28 Haziran 2016 Salı

  İSRAİL - TÜRKİYE

ISRAEL,  tüm dünya ülkelerinin çapını yüzlerine vura vura,  adeta bir turnusol kağıdı gibi yoluna devam ediyor.

Evet, gazeteler ve haber sitelerinin dediği gibi, nihayet "Türkiye-İsrail mutabakatı sağlandı".

Hatırlatma notu:
Gazze ablukasını kırmak için yola çıkan Mavi Marmara gemisine, 31 Mayıs 2010 sabahının ilk ışıklarında uluslararası sularda iken İsrail'in düzenlediği, dokuz insanımızın öldürülmesiyle sonuçlanan saldırıdan sonra  Ankara-Tel Aviv ilişkileri kopma noktasına gelmişti.   Bu kanlı olay hakkında daha önce de bazı notlar almıştım:


İki ülke arası son karar görüşmesi Roma'da yapılmış.
Basına yapılan açıklamalara göre:
İsrail; Mavi Marmara saldırısında hayatını kaybedenlerin ailelerine tazminat ödemeyi (20 milyon dolar)  ve Türkiye'nin Gazze'deki insani duruma müdahalesini kabul etti. Türkiye, Gazze'ye insani yardım dahil, sivil amaçlı malzemelerin girişini sağlayacak ve altyapı yatırımlarını gerçekleştirecek. Gazze'ye verilen elektrik ve su miktarı da artırılacak.

Gazetelerde pek yazmayanlar ise şunlar:
Gazze ablukası kalkmayacak. Mavi Marmara'yı basan ve silahsız insanlarımızı öldüren İsrail askerleri aleyhine dava açılamayacak, önceden açılmış olan davalar düşecek.
Yani özetle:
Kafamıza sıkanları affettik.  Çünkü ekonomi, güç dengeleri, gaz vesaire bunu gerektirir.


İsrail Başbakanı  Binyamin Netanyahu  diyor ki:
«Anlaşma, Türk topraklarından İsrail'e karşı terörist faaliyetleri de yasaklıyor.»

Keşke onlardan bize doğru beslenen terör dalgasına da dur deseydi bu anlaşma  :)    
(#temenni)

(Roma'da ABD Dışişleri Bakanı John Kerry ile görüşmesinde)  Netanyahu:  «Türkiye anlaşması İsrail ekonomisine olumlu etki yapacak.»

Netanyahu'nun bir diğer sözü:
ISIS and Hamas are branches of the same poisonous tree.”  (Yani: IŞİD ve Hamas aynı zehirli ağaçtan beslenen dallardır,  demiş.)

Geçen gün İsrail askeri istihbarat şefi  Herzl Halevi  ise  «Suriye'deki durumun IŞİD'in yenilmesiyle sona ermesini istemiyoruz»  diyordu.
(Yorum okuyanın.)


Bu anlaşma ile,  hem Türkiye'deki iktidarı İslamcı olmakla suçlayan laikler ve tüm muhalifler  hem de muhafazakar kesim ters köşeye yatırılmış oldu.  İktidarın son aylarında parlayan bir yıldız olarak Kayahan Uygur,  "Bu bir diplomasi zaferi"  diyor ekranlarda. İsrail 1948'den beri ilk kez bir ülkeden kısmen özür dilemiş. Bu bir zafer imiş.
Peki İsrail halkı ne düşünüyor?
Yedioth Ahronoth  (Ynetnews) adlı İsrail yayın organının manşeti: Teslimiyet maddeleri  ("Terms of surrender")

     Nasıl olur da "terörist" dedikleri insanlar için ülkelerinin özür dileyip tazminat ödemesini kabul ederler?    
(#dilemma)



2009 Davos'taki  "One Minute! / Van minüt!" ten geldik bugünlere...
Erdoğan,  «Ben görevde olduğum müddetçe İsrail'le olumlu bir şey düşünmem mümkün değil»   diyeli yaklaşık iki yıl oldu.
 (Yalanmış)


Mavi Marmara saldırısının yaşandığı  (ve dönemin başbakanı olarak Reisin seçim meydanlarında gürlediği)  ilk günlerde İsrail'e laflar hazırlayan  "yandaş medya"  ve yandaş gazetecileri hatırlayın.
Elbette,  şimdi de İHH'ya ayar veriyor aynı iktidar şakşakçısı kesim.  Hani neredeyse  "İHH bizi kandırdı"  deme arefesinde cümleleri var.
Mesela bir dinci zevat (?)  şöyle yazmış Twitter'da:

"İHH yardım kuruluşu. Topladığı yardımları ihtiyaç sahiplerine ulaştırır. O kadar. Siyaset yapmasın. Devletin ve milletin tokadı ağırdır."

