6 Kasım 2009 Cuma

 Üç vakte kadar...

Ekim ayına şöyle bir geri dönüp bakınca,  eksik kalan epey şeyler olmuş galiba...  Ekim 2009  Kısa Kısa'ya ek olarak bir Gündemdekiler toparlaması daha yapıyorum.  Üç vakte kadar buradayım.
(Bu da böyle ilginç bir blog işte!)


Edit:  Kaç gündür inanılmaz bir Gündemdekiler yazısı hazırlıyordum ki... İnanılmaz bir salaklıkla farkında olmadan yanlışlıkla yazdıklarımı silmişim!
Sistem de 1-2 dakika aralıkla otomatik olarak kayıt yaptığından,  belgenin son hali maalesef bomboş bir sayfa gözüküyor şu anda!
Ekim ayında çok çok önemli şeyler olmuştu oysa,  büyük bir boşluk oluşacak ama maalesef durum bu  :(

2 Kasım 2009 Pazartesi

KANAL-İ-ZASYON


Yaklaşık 1 buçuk saatlik bir yeni dönem sinema filmi.
Yönetmen + Senarist: Alper Mestçi.

Başrollerdeki oyuncuları afişten de az çok seçebilirsiniz.  (Okan Bayülgen & Hakan Yılmaz)

Erol Günaydın, Rasim Öztekin, Serhat Özcan, Orhan Aydın gibi tanınmış oyuncular ise yan rollerde.
Hakkı Devrim, Ahmet Çakar, Sadettin Teksoy, Metin Uca gibi isimler de sürpriz rollerde yer almış.


Geçen gün büyük bir salonda izledim ve eğlendim ben şahsen.
Shockhaber'den Zaga'ya, ordan Şahan Gökbakar'ın tv skeçlerine kadar şimdiye dek içinde yönetmen-senarist olarak bulunduğu işlerde dile getirdiği şeyleri, biraz daha farklı bir tema ve değişik unsurlarla sinemaya aktarmış Alper Mestçi. İlk başta (filmin başında) Okan Bayülgen'in sırıttığını ve neden kadroya en tepeden alındığını anlamasam da, sonradan canlandırdığı İmdat tipine uygun davranan "fakir bir deli"  olduğunu anladım.  Güzeldi.  Bir Türk filmiydi.

Televizyon eleştirisi odağında ürettiği  Hayvanım olur musun?,  Kim 500 tokat ister?  ve  Sarı Bıyık ile Haber Bülteni  gibi buluşlar sırıtmamış ve toparlamayı bilmiş bence. Filmin sonuna doğru İmdat'ın hapishane günleri ve televizyon ile ilgili yorumu, ertesinde de bir sinema sitesindeki izleyici görüşü ile bu nadide sinema yorumumu noktalayayım:
"İçerde düşündüm de... 50 kişi, tam 50 kişi  buna bööle bakarken içerde olduğunu unutuyo.  Acaba dedim, dışardakiler de buna bakarken dışarda olduklarını mı unutuyo?"

"Ben sinemaseverim" diyen herkesin bu filmde seveceği birşeyler var bence, sadece nasıl baktığınızla alakalı... Aslolan ne kadar az veya ne kadar çok güldüğün değil zaten bu filmde (komedi anlayışı insandan insana değişir), benim Kanal-i-zasyon'da en çok takdir ettiğim şey Türk sinemasında komedi adına bir ilki başarmış olması.  Bu film "komedi" olarak tanımlansa da ve içinde ağırlıklı olarak komedi unsurları olsa da,  bence yapılış amacı ve türü farklı.  Şöyle ki bu film  "öyle bir komedi filmi yapalım ki herkes sinemada gülsün gişede parayı kaldıralım" mantığından ziyade, "insanlara televizyonda nasıl saçma sapan şeylere güldüklerini gösterelim" amacıyla yapılmış bir film yani bir eleştiri filmi! İnsanın kendi kendisine, kendi saçmalıklarına gülmesini sağlamak,  ayna tutmak bir nevi amacı.
...
Adamlar (senarist ve yönetmen)  medya eleştirisi gibi bir konuyu ele alıp onu bir sinema filminin içine adapte etmişler. Bir sürü tv programı var filmin içinde. Onlar için özel dekorlar, logolar, müzikler filan hazırlamışlar; hiçbiri de skeç gibi durmuyor, gerçeğinin ta kendisi gibi  ama bir yandan da mizahi bakış sağlanmış vesaire vesaire... Böyle bakıldığında çok zor bir işin altına girmiş zaten film!  Büyük ölçüde de başarmış bence.
...
Haa daha iyi olamaz mıydı? Mesela başrol için oyuncu seçimi bence de yanlış, Okan'ı rolle bütünleştiremiyor insan. Engin Günaydın süper olurdu diye düşündüm ben... Sonra filmin hikayenin aktığı kısımlardaki montajı daha hızlı olabilirdi,  programlar çok tempolu olduğu için hikaye kısmı durağan kalıyor.
...
E tabii maalesef bazı durumlara gülmek için de onları bilmek gerekir, farklı bir gözle algılayabilmek gerekir. Sen televizyonu zaten eleştirel bir gözle izlemiyorsan, sadece boş boş bakıyorsan sinemada da milletin güldüğü pek çok yerde niye gülüyor ki bunlar yaw, nesi komik bunun dersin!
Onlar aslında 'sana' gülüyorlar arkadaşım,  'seninle' gülmüyorlar!  :)"

(Nariku  -   sinemalar.com)


.

29 Ekim 2009 Perşembe

 TARAF'ın  NTV  Asparagası

.
Taraf gazetesi, bu ayın 22'sinde bomba etkisi yaratan bir haberi manşetine taşıdı: "Ölüm helikopterinde  139  defa arandı"

"Bir kaza sonucu mu, yoksa suikastle mi öldüğü yönünde hâlâ şüpheler bulunan Muhsin Yazıcıoğlu'nun kaza gününde, kaza anı öncesinde helikopterde seyir halindeyken,  NTV'den 150'ye yakın kez arandığı; bu sayede manyetik alan yaratılarak uçağın düşürülmüş olabileceği;  ayrıca helikoptere yapılan telefon aramalarının kaza saatinden sonra aniden kesildiği"  şeklindeydi haber.

