zira önemli olan hep KILIF!
Yani alavere dalevere / Al gülüm ver gülüm!
Denetim yok;  olanı da sağlıklı değil.


Ha neden denetim yok?  Orası da başlıbaşına büyük bir konu.
Mesela bazen bir bakıyorsunuz,  tepedeki denetleyen ile alttaki denetlenen arasında tuhaf göbek bağları var.  Alttaki hak ettiği cezayı yerse,  üstündekinin bildiği açıklarını ifşa etmesi endişesine karşı
idare etme metodu ve denge politikası gene günü kurtarıyor.

YÖK gibi kurumlar üniversitelerdeki eğitimi denetleyip yönlendirecekti sözde.  Oysa amaç bilim-dışı ne varsa ona gönül salmak imiş!
Daha önce de yazmıştım:  Türkiye'de haddinden fazla siyaset var.
Hep bir hakim olma mücadelesi,  tahakküm yarışı sürmekte.


Üstüne üstlük Türkiye'de bir balık hafıza durumu var ki balıkları bile utandırır.  Muhtemelen boktan bir medyanın olması,  yapay bir modernleşme hareketi  ve  kimlik sorunumuz olmasından kaynaklanabilir.  Şu günlerde de,  ne kadar zamanı ve değişimleri anlamakta zorlanan insan varsa,  tek bildikleri itici güç  AKP'yi kötülemek.
Kardeşim, AKP'nin tarihi belli... AKP'den önce sanki başka bir şey mi vardı?  En fazla ülkeyi soyanların isimleri ve tarafları değişti.

Temelde hiçbir şeye eleştiri getirmeyip, bir bütünlük sergileyemeyip, hiç bir önerisi ve inşa planı olmayıp,  hatta hiç böyle bir derdi olmayıp laf olsun diye çeneyle AKP'yi devirmeye çalışanlar var ki;  bu iş çeneye baksaydı AKP'nin adının çoktan tarihten silinmiş olması gerekirdi.
Ancak artık ben sıkıldım, yoruldum. Gerçekten yoruldum.  CHP-AKP tartışması ve didişmesi muhabbetine şahit olmaktan sıkıldım. CHP'lilerin göt kalkıklığından ve köhneliğinden sıkıldım.  (Unutmayın, "Halkımız cahil!"  diyenler onlar.)


Nisan ayında  Türklerde Çene İshali  başlığı ile bir yazı yazmıştım.
Dönüp dönüp o betimleme geldi aklıma bu hafta.
Laf olsun diye zırvalayan insanlarız,  muhtemelen ben dahil.
Zaten böyle bir sirk içerisinde yaşayıp da etkilenmemek mümkün değil.

Baksanıza:
  • Başbakan çıkıyor,  kaç tane çocuk peydahlamamız gerektiği konusunda engin görüşlerini bizlerle paylaşıyor;

  • Belediye başkanı çıkıyor,  su kesintisi olduğu zamanlarda nasıl abdest alacağımızı ayrıntılı olarak anlatıyor;  (Kovayı nereye koymamız gerektiğine kadar);

  • Süren ciddi bir davada yargılanan zanlı hakkında Genelkurmay Başkanı çıkıyor,  "İyi çocuktur"  diyor;

  • Bir rektör çıkıyor;  "Gerekirse 45 bin daha, 100 bin daha şehit verir;  Kıbrıs'ı da alırız, Yunanistan'ı da..." diyor.
  • Yani diyor da diyor...  (*)

Biz de sade vatandaş olarak sanıyoruz ki bunlar  BÜYÜK ADAMLAR.
Peki soru:  Bu büyük adamlar kendi sınırlarını bilmiyorlar mı?  Nerede ne konuşacaklarını mesela?
Görünüşe göre hayır.
Herkes kendi mevzusu dışına o kadar taşıyor ki,  kendi asıl mevzusu havada kalıyor.  Bir de böyle bir sorun var burada.