(Her devirde)  Batan gemiden en önce ve en hızlı kaçanlar,  kaptanı en çok alkışlamış olanlardır.   Asıl kıssa budur.
Türkiye özeline döner isek,  -bir dervişin de dediği gibi-
"İslami kesim sadece iktidarda kalmak için siyaset yapıyor artık."

Aşağıdaki video  "Dün dündür, bugün bugündür"  temalı.

https://twitter.com/i/videos/748259665046347777?



Yanda 27 Haziran tarihli Sabah gazetesinin manşetini paylaşıyorum. Bir gazete, kendi okurlarına açıkça yalan haber vermede bu derece istekli olmamalı.

(Aşağıda ise, Türkiye'de Yahudi cemaatine yönelik olarak haftalık yayınlanan  Şalom   gazetesinin
22 Haziran 2016 tarihli bir karikatürü, İzel Rozental  imzalı)




Bu gelişmeler üzerine bir Amerikalı yorumcu şöyle diyor: (Türkçe'ye çeviri ile):
      "Benim bildiğim İsrail  kimseye  20 milyon dolar falan vermez. Bu para gene Amerikalı vergi mükelleflerinin cebinden çıkıp İsrail'e yardım olarak verilen yüklü bağıştan çıkacak."

Eğer bu bilgi doğruysa, onu da artıkın Amerikalılar düşünsün canlarım.   Sonuçta   “At binenin,  kılıç kuşananın.”


21 Haziran 2016 Salı

  KİBİR NELERE KÂDİR?

Türkiye'de  "hendekler"  ve  hendeklere müdahale ile başlayan yeni dönemde;  Cemaat krizinden gayrı,  PYD'ye  Amerika'nın açık desteği ve sanki  ABD-TR gerginliğinin eşiğine gelmemiz ile içeride de güçlü bir beklenti başladı.  Özellikle azınlık mensuplarının bazı sözleri çok kırıcı ve mağrur bir ruhun meyvesi olabiliyor.   Aşağıda,  sırf aşina  (yani alışık)  olmadığı bir övgüde bulundum diye,  ağzına gelen hakaretleri eden kibirli bir genç adamın cevap hakkıma müsaade etmemesi ve arkamdan mesnetsiz laflar etme gayreti sonrası yazdığım bir  Facebook  yorumunu paylaşıyorum.  Sevimsiz bir olay üzerinden,  bazı milliyetçi Rumlarda gördüğüm bir ruh halini göz önüne alarak içimi döktüğüm bir yazı:


Durmadan eleştirdiği Kemalistlerdeki kibri kat kat aştığının farkında olmayanlar var sanırım,  az kaldı kendilerini yarı-ölümsüz Yunan Tanrılarından milenyumda belirmiş bir yenisi ilan edecekler...  İnanılmaz küfürler hakaretler ediyorlar bir topluma, bir ulusa... Etnikçiliğe destek vermeyen her insanı  "tecavüzcü, pislik, uğursuzun destekçisi, sessizce yanında..."  gibi sözlerle itham etmekten çekinmeyecek derecede terbiye ve gerçekçilikteler.  Ülkenin dört bir yanında patlayan bombalar hakkında  "geçmişte yaptıklarınızın meyvesi",  "çünkü siz bunu hak ettiniz!"  diyebilecek tıynette insanlıktan çıkmış insanlar.

Dünyanın hiçbir yerinde ölen sivil insanlar için böyle yorum yapılmaz.  Ölen kim?  Ölen yine "biz"iz.  Benim okul arkadaşım, eski komşum, onun sevgilisi...  Yabancılar, "kırk yabancı" diyeceğin başka ülkelerin vatandaşı insanlar dahi, elim olaylar sonrası başsağlığı ve üzüntülerini iletirken;  nefret ve kin ile yanıp tutuşan içimizdeki azınlık mensuplarının sözleri insanı gerçekten kırabiliyor.