Tabii büyük dikkat çekti,  çok tartışıldı...
NTV'den özellikle Ruşen Çakır ve Mirgün Cabas'ın bu iddialara cevap verirkenki tavır ve tarzlarını görmenizi isterdim. Tam bir vakar örneği ve gazeteci inceliği sergilediler bence. Bunlar bizde nadide duruşlardır, kendilerini bizzat tebrik ederim.

Tüm olay,  NTV'nin saat ve zaman ayarını GMT saatine göre yapması ve Türkiye saati ile GMT saati arasında 2 saat gibi bir zaman farkı olmasından kaynaklanıyordu.  Sonradan bu bilgiyi  hem NTV'nin açıklamasından  hem de
24 Ekim tarihli Taraf manşet haberinden öğrendik.   (TİB Başkanı dün akşam açıkladı... Kayıtlar yanlış)


Taraf, NTV'nin olaya ironik yaklaşımını yansıttığı yandaki fotoyu kendisi de kullanarak manşetten özür diledi. Belgeye dayanan ama bilgiye dayanmayan, konu hakkında uzman kişilere bir ön danışma gereği bile duyulmadan manşete taşınmış ve üzerinden Ahmet Altan'ın boydan boya suçlayıcı bir köşe yazısı yazdığı
bir  Mehmet Baransu  haberiydi.


Ahmet Altan ne demişti peki?   (Yazısının son paragrafından alıntıdır.)
Ya savcının elindeki resmî telefon kayıtları hatalı ve biri savcıyı şaşırtıp soruşturmayı yanlış yönlendiriyor.
Ya da "biz aradık" diye canlı yayında itiraf ettiklerine göre NTV'den birileri o helikopterin düşeceğini, daha düşmeden önce biliyordu.  Hangisi?

(23 Ekim 2009,  "Ntv ve gazetecilik"  -  Taraf)


Devam eden bu hengâmelerin ardından  Ruşen Çakır; Taraf'ın ve Taraf'ı yönetenlerin kibrinden rahatsız olduğunu, Ntvmsnbc'deki  "Ahmet Altan ve gazetecilik"  başlıklı yazısında dile getirdi.  O kibrin, kendisini ve beraber çalıştığı ekibini, üstünkörü bir habercilikle "suikastçi" veya "komplocu" gibi sunmasından; haklarında hak edilmemiş şüpheler yaratmasından dolayı tepkisini ortaya koydu.  "Ne kadar başarılı ve etkili olursa olsun; bir gazeteye, gazeteciye ve gazete yöneticisine hiç yakışmayan bir tutumdur kibir" diye başladığı meramını dile getirme yazısını, "Ahmet Altan bir telefon açıp Mirgün'den ve onun şahsında tüm Ntv çalışanlarından özür dilemek zorundadır" diye sonlandırdı.  Aralarda bir yerde Mehmet Baransu'yu asla affetmeyeceğini de söyledi.

Belgeler mühimdir. Ama belgeleri doğru şekilde yorumlamak daha da mühimdir. Taraf, bir şekilde elde ettiği belgeleri böyle acelecilik ve aman sendecilik anlayışıyla gündeme sürüyor, onların üstünden çok sivri ve hedef gösterici yayınlar yapıyorsa;  bu iftiranın yanı sıra çok ciddi bir tehlikedir de aynı zamanda.
Bir sözlük sitesinde konuyla ilgili şahsi yorumum şöyle olmuştu:
"Duygusal, heyecanlı, kibirli ve yüksek tepki verme eğilimindeki Ahmet Altan ile; bir türlü çözemediğim, çözülemeyen kadın gazeteci Yasemin Çongar'ın yönetimindeki bir yayın organı olarak;  22-23 Ekim 2009 tarihli manşet ve kimi köşe yazılarında, etik ilkeler ile gazeteci inceliklerini rafa kaldırmış bir habercilik anlayışı ortaya koyarak  asparagasın dibine vurmuştur Taraf.
Beri yandan, -bu kelimenin azami gereksiz kullanımla fazlasıyla anlamından soyutlandığını bilsem de-,  romantik bir adamın yönetimindeki bir oluşumda, karşılaşmamın hayret vermeyeceği şeyleri yaşatmaya devam ediyor.
Arzu edenler  romantik adamlardan da mantık beklemeye devam edebilir.
(#17085748,  Ek$i Sözlük)


Bu olayla ilgili dikkate değer bir başka kritik ise Taraf gazetesi bünyesinde medya eleştirileri yapan gazeteci Alper Görmüş'ten geldi.  Alper Görmüş, 27 Ekim 2009 Salı tarihli Medya İronik köşesinde şöyle diyordu:
Benim algılamama göre;  bu türden hatalar, büyük bir habere imza atacak olmanın yarattığı mesleki-insani coşku ile "gazeteci kuşkusu" arasındaki savaşı birincinin kazanması sonucunda ortaya çıkıyor.
...
Gazete yöneticilerinin,  "NTV ile konuş, sonra getir haberini" demek yerine  bu işe kendilerinin girişmelerini,  muhabiri hataya sürükleyen "patlatalım şu haberi" aceleciliğini onların da paylaştığını gösteriyor.
...
Bu sonuçta,  Taraf'ı beğensin beğenmesin bütün okurlardaki "Sarsıcı haber beklentisi"nin de büyük payının olduğunu düşünüyorum. Bu bir tuzak. Bir gazete gündemi belirleyen gazete olmak gibi bir imaj edindiğinde  okurlar bir beklenti içine giriyor, bu duygu zamanla okurlardan gazetecilere sirayet ediyor ve okurlar gibi onlarda da  bir tür bağımlılığa yol açıyor.
Bunu zorlamaların, abartmaların, "gündem belirleyecek haberler"  söz konusu olduğunda şüphe eşiğini aşağı çekmelerin izleyeceğini tahmin etmek zor değil.
(Tüm yazı için bkz.)