Popüler kültür  ortamımıza bakın.
Hala daha  "Mağaradan geldim!"  diye ağlanan bir İbo!
Ne kadar sinemayla uğraşan kadın varsa, silme hepsinin röportajında "Kamera karşısında öpüşmem sevişmem!"  saçmalığı vardı bir ara!
Ne sanıyor acaba bu insanlar?  Sinema sadece öpüşme, sevişme yeri mi?  En büyük korkuları öpüşmek-sevişmek mi yoksa?
Ama işte "Dervişin fikri neyse zikri de odur" misali...  Bir sevişmedir gidiyor boyna.  Bir mantıksızlık, bir çene ishali deryası!

Bir de insani ve saf duyguların heba edilmesi hali var tabii. Mesela merhamet.
Merhamet, Türk toplumundaki en insani duygudur. Ancak ne hikmetse merhamet ettiğin ne kadar insan varsa,  gelip günün birinde tepene bindikleri bir yer aynı zamanda burası.  Bu ülkenin inanç sisteminden ciddi biçimde şüphe duyuyorum artık ben,  hatta artık şüphem filan kalmadı,  her şey çok net.  En çok merhamet dilenenler,  en ezikler;  bir bakıyorsun ki meğer yılanın başıymış!

Ama işte o damar çok güçlü olduğundan ve prim yaptığından, herkeste bir ezik edebiyatı!
İlginç olansa,  en ezik olanlar ve en çok başını öne eğenlerin;  taht-makam sahibi olduklarında başımıza en çok ezen kesilmeleri.
Fırça atmak, adam rencide etmek için birbirleriyle yarışmaları...
Bunun en son örneği  "kot pantalon giydi diye seminerde mühendis fırçalayan Çorum Valisi" olayı idi.  İnsan olmak, insana saygı duymak ile aralarında bir savaş var sanki bu adamların.
Ve bu ülkede kafasını deve kuşları gibi toprağa gömmeden,  kalbini ruhunu kapatmadan ve kirletmeden yoluna devam eden herkes farkında ki;  her kapının arkasından, her koltuğun üstünden bir Çorum Valisi'nin fırlayıp gelme ihtimali var buralarda.

Ömrü hayatında bütün ilköğretimlerin sabahlarındaki  Andımız'larda, "Büyüğünü sayıp küçüğünü sevmiş"  bir toplumun ferdi olarak hepimiz biliyoruz ki;  aslında bu ülkede ne çocuğa çocuk gibi davranılır,  ne gence genç gibi... Kadına da kadın gibi davranılmaz. En fazla "Kafasını kapatmalı mıdır,  kapatmamalı mıdır?"  Seçim hakkını tartıştığın bir varlık olarak hayatını sürdürür bu toplumda kadın.

Bunlar uzun konular. Yazmakla bitmez.


Şans: Zamanla aramızdaki gizli savaşın ganimeti.
(*) Sırasıyla:   RTE,  Melih Gökçek,  Yaşar Büyükanıt,  Kemal Alemdaroğlu

5 Temmuz 2009 Pazar

 Transformers 2: Revenge of the Fallen

Bir Hollywood Kritiği

Geçtiğimiz hafta Ankara Panora sinemalarında izlediğim bir filmdi.
İçerisinde robotlar, insanlar, genç bayanlar, askerler, Megan Fox filan var...  Megan Fox'u ayrı yazdım, onun ne olduğu pek belli olmuyor zira.

Serinin ilk filmi Transformers'ı izlemiş olanlar, bu filmdeki olayları daha iyi anlar. "Küp ne?, okyanusun dibinde yatan kim?, neden sürekli gözetim altında tutuluyor?, Autobotlar kim, Decepticonlar kim?" vs...


Serinin bu ikinci filmde,  ilkindeki kadro neredeyse aynen korunmuş. Ancak bu kadar olur yani!  Bir tek  Isabel Lucas  gibi genç bir sarışın eklemlenmiş yapıya,  o kadar!



Kısacası film güzeldi, hoştu. Gelelim sadede:



>>> Robotların özellikle dövüş sahneleri oldukça iyi tasarlanmış.  Amerikalılar işin teknik yanını güzel beceriyorlar.