Bir de sürekli
"Bu toprakların gerçek sahipleri..."
diye başlayan tiradlar atmaktalar.

Üzerinde yaşadığımız toprakların geçmişindeki Helen ve özellikle Roma-Bizans kültürünü dışlamamızın, toplumumuzda büyük kültürel erozyona ve tarihsel bir kopuşa neden olduğu bugün açıkça görülüyor.  Ancak bu tutumda Rumların kibirli ve milliyetçilik ile değişen, gittikçe zehirli bir irine dönüşen kibirli mizacının da etkisi olmuştur herhalde.

Toprak hiçbir milletin kati ve değişmez anlamda tapulu malı değildir.  Tarih boyunca göçler, yer değiştirmeler, savaşlar ve istilalarla değişimler yaşanmıştır. Son derece milliyetçi, kof ve ırkçı söylemler ile Türkleri,  (Kürtleri, ya da vesaire...)  aşağılamak ile insan kaliteli olmuyor.  Bu saçma milliyetçi dil ve baskıcı devlet düzeni de böyle yıkılmıyor.  Ancak Türkiye'de işler böyle gidiyor.

Milliyetçiliği, ırkçılığı ve militarizmi eleştirdiğini söyleyen ne kadar seküler okumuş-yazmış çok bilmiş varsa, her terör karşıtı operasyonda "Türkiye'ye NATO müdahalesi yapılması gerektiğini" savunuyor. Her kızışmada "Haydi şimdi Orta Asya'ya! :D"  paylaşımlarını Facebook'ta okumaktan fenalıklar geliyor. Coğrafyadaki ve çevremizdeki bütün yanlışların arkasında bir şekilde Türkleri sorumlu tutarken,  büyük dünya güçlerine tek bir eleştirilerini göremiyoruz ama!  Yani özetle:
"Milliyetçiliğe dur de!"  diyeceksin;  sonra da durmadan milliyetçi ve ırkçı söylemlerle Türklere saldıracaksın ki milliyetçilik ve ırkçılık bu sayede bu topraklarda kendiliğinden ortadan kalksın.  :D

Henüz hendek siyaseti yeni başlamış ve bölge halkı ayaklanma yönünde kışkırtılırken,  (düzenek ve Amerika'nın destekleyici tutumundan hareketle mi??)  herhalde artık Türklerin defteri dürüldü diye mi düşündüler nedir;  mest olup

"Hepiniz Orta Asya'ya şimdi!  :)"

diye paylaşım yapmak mıdır yüksek insan tavrı?


Peki  "Halkımız cahil!"  diye alay edenlerdeki kuzuların sessizliği niyedir  böylesi ırkçı tavırları mütemadiyen sergileyenlere karşı?
Sonra ne Orta Asyası?
Türkler buraya Malazgirt ile kesin giriş sağladıklarında,  Anadolu toprakları bakir kimsesiz ıssız topraklar değilmiş ki? Burada yaşayan insanlar, halklar,  geçmişte kurulmuş medeniyetler varmış ki  "medeniyetler beşiği Anadolu"   denmiş.  Ayrıca Bizans ordusunda paralı askerlik yapan Türkler dahil,  Türk boylarından bu topraklarda yaşayan insanlar zaten varmış.  Beraber kaynaşarak ortak bir dil ve kültürde yoğrulmuşuz.  Yemekler karışmış, gelenekler karışmış...  Ne Orta Asya'ya geri dönüşü?

Ve eğer ufacık bir nüktedanlık ile iletilmiş iyi dileğe karşı bile patlanıyorsa... Ancak  "Bu halk cahil, cühela, tecavüzcü!  Biz Yunanlılar ise yüksek millet..."   dillerindeki ezber ise...
(Sanırım Yunanlılardan hiç tecavüzcü filan çıkmamış tarih boyunca,  yapmaz onlar öyle şeyler,  dediği bu.)
Bu kadar kof bir kıyas ve tespit seviyesindeyseler...  Kusura bakmasınlar,  bu da avamlığın bir başka formudur.