EDIT:   Bu da birkaç ay sonrasında  Ek$i Sözlük'te yazılmış  dikkate değer bir yorumdu:

       25.01.2010  tarihli  'Tecrübe Konuşuyor' programında,  Taraf gazetesi genel yayın yönetmeni  Ahmet Altan  tarafından  'Tamam özür diledik ama bizden çok Ntv suçlu' ya yakın bir mantıkla yeniden gündeme getirilmiştir.  Altan,  'Madem GMT yi biliyorlardı  neden 48 saat sonra bunu açıkladılar  demek ki ortada birşeyler var'  diyerek kendi kılıç yarası mantığını sürdürmüştür.
Oysa haberin çıktığı gün yapılan  Yazı İşleri  programında  Mirgün Cabas ve Ruşen Çakır,  aramaları bizzat Cabas'ın yaptığını,  arama saatlerindeki tutarsızlığın nedeninin birçok sebepten kaynaklanabileceğini  (yaz saati uygulaması,  kurumlar arası kayıtların farklı tutulması  veya  başka bir hatanın olabileceğini)  söylemişlerdi.  Ahmet Altan,  haberciliği  'bir olayı duyar duymaz kesin yargıya varıp aktarmak'  olarak değerlendirdiği;  işin mantık, ahlâk ve gerçeklik boyutuyla bu kadar az ilgilendiği için,  aylar sonra bile  aynı yerde gezinmeye devam ediyor.  Yani haklı olarak çok eleştirdikleri  'asker yanlış yapmaz'  mantığının bir benzerini  kendisi sergiliyor.  Bu yüzden Taraf  bir yandan kendisine servis edilen planları, gizli evrakları, dökümanları yayınlayarak büyük işlere imza atarken;  bir yandan da onları aklın süzgecinden geçirmediği için ciddiyetini kaybediyor, güvenirliliğine zarar veriyor.
(ershi  -  #17966250, 26.01.2010)

12 Ekim 2009 Pazartesi

Magazin  Saltanatında  Timuçin ESEN  denen bahtsız bir kul


Ekim ayının ikinci haftasına girerken şöyle bir olay oldu. Değinmek istiyorum kendimce...

Timuçin Esen, duyduğum ve anladığım kadarıyla, magazincilerle konuşmak ve onlara malzeme vermek istemeyince, muhabirler tarafından sözel + fiziksel tacize uğruyor ve tartaklanıyor. Üstüne bir de "Basına saldırı! İçkili içkili üstümüze saldırıyorlar" tadında Beyoğlu Polisi çağrılıyor. Hayır, görüntülerin tamamını izlemedim. Ama zaten izlemeye gerek yok, Türk basınında bilmem kaçıncı suyunun suyunun suyu bu.

Kalkıp Timuçin Esen'in yerlerde sürüklendiği bir fotosunu koyacak da değilim.  Buyrun buradan yakın bakalım:

Daha önce çeşitli yazılarımda değindiğim gibi, Türkiye'de hem 12 Eylül, hem Özallaşma (bilinçsiz liberalleşme?) hem de kültürel eksikliklerin yarattığı geniş boşlukta büyük bir "Magazin Saltanatı" kuruldu. En büyük gazetelerimizin, en büyük tv kanallarımızın güzide demirbaşı olmakla kalmadı magazin; ana haber bültenlerine, ama asıl en önemlisi her habere, haber diline, siyasete,  kısacası her şeye bulaştı.
"Yapay bir gündem"  oluşturuldu.

Ülkemizde, yakın çevremizde ve dünyada çok önemli olaylar olurken; tarihimizde yüzleşmemiz gereken nice tanımsızlıklar varken; Orta Doğu'da yeni haritalar çizilip esaslı bir alt-üst oluşun eşiğindeyken; bizler evlerimizde "aldatma/aldatılma hikayeleri"ni  izledik senelerce...
Bir takım kadınların yeni doğmuş bebelerinin gaz çıkartmaları veya bademciklerinin şişmiş olması veya sadece "agu" demiş olması bile en büyük ulusal gazete ve televizyonlarımızda manşet kıvamındaki yerleri işgal etti.

Bütün bu "Uyumak güzeldir" seanslarında, ünlü kişiler de magazincilerle ele ele kol kola "pek içli dışlı" bir bütünlük sergiledi.  Sık sık magazinci abilerini arayıp dertleştiklerini, yaz tatilinde bir yere gitmeden önce arayıp bilgi verdiklerini, aldatma haberlerini beraber konuşarak hazırladıklarını olaylar yatıştıktan sonra kendileri çıkıp  Esra Ceyhanlarda Meyhanlarda anlattılar. "Enseye şaplak göte parmak" kıvamında bir popüler kültür düzeyi oluştu böylece.

Ünlüler ile aradaki bu sıkı fıkı, al gülüm-ver gülüm ilişkiye bir de gazete tepelerindeki kont'lardan magazine verilen büyük krediler eklenince; sokaktaki haberi toplayan  cahil ve törpülenmemiş muhabir güruhu iyice köpek sürüsü gibi olmaya başladı. Ve nedense hep "kendi halinde takılan, onların önüne et atmayan adamlar"a  çemkirdiler.

Bu son olayda ise özellikle magazin eleştirilerinin sadece muhabir ve kameramanlar ile sınırlandırılması beni oldukça rahatsız etti.  Sığ bakan bir toplumuz bence.  Olayları tek bir açıdan (genellikle de sadece görünen açıdan) değerlendiriyoruz,  meselelere sığ bir anlayışla yaklaşıyoruz.

      Kuzum sizin "muhabir" dediğiniz kimdir? Bir anlamda emir eri değil mi? Tamam, o da eleştirilebilir, o da yaptıklarından mesul elbette. Ama Türk Medyası'ndaki hakim bakış açısı ve gazete yöneticilerinin tutumu böyle olmasa  onlar bu kadar  kudur(a)maz  zaten.
Magazin her toplumda ilgi çeken bir şeydir nihayetinde. İlgi çekiyor diye bizim kadar bunu yaygınlaştırıp, her haberi magazinleştirme anlayışından da muhabirler mi mesul peki?

Ve tabii olay ilgi çekti, çok konuşuldu. Bence bu olayla ilgili kaleme alınmış en bütünleyici yazı Yıldırım Türker'den geldi. Bazı yerlerine bir bakalım hele:


"Şahsi hayat pazarlaması pazar oldukça, eli otomatik kameralı bir güruh gece sokaklarında önlerine çıkana kök söktürüyor doğal olarak. Çünkü sıcacık evlerinde-bürolarında kendilerinden nasıl ve ne yolla olursa olsun 'haber' bekleyen amirlerinin elinde, sendikasız ekmek paraları.
Antalya Film Festivali'nin gala gecesine katılan Nurgül Yeşilçay ve Cem Özer kollarına siyah bantlar takarak Timuçin Esen'e reva görülen zulmü protesto etmiş. Bantların gerekçesini öğrenen magazin basıncıları da onları kamera ve mikrofonlarını yere bırakarak protesto etmiş. Aman da ne onurlu bir direniş! Oysa kendilerini yalvar yakar uzaklaştırmaya çalışanların karşısında kamera ve mikrofonlarını yere bırakmak ne kelime, insanların kafasına indirmeyi de iyi biliyorlar.