>>> Hollywood sinema sektörü,  aşkı fazlasıyla matematize ediyor bence. Yani neredeyse gramajına kadar!
'Aşk'  dedikleri şey ise her zaman kapitalizmi besleyecek şekilde oluyor nedense,  herhangi bir derinleşme yok.
Her gişeye oynayan macera filminde illaki aksiyon, güzel bayan/bayanlar, albenili çekici yanıyla cinsellik ve bir komedi unsuru...
Bunların arasındaki oran ve formülasyon hep aynı.  Hiç şaşmıyor maşallah!

>>> İllaki Amerikan askerleri  Dünya'yı son anda yok olmaktan  ve kötülerden/kötü güçlerden kurtarıyor.  Dünyadaki bütün bilimsel gelişmeler gibi,  egemen sinema sektörü olan Hollywood da  Amerikan Askeriyesinin bi taraflarını kaldırmaya hizmet ediyor.  Adamlar bu filmlerdeki askerler için bile o kadar ayarında bir formülasyon geliştirmiş ki,  (yakışıklı ve sadık üst rütbeli asker, iyi kalpli güçlü ve sabırlı zenci er;  çalışkan, itaatkar, esprili ekip vs...)  göze batmadan film akıp gidiyor.

>>> "Uzaylılar,  uzaylıların dünyayı istilası,  uzaylıların bazıları ile ABD'nin işbirliğine girmesi"  konuları fazlaca işlenmeye başladı.


>>> Çoğu aksiyon ve macera filminde olduğu gibi, bu filmde de aksiyon sahnelerinde mantık yok. Zira basit Fizik kuralları ve çekim yasaları hiçe sayılıyor. Aslında tam da bu mantıksızlık heyecan veriyor belki de insanlara.
İki genç aşık var mesela filmde, saatlerce çöllerde düşe kalka koşturuyorlar; peşlerinde onları ham yapacak dev muhteşem robotlar! Oysa hanım kızımızın (Megan Fox oluyor bu), kıçına giydiği beyaz pantolonunda son dakkaya kadar zerre toz yok!

İşin ilginci her iki filmin sonunda da pür makyaj, çiziksiz, sıyrıksız aksiyon işini hallediyor bu iki sevgili.

Bir adam var mesela,  Mısır piramitlerinden birine tırmanıyor,  hem de tam yapı bombalanırken!
Sonuç:  Tabii ki sıfır sıyrık ve hasarsız elbiseler!  O kadar süfer insanlar yani bu Amerikalılar!  (yersen)

>>> Reklam almanın da bir adabı olmalı bence.  Film içine reklam almanın bokunu çıkarmışlar adeta.

Bizler ülkemizde ilkin  Mustafa Sandal'ın  'Araba'  şarkısının klibinde görmüştük film içi reklam almayı.  O zaman hoş bulmuştum ama her şey kararında güzel.  Şimdi bir de alıcı gözüyle bakın şu yukarıdaki sarışın kızın fotosuna  ve  bir de elindeki kitaba.


>>> Gören de sanır ki,  üniversiteler birbirinden güzel ve her an vermeye hazır kızlarla dolu olan tatil mekanları.  Bizde de böyle salak gençlik filmleri, dizileri oluyor.  İlişkilerde derinleşme ve sabrın azalmasıyla tutuyor sanırım,  gene de bir yere kadar.

>>> Filmin Orijinal ismi  Türkçe'ye  "Yenilenlerin İntikamı"  olarak çevrilmiş.  Mot a mot çevirisi  "Düşenlerin İntikamı"  olmalıydı...
Tabii  "Fallen Angels"  kavramını bilmek,  bu tarz dini ifadeler ile neyin kast edildiğini anlamak açısından faydalı.



>>> Filme gelen kız yorumları:

Film süper!
Çok tuttum kızlar!
Sarı robot (Bee) çok şirin yaa!  :)

"Bumblebee".........