(Facebook'ta yaşadığım olay özelinde diyorum bunu:  İnsanların söylemediği şeyleri söylemiş gibi yalanlar söyleyip, kendisinin ve karşısındakinin bazı mesajlarını silip, muhatabını blokladıktan sonra arkasından olmayan/söylenmemiş sözlere Don Kişot gibi yaratıklandırmalar yapıp küfredene, daha da hızını alamayıp az sonra bloklayacağı şahsın FB sayfasındaki paylaşım altlarını hakaretle donatana  "avamlık"  yakıştırması bile çok gelir.  Adam hızını alamayıp benim "Türk kahvesini pek sevmediğimi" söylediğim iletinin altına "Ona Osmanlı kahvesi veya Grek kahvesi diyeceksin, önce adını doğru öğren!"  diye bile yazmış!  Ama öyle bir  "milliyetçilik karşıtı"  pozları kesiyor ki Face'te... Oskarlık!

N'aparsınız ki maalesef bu ülkenin kanlı tarihi yüzünden, her seviyeden Türk düşmanlığı nimetten sayılmakta. Yeter ki Türke hakaret et de... İstersen şu seviyede ol.)


Fikirler, onları yazanı silip sürekli kendinizi övenlere yer açarak değer kazanmaz.  RTE'ye, AKP'ye, ona buna  "sansürcü"  deyip yerden yere vuranların;  ufak bir eleştiride dahi ağzından çıkanı kulağı duymayacak ithamlara sarılıp neler yaptığını defalarca ve defalarca gözlemledik.  Bir de yönetici filan olsalar demek ki neler olacak?
Amaç yalakalık ile ego tatmini ise, dillerinden düşmeyen  "hakikat"  ancak arka fon olabilir bunlara.  Önce kendinizi terazide bir tartacaksınız,  eğer yargıçlık oynamaya bu kadar istekliyseniz.

-Kaiser Z. Beyner  takma adlı bir Yunan Tanrısına ithafen-



7 Haziran 2016 Salı

  Saçmalığa  "saçmalık"  deyip  geç(e)memek

Ülkemiz insanındaki önemli bir defo.
Saçmalığa "saçmalık" deyip geçemediğimiz gibi, bir de günlerce saçma sapan ne varsa tartışmalı, lastik gibi sündürmeliyiz ki ruh kurutmadaki mahirliğimiz ve bu konuda liderliği kimseye kaptırmama hırsımız açıkça tescillensin.   (#çene ishali)
Delinin biri kuyuya bir taş atmayagörsün, hemen bin akıllı üşüşüp binlerce yorum yapmazsak katiyyen olmaz.

Ve yine   -on yüz bin milyonuncu kez-   aynı perde:
(Tek) Lider  Recep Tayyip ERDOĞAN,  yine asıl gündemi değiştirerek paket gündem yaratmak adına bir söz patlatmış,  demiş ki:
"Anneliği reddeden (evini çekip çevirmekten vazgeçen) bir kadın,
(iş dünyasında istediği kadar başarılı olsun)  eksiktir, yarımdır."


Böylelikle gene sülük muhalefete konu verilmiş oldu. Hababam bunu tartışıyorlar,  yok kadınlık asıl şuymuş da buymuş da...
Günlerce devam ederler artık.

Aferim, hep böyle başkalarının gündemine hapsolun, kendi liderlerinizden ve kendi hareketinizden fazla âlemi konuşun.
Mesela bir adama çok gıcık olun, ama her nasıl bir delilikse artık bu,  sürekli onu konuşun.  Ve daha da gıcık olun!
Gücünü ve gündemini koruduğu sürece işine gelir,  reklamın iyisi kötüsü olmaz nasılsa...




Aynı şahıs 2012 senesindeki bir konuşmasında şöyle demişti,
bu blogda da yazmıştım:

«Bizans'ın hanımları,
Fatih Sultan Mehmet'i karşılarken
"Başımızda kardinal külahı görmektense,
Osmanlı sarığı görmeyi tercih ederiz"  demişlerdir.
»

Şimdi bunun nesini yorumlayacaksın?  Yoruma ihtiyaç mı var?
İster "yav he he!" de geç,  ister görmezden gel, yahut sadece şu ifadeleri cidden söylemiş deyip gül geç.
Saçmalığı yorumladıkça bataklığa gömülmeye (daha da) devam edeceksin.   (Yoksa istediğin bu mu?)


"Uludere-Kürt-kürtaj",  "en az 3 çocuk",  "kızlı - erkekli",  "annelik / kadınlık"...
Sıkıştıkça kadına dair bir yem atıveriyor gündeme, muhalifler de yemlenmeye doyamıyor!!