Timuçin Esen, genç bir oyuncu. Şimdiye dek magazincilerle hiçbir enseye tokat göze parmak ilişkisine girmediğini biliyoruz. Kendini ve hayatını korumaya çalışan, şan şöhret peşinde çırpınmayan bir vatandaş olarak ne bir söyleşi ne bir demeçle ödüllendirdi magazincileri. Başına gelen ve sonunda basın etiği tartışmalarına neden olan olayları mahcup maskeli basınımız yine de bölük pörçük, basbayağı montajlı veriyordu.
...
Esen'in sorgusunu, bir memur, bankın üstünde yapıyor. Komiser görünmüyor. Ama komiserin makamına rahatlıkla girip çıkan magazinciler adeta nispet yapıyor.

Alkol muayenesi için, nedense, Esen'i İncirli'ye götürüyorlar. Öyle kolay olmuyor ama. Esen bindirildiğinde kapıda bekleyen magazinci ordusu bu kez polis minibüsünü yumruklayıp sallıyor. Bir yandan da küfürler savuruyorlar. Elbette ana temaları, "Seni biz yarattık". İlginçtir, minibüsü yumruklanan polis, magazincilere engel olmuyor. Timuçin, neden engel olmadıklarını sorduğunda memurlardan aldığı cevap da pek ilginç:  "Emir büyük yerden."
...
Taksim İlkyardım Acil'de bir doktor Esen'e "Sabahlara kadar çıkar gezerseniz böyle olur" muamelesi çekince orayı terk edip Karakol'a dönülüyor. İfade verildikten sonra dikişler Amerikan Hastanesi'nde atılıyor.
...
Kendilerinde vehmettikleri güç, gazetelerindeki büyük ağabeylerinin de kendilerinde hissettikleri zorbalık hakkı. "Seni biz yarattık ulan!" diye haykırdıkları adamın kendilerine şimdiye kadar bir kelime demeç bile vermemiş olması da mutlaka öfkelerini kışkırtmıştır.

Hepsinin büyüyüp yerine geçmeyi umduğu Bakan edalı Kenan Erçetingöz olay üstüne ne demiş:
"Ne oluyor böyle anlamadım? Bunlar zavallı, şöhretini kaybetmiş ya da eski şöhretini koruyamamış, aile yapısı bozulmuş, kendini alkole vermiş kişiliklerin davranışları. Ahh bu magazinciler. Ne hallere düştüler. Şuraya bak, şamar oğlanı gibi gelen vuruyor, giden vuruyor. Böyle giderse, yakında ipini koparan saldırmaya başlayacak ve kötü durumlar yaşanacak.  Benden söylemesi..."
Kısacası, bunlar aynı zamanda ahlâk polisi. Emniyet'le bu kadar iyi anlaşmalarının nedeni de budur mutlaka.

(Yıldırım Türker  -  12/10/2009, Radikal  -  bkz)


Timuçin Esen'e magazinel saldırı:  Gördüğünüz gibi, olay bir insan hakları ihlali. Tam bir insan hikayesi... Nedense hep böyle kendi halinde yaşamak isteyenlerin başına geliyor. Çünkü biz toplum olarak, insanlık onuru adına bunu reva görüyoruz onlara. Ve olay akışına dikkat edin, herkes gücü yettiğini eziyor. Yoksa bir doktorun görevi hastasını tedavi etmek; hele ki bilmediği bir olayın öncesi hakkında laf sokmak değil. Yahu bu nasıl zalimliktir? Ve bunu yapan eden adam üniversite mezunu, dikkatinizi çekerim.  İşte Türkiye'deki sorun:
Eğitimle (kara) cehâlet gidiyor,  ama eşşeklik baki kalıyor.
Belki de cehâletin sadece kamufle olmasından,  aslında taaa içimizde,  en merkezimizde kalakalmasından...


İlgilenenlere, bundan sonrası Ekşi Sözlük'ten karışık ve rötuşlanmış çeşitli yorumlar:

* oradaki işgüzar (!) polisin de kelepçe takması nedir? yani bu adam, adam mı öldürdü  bankamı soydu  nasıl bir rezilliktir bu? terörist muamelesi görmüş kendisi.  buna mukabil, teröristlerin dahi böyle bir müdahaleye maruz kaldığını görmedim ben.

* ünlü olmadığım halde benim bile o kadar yakınıma girseniz aynı muameleyi görürsünüz. niye mi? çünkü siz diyaloğa girmenin ne olduğunu öğrenmemiş, kendini haberci zanneden zavallı mahluklarsınız.

* türk magazin basınının kendisini ne olarak gördüğünü bana göstermiş başarılı oyuncu.

* timuçin esen'i sağlık kontrolü için karakoldan çıkartırlarken  spikerlerden biri kendisine "sizi buralara getiren magazin basınına yaptığınız saldırı doğru mu?"  şeklinde bir soru soruyor.
hiç bir yeteneği olmadığı halde,  meşhur olmak adına kendileriyle iyi geçinip çeşitli tavizler veren o kadar çok şarkıcı ve oyuncu var ki, doğal olarak muhabirler kendilerinde her ünlü kişiye bu kadar fütursuzca sataşma hakkını bulabiliyorlar. ayrıca olmayan şeyleri kendilerinin olmasını istediği gibi aktarmaktada üstlerine yok. kim bilir olayları önümüzdeki hafta programlarında nasıl kesip biçip allayıp pullayıp göstericekler.


* dün gece polislerden işkence görmüş ve magazinci denilen insan bozuntuları tarafından da toplu tacize maruz kalmıştır. sen ki polis efendi, cem garipoğlu'nun üstüne böyle saldırmadın, hayatında kimseye zarar veremeyecek bir adama mı bunu yapıyorsun?