4 Temmuz 2009 Cumartesi

 Aramıza Yollar

Bir süredir bloguma fazla yazmıyorum. Sanki bir soğukluk girdi yazı ile arama... Oysa en çok yazılacak,  en çok anlatılacak,  en çok ihtiyaç duyacağım bir dönemden geçiyorum.  Ve gergin olaylar yaşıyorum.

Yazmayı düşündüğüm çok konu var.  Mesela "Kot pantolon giymiş diye mühendisi olaylı şekilde salondan kovan Çorum Valisi ve benzerlerinin hâlet-i ruhiyesi"ni mi yazsam,  "korozyon yazıları"na mı devam etsem, "toplumdaki çatlaklar"dan mı bahsetsem,  yoksa "Sinema" mı?...
Yok, değil.  Şu an duygularım  Müzikten yana  ağır basıyor.
Zaman zaman beynimin arka fonunda çalan özel bir parçadan bahsetmek istiyorum bugün:



http://www.youtube.com/watch?v=UzX4esO85X0



Aramıza Yollar  ve  Işın Karaca
«Aramıza yollar,  yabancı kollar,  zor yıllar girdi
Ümitlerimi,  ah (saf) sevinçlerimi derken seni kaybettim
...
Dinleme yüreğim kendini.
Kalk,  son bir kara trene bin!
Ne sevdayı gördün her durakta...
Hiç düşünme in!
»

Sözler Sezen Aksu'ya ait.  (Beste de.)
Damar bir şarkı,  ama pop tarzında.  Gizli bir ses,  gizli bir şarkı.

Fatih Erkoç'tan "Penceremden gökyüzüne"  gibi, sonra Hümeyra'nın bazı şarkıları,  sözleri Aysel Gürel'e ait olan  "Bir İstanbul hatırası", "Gölge çiçeği", ..., (Eurovision ödüllü)  Şebnem Paker'den "Geceler", Sezen Aksu'dan  "Deli Kızın Türküsü",  Nazan Öncel'den  "Eveleme Develeme Bitti"  gibi bazı pek keşfedilmemiş  (veya az keşfedilmiş) kimi şarkılar vardır Türkçe Pop'ta...  İşte bu da öyle bir şarkı.

Dibe vurduğunuz anlarda aniden arka fonda çalmaya başlayabiliyor.
Hakkında  YouTube'da biri demiş ki  "Bazen insan baştan sonunu hisseder ama bile bile yaşar. Taa ki umutları ölene kadar."


Ama şarkının klibi kötü!  :P
Böyle bir şarkı  ve  Toprak Sergen!
(Yorumsuz)


28 Haziran 2009 Pazar

 Gündemdekiler  (Haziran 2009)

.
Haziran ayında Türkiye gündeminde en çok konuşulan olay,  Taraf gazetesinin ortaya çıkardığı  AKP ve Gülen'i Bitirme Planı veya diğer adıyla  İrticayla Mücadele Belgesi  idi.


Global anlamda en çok ses getiren olaysa Michael Jackson'ın ani ölümü oldu.
(25 Haziran 2009)

Ölümüyle kendi içimizdeki acımasızlıkla bir anlık yüzleşmemizi de sağlayan bu adam, hafızasında 80'leri canlı olarak barındıran ben ve nesildaşlarım için,  80'lerin artık iyice uzağımızda olduğunu ve giderek yaşlandığımızı gidişi ile beraberinde bir kez daha hissettirdi.


Henüz anaokul çağındaki küçük bir çocukken sahne ve ışıklar ile tanışan Michael Jackson, 15 yaşlarındayken söylediği şarkılar ile insanları (ve bugün teknoloji sayesinde bizleri) eğlendirip ağlatırken; o yakışıklı veya kendi halinde çok yetenekli-başarılı bireyin yerine neden bembeyaz tenli ve inanılmaz yapay burunlu beyaz bir ucubeyi koydu?  Bunu kendi adıma hiç anlayamayacağım sanırım.