* magazini sevenler ve magazine malzeme verenler bir bardan kafeden çıkınca,  hemen yanına yaklaşır bu magazinciler.  "hülya hanım yakşamlar! ekiki!" der bir iki cümle almaya çalışırlar. magazini sevmeyenlere de gerçekten gerizekalıca sorular sorarlar, taciz maksatlı.. "çokmu içtiniz? sevgilinizlemiydiniz?" gibi.. bu sorulara cevap vermeyen insanlar, küfrü yiyene kadar soru sormaya devam eder, küfrü yiyince de "aha çok güzel haber oldu lan!"  diyerek hemen kanallarına koşarlar.

...demeç vermek istemeyen bir sanatçı, sorularla taciz edilip tepki verince polise veriliyor. ve işgüzar polis daha olayı bilmeden, sırf belki alkollü ve bağırıyor diye sanatçıyı yerde sürükleyip kelepçe takıyor. peki bu magazinciler ne yapıyor?  içlerinden biri,  "memur bey tamam sorun yok" diyor mu?  hayır.  çekim yapmaya,  aptal aptal laflar etmeye devam ediyorlar. çünkü ertesi gün ana habere koyacaklar bunu "timuçin esen polise saldırdııı! assssonraa!"  diyerek.

* yaşadığı bu ülkede, insan olanın insanca muamele görmediğinin örneklerinden sadece biridir.

* yarattığınız kolpa gündemden öyle sıtkımız sıyrıldı ki...

* timuçin esen ne zaman size bir malzeme vererek bir yerlere geldi?  kendisini sizden değil  oynadığı film ve diziden biliyoruz.

* aktörün işi filmlerde veya dizilerde oynamaktır daha fazlası değil. isteyen magazincilere götünü yalatmaya devam eder, isteyen efendi efendi içip evine gider. ajitasyon ise gömleğinin kolunu yırtan, kamerasının mikrofonunu çıkarıp "kameramı kırdılar abi, basına saldırı ehühühü" diye ağlayan götleklerin yaptığıdır.

* her durumda kendileri haklı. kesinlikle sahaya sürdükleri genç, tecrübesiz ve bilgisiz elemanları sorgulamıyorlar. yok efendim polis abartmış olayı. polisin tavrı herkese zaten belli yeni bir şey değil bu, ama değişmeyen tek şey muhabirlerin sırf değişik bir şey yakalamak uğruna yakaladıkları ünlüyü sıkıştırmak.. her durumda kendileri haklı, kesinlikle sahaya sürdükleri genç, tecrübesiz ve bilgisiz elemanları sorgulamıyorlar.

* ilkel bir ülkenin cahil insanlarının hayatta kalmaya çabalamalarının kurbanlarından biri.  leş yiyicilerin yeni leşi.  hayatta bu kadar utandığımı çok az hatırlarım.

(azigazicam, syd, frenchkiss, bellagio, opvea, baykus, mucize, ext12eme, rr doruk, entryca, emile ajar  -  Ek$i)

9 Ekim 2009 Cuma

Gündemdekiler Kısa Kısa  (Ekim 09)

Bazı başlıklar ve kişisel yorumlarımla Ekim ayına şöyle bir bakalım:


Ekim ayının ilk günlerinde, Deniz Seki tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

7 aydan fazla çeken hapishane günleri böylece bitmiş oldu. Kendisini azıcık tanıyorsam, zamanla gene bir musibete/belaya bulaşacaktır. Bayhan olayı, bilmem kaçıncı uyuşturucu olayı, aldatmalar/aldatılmalar... Kadın çekiyor bunları. Ne var ki mesleğini seviyor. Güzel şarkıları, müzikleri var. Uzun zamandır da kendi şarkılarını kendisi yapıyor.

Kadın olarak dünyaya gelmesi büyük bir şans; zira hem bedensel hem ruhsal olarak  "kadın"  (feminen)  bi tip Deniz Seki.

---2014'te gelen  Edit:
Nitekim öyle de oldu.  Deniz Seki,  2014 Kasım'ında  "uyuşturucu ticareti yapmak"  suçundan  üç yıl yatmak üzere tekrar hapse girdi.
Girişi de çıkışı da medya tarafından ilgiyle takip edildi.
Bakalım daha ne belaları üzerine mıknatıslayacak bu Yengeç kadını?---




YÖK Başkanı'nın oğlu dayakçı çıktı ve okul arkadaşını hastanelik etti. Başlangıçta "Oğlumla ilgisi yok" diyen Yusuf Ziya Özcan, sonradan çocuğun ailesinden özür diledi.

Kendisinin bir gazeteye verdiği açıklamaları şöyle:
"Aslında benim oğlanın olayla ilgisi yok...  3. katın tuvaletine çıkıyorlar, ilk olarak benim oğlan bir tane vurmuş başka da vurmamış. Ama benim oğlan biraz büyük olduğu için sanırım hızlı vurmuş.  Çocuk yere düşerken kalorifere  ve  lavaboya çarpmış."

Bu seferki YÖK Başkanı,  YÖK kurumunu bence çok güzel temsil ediyor. "Benim oğlan"  ve  "Yere düşerken kalorifere ve lavaboya çarpmış" açıklamalarına bir yerlerden baya bir aşinayız halbuki.



MHP'li Oktay Vural,  "Türk Milleti mozaik değil mermer" demiş.  Erdoğan'a da "Mozaikistan Başbakanı mısın sen!"  diye çıkışmış.

(Bu durumda kendisi de  "Mermerlerin temsilcisi, Mermeristan Muhalefet Partisi Grup Başkanvekili" oluyor  :p)




Levent Kırca  gazetecilere saldırdı.
Bir zamanlar adının aşk dedikodularına karıştığı bir hanım ile görüntülendiğini fark edince sinirlerine hakim olamayan oyuncu,  habercilerin üzerine yürüdü.


Kamer Genç'in  "çiçek sulama" parodisini yapmaya benzemiyor tabii gerçek hayat.  Hele de kendi özel hayatın söz konusu olduğunda.

O değil de...
"Sanatçı topluma örnek olan insandır"  zırvalarının beyinlere işlendiği ülkemizde;  "Flaşların patlaması için yırtınan bi dolu hoppa varken  ne diye Levent ustaya bulaşırsınız?"  gibi internet tepkilerini okumak gerçekten şaşırtıcıydı.  O Levent Kırca değil miydi  "Maraba Televole!"  deyip pis pis sırıtan?  Yıllarca en çok izlenen dipsiz magazin programı Televole'yi jenerikleyen?  Senelerce dinledik.  Bu kadar da balık hafızalı olmayalım artık.




Orhan Pamuk'a  dava yolu açıldı.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu, yazar Orhan Pamuk hakkında, İsviçre'de yayımlanan bir dergiye verdiği röportajdaki "30 bin Kürt'ü ve 1 milyon Ermeni'yi öldürdük" sözleri nedeniyle manevi tazminat davası açılabileceğine karar verdi.

Mayıs  ayında başlamıştı zaten bu süreç.




Ve Ergenekon:  Yarbay Dönmez'e oybirliğiyle tahliye.
Genelkurmay Askeri Mahkemesi,  Ankara Yenikent'teki Zir Vadisi'nde bulunan mühimmatlarla ilgili yargılanan  Yarbay Mustafa Dönmez'in  oy birliğiyle tahliyesine karar verdi.

Radikal gazetesindeki habere gelen yorumlar ilginç:  (bkz)


5 Ekim 2009 Pazartesi

 Bugünlerde nelerle meşgulüm?


Evet, Ara Nağme yazılarım devam ediyor...
Ekim ayına da girdik nihayet,  zaman su gibi akıp gitmekte yine.  Şu blogda Gündem'e de kendimce değinen biri olarak,  sanki Deniz Seki'nin hapse girdiği  Şubat  ayından bugünlere nasıl bu kadar çabuk geldik ki!

Neyse efendim. Diyeceğim o ki bu aralar meşgul olduğum bazı mevzular var. Madde madde bakalım:



1) Fonksiyonel Gıdalar ile ilgili bir araştırma yapıyorum. Ülkemizde şimdilerde daha çok probiyotikler, nutrasotikler, enerji içecekleri boyutunda da olsa ilgi çeken bir mevzu. Omega yağ asitlerinden tut, soya ve beta-glukanlara kadar geniş bir yelpazede yediklerimiz ile bedenimiz-ruhsal dengemiz arasındaki ilişkiler... Belki burada da bir şeylere değinirim ilerde.


2) Ankara'ya bedensel, ruhsal ve yaşamsal olarak adapte olmaya çalışıyorum. Bir türlü sevemediğim,  aynı zamanda kopamadığım bu şehir...

3) My Brute  hesaplarıma devam ediyorum...  Daha 13.level'dayım  :p
Klanıma gelmek isteyenleri buyur ederim efem:
Twins & Brotherhood

4) Bazen Ek$i'yi özlüyorum. Yani bu ay oldu böyle bişeyler...
(bkz: Ek$i Sözlük vs Private)

5) Arada da amme hizmeti olarak Tureng Sözlük'ün interaktif oluşumuna katkı sağlıyorum.  http://int.tureng.com

Yabancı dilde öyle bazı ifadeler var ki,  elinizin altında iyi bir sözlük dahi olsa ne olduğunu çıkartamıyorsunuz.  Hele ki deyimler ve günlük kullanımlarda geçen ifadeler tam bir sorun.  Eğer özenle oluşturulursa  fayda sağlayacağına inanıyorum bu çalışmanın.

29 Eylül 2009 Salı

 Gündemdekiler  (Eylül 2009)


Yağmurlar,  seller,  yüzen tırlar ve ölüler...
İstanbul sulara teslim oldu bu Eylül. Üstelik sadece İstanbul değil, İstanbullular da... Teslim olan İstanbulluların kimisi bedelini hayatıyla ödedi.
Sonuç:  Bilmem kaç bol sıfırlı maddi hasar  ve  29 can.

"Mimari  ile  medeniyet,  birbiri ile iç içe geçmiş  bütünleyici kavramlardır" demiştim önceki bir yazımda.  Her şiddetli yağmur, sel ve doğal afet sonrası  Türkiye'nin medeniyet seviyesini şifresiz ve filtresiz olarak görebilmek mümkün oluyor.

Medeniyet bir yana... Yahu bu ne  açgözlülüktür?  Sel felaketinde 7 kadın (işçi),  servis aracı olarak kendilerine revâ görülen bir yük aracından kurtulmaya çalışırken kapıların açılmaması sebebiyle boğularak öldü.
"Öldüler çünkü kader"  değil;  öldüler çünkü  içinde bulundukları araç insan taşımacılığı için uygun değildi ama onlar "itaat" ettiler,  etmek zorundaydılar...
Ayrıca dere yatakları yerleşim alanı olmak için uygun alanlar değildi...
Ve her zamanki gibi:  Gene  "altyapı"  yoktu!












Su,  İstanbul'a felaket getirdi.  Sonradan bir de  "yağmacılar"  çıktı selden geri kalanı toplamak için.

Çok şey geldi geçti gözümün önünden,  hangi birini desem?  İnanır mısınız, "yağmacılar" deyince  6/7 Eylül olayları bile geldi aklıma... Fabrika stajlarım sırasında gördüklerim...  İş yerinde ihmalden kaynaklanan kaza sonucu sakatlanan işçisinin alın terinin ve mağduriyetinin hakkını vermekten Süperman hızıyla kaçıp,  aşırdıklarını karısına/metresine/çocuklarına/ailesine yediren,  her daim jeep'li  dört çekerli adamlar geldi...  99 Ağustos Depremi geldi...  Göçük altındaki yaralı insanların günlerce devletten, belediyeden, kurtarma ekiplerinden, şundan bundan yardım bekleye bekleye ölmesi geldi... Devletin  -aynı  Ümit Özgen  olayında olduğu gibi-  gönüllülere bile engel olan yardım (?) anlayışı geldi...
Ne desem?



Aydın Doğan'a  büyük vergi cezası
Doğan Grubu,  iktidarlarla arasını iyi tutmayı her devir bilmiş ve bunun nimetlerinden akılcı şekilde faydalanmış bir medya kuruluşudur. Ancak AKP düzeninin kendi elitlerini yaratmaktaki  ısrarına  RTE'nin inadı da eklenince, bu kez o kadar kolay olmadı ve olaylar farklı gelişti.