Ve bütün büyüklerde belli bir zamandan sonra böyle bir yalnızlaşma, tanrılaşma, kısaca gerçeklikten kopuş gerçekleşiyor galiba...  Buna çevredeki yandalakçılar ve koruma çemberi de eklenince, işte böyle albüm kapakları kalıyor geriye.



Devam edelim.
Son zamanlarda Deniz Feneri davası ve yolsuzluk üzerine gündemde epey adı anılan  Zahid Akman'ın,  RTÜK/KÜTÜK koltuğuna yapışma halini söylemiştik zaten...  (bkz)


Daha önce AKP'yi kapatma davasını başlatan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı  Abdurrahman Yalçınkaya'nın "Ekonomi, laikliğin önüne geçiyor"  uyarısından da bahsetmiştik...  (bkz)



Türk hukukunun kararı:
"Mardin Kızıltepe'de  gecenin karanlığında katledilen  12 yaşındaki
Uğur Kaymaz'ı  vuran polislerin kabahati yoktur.




İran  ve  seçimler
Sınır komşumuz İran seçimlerden sonra iyice karıştı.  Kanlı olaylar ve gösteriler devam ediyor.

İran fazla bildiğim bir ülke değil. Ama dışarıdan baktığımda gittikçe beni şaşırtan bir ülke. Uzun yıllardır İslami rejim ve molla uygulaması olmasına rağmen;  bünyesinden  periyodik
olarak  Salman Rüşdi  gibi isimleri çıkarabilen,  aydın gücü yüksek  köklü bir kültür.  Perslerin son yıllarda bilimsel alanda yaptıklarının  (uzaya uydu fırlatmak,  nükleer çalışmalar,  tıptaki başarılı isimler vb)  yanı sıra  İran Sineması 90'lardan beri etkileyici örnekler sunuyor,  özgün işler çıkartıyor.  Tüm bu çalışmalar  Avrupa ve Dünya'da kendine bir yer bulmuş durumda.

Bizde ise hâlâ ezberlenmiş kalıplar:  "Türkiye asla İran olmayacak!"
Hayır tabi ki olmayacak ama istese de olamaz zaten.  Her kültürün ayrı bir yeri var.  Kendini hamasi duygularla hep başkalarından üstün görme,  diğerini küçümseme üzerine inşa edilmiş  gecikmiş Türk Milliyetçiliği ucubesinin sancılarını çekmeye devam ediyoruz.  Buna "Kelaynak milliyetçiliği" diyen de var.  Bu arada hatırlamak gerekir ki  toplum olarak 600 yıl boyunca  resmi dilimiz,  Farsça-Arapça-Türkçe  karışımı olan  Osmanlıca  idi. Anlayana...



Aşağıdaki haberi  bir medya sitesi olan  Medyatava'da  okumuştum:

"Hrant Dink'in  katil zanlısı için 20 yıl ceza istenirken,  Dink Cinayeti ve İstihbarat Yalanları  adlı kitabı sebebiyle  gazeteci Nedim Şener hakkında toplamda 28 yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı."



İrticayla Mücadele Belgesi  yalanlandı
Ayrıntısına girmek istemiyorum. Zira ne benim görevim ne de merak eden var. Herkes salt dünya görüşüne göre siyasi tarafını belirliyor bu ülkede. Kimsenin gerçekleri merak ettiği yok. Ve alışık olduğumuz şekilde, üniformalılar siyasete direkt karışmaya devam ediyor.
O nedenledir ki ülkemiz gündeminde TSK'nın olmadığı tek bir haftamız dahi yok. Yargılanan Albay Çiçek'in sivil mahkemede attığı imzanın bile sahte olduğu tespit edilmişken, hazırladığı iddia edilen belgenin aslında sahte olduğu pompalanıyor şimdilerde...