Biliyorsunuz biz bir cemaat toplumu gibi işliyoruz.
"Ya bendensindir ya da onlardan"  anlayışından bahsediyorum...
Birine ait olanlar, diğer gruba her bulduğu fırsatta haddini bildirmelidir. Bildirmelidir ki güzel yarınlara hep beraber çıkalım.   (yersen)
("Bizler ve Onlar anlayışı")



Münevver Karabulut Cinayeti'nde büyük gelişme!   (yersen)
Cem Garipoğlu yakalandı.  ("Teslim oldu" da deniyor gerçi.)
Yaşı daha 18 değilmişmiş de... İyi çocukmuş da...
Bir de  Aytekin Kaya  diye bir avukat tutmuşlar ki, o da belli ki iyi bir çocuk. Harbi kadın Seda Sayan ablamızın yeni programı "Susma" sayesinde, maktulün babası Süreyya Karabulut'un bir aracı vasıtasıyla Hayyam Garipoğlu ile arasında gerçekleşen bir başlık parası mı  (yok bu olmadı galiba),
sus payı mı, yoksa kan parası mı öyle bir şeyi öğrendik.




Melih Gökçek
Büyük insan.  Şimdi de Ankara 7. Cadde'ye takmış. Millet laf dalaşında eyleşedursun, Gökçek akıllı adamdır,  oraya kafayı taktıysa kesin bir "altın yumurta" mevzusu vardır. Ki var. Önce cadde ve sokak isimlerini değiştirdi. Baktı ki ilgi çekiyor, bir de referandum önerisi attı ortaya. Adına "Ankara'da içki referandumu"  dendi.

7. Cadde'de içki içilip içilemeyeceğine oradaki insanlar karar verecekmiş.
Hazır referandum da ayağa,  pardon  halka düştü ya!  Gelsin refer, gitsin refer artık!  ("Referandumsuz yaşayamam!")

"Melih Gökçek'in  Bahçeli 7. Cadde ile ne derdi var?"  sorusuna cevaben,
eski bir yazım  -->  Ankara  ve  Melih Gökçek


Bu da  Ek$i Sözlük'ten  bir alıntı,  Ankara'yı bilenlere gelsin:

"Hayır benim anlamadığım İ. Melih Gökçek'in Bahçeliyle ne alıp veremediği olduğu.  Adam bundan yıllar önce de Bahçeli girişine Gökkuşağı Rekrerasyon Alanı diye bir inşaat yaptı ve hala bomboş orada trafiği tıkıyor, Milli Kütüphane yolu felç oldu.  Derdin ne arkadaşım Bahçeliyle,  7. caddeyle? İçkiyi yasaklayacaksın da nolacak? Senin bilmem kaç nesil önceki ceddin de denemişti bunu? Hayır açıkça söyle, orda içki istedin de sana vermediler mi? Ne geldi Bahçelide başına sayın İ. Melih Gökçek? Şimdi neden taktın Bahçeliye sen?  Ayrıca yanılıyorsam biri beni düzeltsin:  Bahçelievler semti  Çankaya Belediyesi sınırları içinde değil mi?"   (allarga,  #16846701)




Hüseyin Üzmez  davası sonuçlandı.
Geçen Nisan ayında Bursa'da, 14 yaşındaki bir kız çocuğuna cinsel istismarda bulunduğu iddiasıyla yargılanan 77 yaşındaki Hüseyin Üzmez,  13 yıl hapse mahkum edildi.

Bir medya sitesinde yaptığım yorum (kısa eklemelerle)  şöyle:

"Bana kalırsa o da günah keçisi addedilenlerden oldu. Millet Hüseyiz Üzmez'e küfrederek şeytan taşlıyor, günah çıkartıyor gibi... (Acaba Vakit gazetesi yazarı olmasaydı üzerine bu kadar gidilecek miydi?  Benzer bir soru Cem Garipoğlu vakası için de denebilir ama konuyu dağıtmayalım şimdi burada...)
Tamam cezası neyse çeksin. Ama keşke baştan çekseydi de içeri gir-çık, gir-çık + sürekli değişen/çelişen Adli Tıp Raporları tartışmaları ile hukuk ve yargı sistemine güven bu kadar zedelenmeseydi. Ne var ki halkın tepkisi anlamlı. Dilerim aynı tepki diğer sapıklara da gösterilir.  Kendi evladının cinsel istismara uğraması üzerinden para kazanmaya çalışan ebeveynlere de Batı'da olduğu gibi bir ceza uygulaması yapılsa keşke.
"



Adli Tıp Kurumu   mevzularına girmişken...
Kurumun eski başkanı  Prof. Dr. Sevil Atasoy hakkında bazı ciddi iddialar ortaya atıldı/serildi, Ergenekon Davası dosyasına giren bir askerî istihbarat raporu ile.
Kurum başkanıyken oraya buraya ("orası burası",  TSK ve Ordu Komutanlıkları gibi yerler oluyor) raporlar/yazılar gönderip meslekdaşlarının Cumhurbaşkanı tarafından görevden uzaklaştırılmasını isteyen bir insanmış veya öyle olduğu söyleniyor diyeyim şimdilerde. İşkence olaylarında diğerleri "İşkence yapılmıştır"  gibi raporlar vererek Türk Silahlı Kuvvetleri'ni lekeleme-zedeleme ve AB'den para koparma peşindelermiş... Bu arada Taraf'a verdiği beyanında (bkz) Orgeneral Hurşit Tolon ile görüştüğünü doğruladı. Ancak yazılı raporların kendisi tarafından değil,  Ergenekon sanığı Ümit Sayın tarafından iletildiğini ima etti.  Dertleşmek, içini dökmek, kaygılarını iletmek üzere Hurşit Bey'i ziyaret etmiş,  aslında kendisini tanımıyor-MUŞ...

Sevil Atasoy'u  ilk defa  -yanlış hatırlamıyorsam-  Herkes Bunu Konuşuyor  isimli programda görmüştüm. Sonradan da  Okan Bayülgen'in Ntv'deki çeşitli programlarına defaatle konuk oldu. Hatta Hürriyet Pazar'da bir köşesi filan oldu... Yani diğer meslekdaşlarına nazaran epeyce ünlü oldu.  (Bu yazarlık işinin de,  o dönemki bir orgeneralin  Hürriyet yönetimine özel isteğiyle olduğu söyleniyor ve hatta delillendiriliyor şimdilerde.)
Kendine güvenen, tuttuğunu koparan, kariyer sahibi, akıllı bir kadına benziyordu. Hatta öyleydi. Bu kadın Adli Tıp Kurumu başkanıydı ve mesleğinde bir örnekti.
Değerler bu kadar kolay değersizleştirilmemeli diye düşünüyorum. Keşke kendileri de bunu anlamış olsalardı. Bakınız galeyan ve kargaşa ruhu nerelere kadar varabiliyor?  Sevil Atasoy hakkında beni şu an mutlu eden tek şey ise:  kendi özeleştirisini verdiği beyanında dile getirmiş olması.