CHP  adına bu olaylar sonrası  Deniz Baykal  önce çıkıp   "Eğer bu belge doğruysa  İlker Başbuğ  görevinden istifa etmelidir"  dedi.  Birkaç gün sonrasındaysa,  askeri yetkililerden bile daha çok Askeriye sözcülüğüne soyundu  ve  "Belge sahtedir"  buyurdu.  En son olarak da  "Yargıyı mıncıklamayın"  demiş.

O değil de...  Beni asıl şaşırtan mevzu,  ÇELİŞKİ'ler'de de değindiğim gibi; "Kendini solcu ve ilerici gören Kemalistlerin, donuk bir düşünce yapısına sahip olması... Hâlâ daha "ERGENEKON diye bir şey yoktur"  noktasında olmaları. Ülkeyi yobazlaşmadan korumada bildikleri  ve  güvendikleri tek yöntemin 'ORDU VE ASKERİYE'  olması".

Kemalistlerin sorunu miskinlik ve fantazi bolluğu bence.  Hal böyle olunca da işte Refah Partisi gidiyor yerine Fazilet geliyor,  o gidiyor AKP geliyor.  O da gitse yerine gelen bir eşdeğeri,  hatta daha beteri bulunur.  Zira bu sakat mantığın çatırdamaması ve mağlup olmaması mümkün değil.




Mayıs sonlarında Antalya'daki bir otelin şaşalı açılış haberleri Haziran ayına da taştı.
Azeri asıllı Rus işadamı Telman İsmailov tarafından Kundu'da yaptırılan beş yıldızlı Mardan Palace Oteli,  Hollywood ünlülerinin katılımıyla açıldı.  "Akdeniz'in en lüks oteli" sloganıyla hizmete açılan otelin gala gecesine  Mariah Carey, Monica Belluci, Sharon Stone, Seal, Tom Jones, Paris Hilton ve Richard Gere  gibi ünlüler katılmış.

EDIT:   2017 Aralık itibariyle  Mardan Palace Hotel'in işletmecisi iflas etti.
Böyle olacağını ilk günden demiştim,  şaşılacak durum değil.



Bu başlığa,  unuttuğumu fark ettiğim şeyleri aklıma geldikçe eklemeyi düşünüyorum.  Son olarak,  Jackson'un  "Thriller"  haricinde en sevdiğim parçalarından birinin videosunu yerleştiriyorum.  Ses pek iyi değil ama aradığım görüntüler bunda vardı.


http://www.youtube.com/watch?v=o0R6jmENNeQ

23 Haziran 2009 Salı

 Sağlık


Aslında bugün çok başka bir konu hakkında yazmayı düşünüyordum ama hayat işte... Beklenmedik bir şekilde, ani olarak diz kapağımın arkasından giren bir krampla sarsıldım.  Sanırım  bir kas rahatsızlığı
ya da kronik romatizmanın bir başka oyunu. Nadiren olan bu hal düzenlileşmeye başladı. Her kramp sancısı 15 dakikayı bulmaya ve ertesi gün damarların sertleştiği ilgili ayağı hareket ettirememeye veya olduğun yerden fazla uzaklaşamamaya...

Böyle ani  ACI  anlarında, insan hiç olmadığı kadar kendi yalnızlığı ve çaresizliği ile yüzleşiyor. Benim gibi çocukluğunda şiddetli ateşli hastalıklar geçirmiş biri için bu hastalıklı bedenlerimiz Tanrı'ya isyan nedeni. Sanırım o kadar itaatkar değilim veya olamıyorum.
Kendi seçmediğimiz bedenlerimizin, ne olduğunu anlayamadığımız dertleriyle uğraşırken bazen böyle yaşam-ölüm sınırına yanaştığımız olabiliyor.  Ve özgürlüğümüzün önündeki en büyük engel olan maddi bedenlerimiz:  Yaşamak zorunda olduğumuz F-tipi hücreler.

O  acıdan  beynin ve tüm sinirlerin zonklaması anında, yaş ilerlemesiyle edindiğim tek şey,  Sağlık ve Zaman'ın aslında ne kadar değerli olduğunu anlamak oldu.  Ve tabii geçmişte burun kıvırdığım bir diğer şey:  ŞÜKÜR.  Aslında sadece iki ayak üzerinde sağlam ve dengeli durabilmemiz bile başlı başına bir saadet! Bunu başarmak gerçek bir tatmin mevzusu:  Bugün bunu anladım.

Bizleri üzen, mutsuz eden, sanki yaşam enerjimizi sömüren; benmerkezci (bencil), ilgisiz, duyarsız; ikili oynayan insanlar, maskeliler, ezik ruhlar; cimriler, hesapçılar, kariyeristler  ve  kah aşağılık kompleksli  kah kibri boyundan büyük makam sahibi insanlarla çevriliyken;  bazen fazlaca karamsarlaşıp kinle dolabiliyoruz.
Böyle sarsıntılı sınır anlarında  değerli ile değersiz arasındaki farkı daha iyi anlıyor insan,  yaşam nefesine daha çok sahip çıkıyor.


(bkz: Sağlık mı?)

20 Haziran 2009 Cumartesi

 ERGENEKON,  Mavi Akım  ve  Kamer GENÇ


İlk bakışta "Ne alaka?" gibi durabilir bu üçü. Bence alakalı ve benim kişisel olarak aralarında bağ kurduğum bir üçlü. Özellikle son bir kaç yıldır yükselen 'darbe' ve 'Ergenekon' patırtısına bir de 'enerji sorunu' eklenince; bunu burada kişisel eklentilerle beraber paylaşmak istedim.

Üniversitede eve çıktığım yıllar,  bir de  İzmit-Gölcük merkezli  büyük
99 depremleri ile birleşince,  geceleri fazlaca televizyon izlemeye başlamıştım.  Zaten ezeli uyku sorunları olan  ve  gece yaşayan biri olarak o dönem en çok izlediğim kanal  TBMM TV  oldu desem yalan olmaz.  İlk bakışta sıkıcı/tuhaf gelebilir ama o dönem Kamer Genç ve bazı nev-i şahsına münhasır şahsiyetler Meclis'teydi.  Tam  "çiçek sulama"  zamanlarıydı,  mizah açısından ortam oldukça tatmin vericiydi.

Neyse... İşte o günlerde Meclis'te uzun uzun tartışılan bir konuydu bu "Mavi Akım Doğalgaz Projesi".   O dönemin Refah-Fazilet Partili milletvekili konuşmacıları ve DYP'nin nev-i şahsına münhasır seçilmişi Kamer Genç  bu projeye karşı çıkıyor,  (âmiyâne tabirle) kazıklandığımızı,  Dünya'nın en pahalı doğalgazını satın aldığımızı, çevre kirliliği  ve  temiz-rahat ısınma gibi nedenlerle bir yandan halkı doğalgaza teşvik ederken  bir yandan da vatandaşça ödenemeyecek yüksek ücretler talep edildiği gibi şeyler...



Tabi biliyorsunuz bizde Meclis konuşmaları laf olsun diye yapılır. "Kabul edenler/Kabul etmeyenler" denir ve o ceylan derisi koltuklarda oturan herkes, (milletvekili oluyor bunlar) partisinin tarafına göre el kaldırır/indirir.


Velhasıl,  iktidardaki koalisyonun bastırmasıyla,  Rus  GAZPROM  ve
bir İtalyan şirket ortaklığıyla kurulacak  Mavi Akım Projesi  Meclis'ten geçti.  (Ecevit-Yılmaz-Bahçeli koalisyon yılları)
İşin ilginci;  Meclis'te bu kadar patırtılı-eğlenceli,  kafadan bardak boşaltmalı, bel altından vurmalı, bol kahkahalı,  hem izlenesi hem dinlenesi o dönemki muhalefete  Türk Medyası ve etkin güç olarak Doğan Medyası neredeyse hiç yer vermedi.  TBMM TV'yi izlemiyor olsam benim bu olaylardan zerre haberim olmazdı mesela.