İlker Başbuğ  hakkında suç duyurusu
"Kanunla verilmiş görev ve yetkilerin dışına çıktığı ve siyasi nitelikte konuşmalar yaptığı" gerekçesiyle; İstanbul Bağımsız Milletvekili Ufuk Uras ve bir grup kişi  (Mebuse Tekay, Oya Baydar, Baskın Oran, Cengiz Algan, Ahmet İnsel, Aydın Engin, Mithat Sancar ve  Sezgin Tanrıkulu)  imzasıyla  28 Eylül 2009 tarihinde  İstanbul Cumhuriyet
Başsavcılığı'na suç duyurusunda bulunuldu.

"Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ,  21-22 Eylül 2009 tarihlerinde Güneydoğu sınır bölgesinde yaptığı konuşmalarda kendine kanunla verilmiş görev ve yetkilerin dışına çıkmış,  siyasi nitelikte konuşmalar yapmıştır.
Bu konuşmalar,  Askerî Ceza Kanunu'nun 148. maddesinin C bendine göre suçtur.  Adı geçen Madde 148,  'Siyasi Faaliyette Bulunanlar'  başlığını taşımakta olup  "(...) siyasi amaçla nutuk söyleyen, demeç veren, yazı yazan veya telkinde bulunanlar (...) fiil daha ağır bir cezayı gerektirmediği takdirde 1 aydan 5 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar"  hükmüne girmektedir.
Yukarıda belirtilen nedenlerle Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ hakkında söz konusu demeçlere ilişkin soruşturma açılması için suç duyurusunda bulunmaktayız."



Ve bir Oscar haberi!
Yılların güzelliği Brigitte Bardot, Amerikalıların kendi adıyla düzenlediği ödül yarışmasına sadece memnuniyetini belirtip asla katılmazken, Türkler tam bir Amerikan yalaklığı  (pardon, tam bir Oscar manyaklığı)  içerisinde...

Mahsun Kırmızıgül'ün yönetmenliğini yaptığı Güneşi Gördüm filmi, Yabancı Film Oscarlarına gönderilmek üzere seçilmiş içimizden birilerince.
Bravo diyorum.  (Yoksa  "Yorumsuz"  mu desem?)





Kayseri'de  Ramazan Bayramı'nın ikinci günü  şeker toplamaya çıkan üç çocuktan bir daha haber alınamadı.  Kamuoyunda gene  organ mafyası  heyulası dolaşıyor.

Mart 2011'de gelen Edit:  Uğur Veli Gülışık  adlı sapık şahıs çocukların katili olarak tutuklandı.
Bu olaydan sonra çocuklar artık bayram günleri kentlerde kapı kapı dolaşıp şeker toplamaz oldu.




Gazeteci  Mustafa Balbay,  kendisine ait olan günlüklerin aslında kendisine ait olmadığını söyledi.  Sözleri şöyle idi:

"Bana atfedilen günlük adı verilen notlar bana ait değildir.  Belgelere göre ben 10 yıllık notları,  2 dakika 33 saniyede oluşturmuş gibi görünüyorum.  Usain Bolt  olsam bu kadar kısa sürede dosya oluşturamam.  Çok açık bir şekilde kopyalama yapılmış."

Oysa daha önce kendi gazetesindeki köşesinde  "Gerilimli Yıllar"  başlıklı bir yazı dizisi ile bir anlamda o günlükleri ve kendini savunmuş;  kendisinin demokrasiyi korumak için mücadele ettiğini,  bunların gazetecilik anlayışıyla tutulmuş notlar olduğunu söylemişti.  Sanırım o yazı dizisi fazla ilgi çekmemiş olacak ki,  sonradan çıkıp günlüklerle beraber herşeyi reddetti.
(Uzak Doğululardaki harakiri'nin gözünü seveyim!)



İkisi de  Kürt açılımı  hakkındaki değerlendirmeleriyle gündemde...















Burada birkaç alıntı yapmak istiyorum:

"Sezen Aksu  telefon açarsa,  o  (H. Avşar)  gider gazetelere konuşur acilen. Altta kalmaya dayanamaz. Açılır. Gündeme gelmek için ne yapacağını şaşırmasına,  şaşırmıyorum."
(ranini  -  #16742187, Ek$i Sözlük)

"Günlerdir Hülya Avşar haberleriyle okunurluğunu artırmaya çalışan Radikal'e ve tüm gazetelerimize selam olsun.  Avşar haberleri ile gazete denen neşriyat okunacak olsaydı, Türk gazetelerinin senelerdir tirajları alay edilecek durumda olmazdı."   (can ile canan)

(Ve işin ilginci,  bu kişiye bile  "bölücülük"ten  dava açıldı!)




Ve son olarak Spor:
12 Dev Adam'ın basket maçları Ntv'de zevkle izlendi bu ay.

--------------------------------------------------------------------------------

O kadar çok şey yazamadan kaldı ki!

* bkz.  Bir RTE savunması:  "Her şeyi askere atmayın"  (12 Eylül, Taraf)

* Amerika'dan füze alıyoruz!
Obama yönetimi yetkilileri,  ABD meclisine  Türkiye'ye  7,8 milyar dolarlık Patriot PAC-3 füzesi satılması ihtimali olduğu yönünde bilgi verdi.

* Ufak bir Dipnot:  Bu çok yağmurlu,  Marmara'da bol sulu selli Eylül ayının sonlarına doğru,  Okan Bayülgen ve Şirin Ediger'in  kızları  İstanbul Bayülgen dünyaya geldi.  Bu da gereksiz bilgi olarak  (kime göre neye göre?)  burada bulunsun  :)


Bu Gündem başlığının kapsadığı bir çok etiketi,  20 limiti nedeniyle ekleyemedim ve bu nedenle aramalarda çıkmayacak maalesef.  Bunlar:
ABD,  askerler,  darbe,  gazeteciler,  hukuk,  Münevver,  Sezen Aksu,  spor,  şöhret,  TSK,  Türk Sineması,  Türkler,