O dönemin Enerji Bakanı  Cumhur Ersümer  idi.  Yakışıklı bir adamdı bence.
 (Şişman ve köylü görünümlü birinin bana yakışıklı gelmesini şaşırtıcı bulmuşumdur hep.)
Yıllar sonra bu adam,  Mesut Yılmaz  ile beraber  Yüce Divan'a mı sevkedilmeye çalışıldı ne?  Dolandırıcılıktan ve Mavi Akım'la devleti zarara uğratmaktan.

Peki Kamer Genç'e ne oldu?
Bir "çiçek sulama" olayı oldu,  Levent Kırca'ya iyi malzeme çıktı.
Kamer Genç sayesinde mal, mülk, yat, kat, yalı sahibi oldu Kırca.
Sonradan Kamer Genç hangi mekana gitse  arkasında sarışın bir 'verici' biter oldu...  Reha Muhtar Haberciliği;  magazin sululuğu ve sırıtışında kendisine sordu:  "Neden hep size oluyor/sizi buluyor bunlar?"
Tabii  kem kümledi Kamer Genç,  ne desin?
"Mavi Akım gibi enerji merkezli çıkışlarım,  bazı çevreler ve medyada rahatsızlık ..."  diye başlayan cümleler kurmaya başladığında kimse adama inanmadı elbette,  herkes pis pis sırıttı.

Amma velakin öyle oldu  böyle oldu.  Sonuçta:

* Dünya'nın en pahalı doğalgazını alıyoruz.
* Yakın çevremizde çok fazla doğalgaz ve petrol kaynağı var.
* Amerika ve Rusya  buralara ve enerji kaynaklarına sahip olmak için staratejiler geliştiriyor.
* Türkiye'den doğalgaz boru hatlarının geçmesini istemeyen güçler, Türkiye'deki terör ve yıpratıcı güçlere destek vererek arazinin güvenilirliğini kırıyor.
* Zamanında,  terörün sürekli kılınması sayesinde kurulan  OHAL güvenlik perdesi arkasında,  Güneydoğu'da nasıl bir kaçakçılık ve uyuşturucu trafiğinin hortladığını gördük.  Ergenekon gibi güçlü bir yapılanma,  bu kadar büyük paraların aktığı enerji mevzularının da çok uzağında olamaz.
* Susurluk ve Ergenekon sanığı  Veli Küçük'ün  Azerbeycan ile ilişkilerinin görünen yüzü ortada.


Daha önce de yazmıştım.  Günümüz Kemalistleri ile Fetocular arasında büyük benzeşmeler var.  Her iki grup da icazetle hareket ediyor. Birileri yularlarını ne tarafa çekse  o yana meylediyorlar.
"AKP ülkeyi satıyor"  diyenler,  aslında sadece paranın aktığı yeni çevreye tepki gösteriyor.

Bu konuda arama yaparken, yeni yapılmış bir röportaja da denk geldim.  Ayrıntısına girmek isteyen için vereyim.


Meraklısına:  (bkz:  Vikipedi'de  Mavi Akım)

Sedat Laçiner:  'Boru hatları olan ülke bölünmez'


"Rus devi Gazprom'un tek hedefi, Türkiye'ye daha çok gaz satmak ve boru hatlarını kontrol etmektir."

"Eğer 10 milyar doları  sadece boru hattı döşemeye ayırıyorsanız,
100 milyon dolarını da adam satın almaya harcayabilirsiniz.
Bu durumda  bir iki milyon dolara satın alamayacağınız insan sayısı çok azalır.  Eğer bir de o şahsın kumar borcu, sevgilisi, kaçak ilişkileri falan varsa;  bir bakanı, bürokratı, genel müdürü çok daha kolay ayarlıyorsunuz.  İşte o zaman bunlar öyle imzalar atıyorlar ki,  ülke bunun bedelini uzun yıllar çok ağır ödüyor.  Bunu pek çok ülke yaşadı. Türkiye’de de eğer bugün enerji fiyatları pahalıysa, bu, 10-12 yıl önce imzalanmış olan kötü anlaşmalardan ötürüdür.
"