Bıktım bu salak (feminist mi seküler mi desem bilemedim şimdi) kadınların her defasında çıkıp RTE'nin her yem'ini sosyal medyalamalarda ana konu haline getirmesinden!
Gizli bir hayranlık mı duyuyorlardır nedir?  Ülkede her hafta bomba üstüne bomba patlıyor, bunlar Cumhurbaşkanının kadınlık yorumuna takılıyor!   :)))))))))))


Bir başka vakıa da  GÖKÇEK.
Popülerliği çok önemseyen ve bunu açıkça söyleyen  "İ. Melih"in ortaya attığı yumurtalar Twitter'da kapış kapış gidiyor.
Neymiş,  tvitlerini tepki amaçlı paylaşıp yuhalıyorlarmış, yorum üstüne yorumlarını eksik etmiyorlarmış...
Salak mısınız siz kuzum?


Son kertede ne dense boş. Türkiye'de seküler kesim;  durmadan dindarları ve İslam'ı hayatında önemli bir yere koymuş insanları aşağılıyor; ancak kendisinin de "bu toplum"un bir parçası ve benzeyeni olduğunu göremiyor.
"Mizah"  dedikleri de kendi kutsallarına değmeyecek şekilde ötekilere çakmak!

Türkiye'de İslamcı kesim, esneklik ve toleransını artırarak iktidara kurulurken;  laikler en "light" Atatürk eleştirisine dahi tahammül edemiyor,  dışlamaya  (ve dışlanmaya)  devam ediyor.
Zeka pırıltısı yok,  bir planları yok.



31 Mayıs 2016 Salı

  İsmin önüne  TC  yazma saçmalığı

Yazmayayım diyordum ama... Bir sürü kişi de bana çok kızacaktır, (ki insanları kırmak ruh halime zarar veren bir durum olduğundan taşıyabildiğimce içime atarım)   ama artık tutamadım bunu.
Yanlış gördüğüme de elimden geldiğince  "yanlış"  derim.

Uzun zamandır hangi saikle yapıldığını anlayamadığım,  uzaktan sessiz gözlemlerimde bunu yapanların ne gibi bir ortaklıkla olduklarını kavrayamadığım bir davranış biçimi var:
İsminin önüne TC yazma paradoksu/sorunsalı/trendi.  (?)
Sosyal medyada, özellikle de Facebook'ta rastlanan bir davranış biçimi.  Bir süre moda olarak kalır,  zamanla açığını anlarlar ve normale döner diye düşünmüştüm ama...  Türkiye'de hiçbir saçmalıktan öyle kolay kolay vazgeçilmiyor.  Bıktırma faslı,  ruh kurutmadaki mahirliğimizi kanıtlamadan sonlanmıyor.  (Maalesef bunu her defasında ıskalıyorum,  bu da benim kaz kafalılığımdır.)
(www.canilecanan.com)

Duygusal olarak  iç dünyamda bölücü geliyor bana bu yaklaşım. Yani bu topraklarda yaşayıp da,  Facebook'ta isminin önüne  TC koymayanlar başka ülkenin vatandaşı mı oluyor,  ayrı yasalara mı tabi tutuluyor?  Sosyal medyada bir çeşit kast sistemi gibi bişey mi bu?  Onlar bu topraklara daha ait,  diğerleri ikinci sınıf vatandaş veya  makarnacı-bulgurcu mu?  Nedir?
Anlayamadığım bir dışlama (ve marjinalleşme) çabası gibi geliyor bana.

Merak edip yabancı ülkelerdeki bazı uç milliyetçi,  ırkçı insanların profillerini incelediğimde  (göçmenlerin ve Müslümanların sınırdışı edilmesi için kampanya düzenleyenlerde dahi),  ülkesinin plakası yahut kısaltmasını göremedim hiçbirinin isminin önünde.  Belki benim incelediğim örneklerde yoktu,  aksini bilen varsa buyursun söylesin. Milliyetçiliği icat eden Batı'dan daha ileri gitmişiz, ırkçılıkta seviyesine erişemeyeceğimiz toplumlarda görülmeyen yeni icatlar çıkartıyoruz.
Ne için,  ne amaçla?

Gözlemlerime göre:  Bu tavrı sergileyen kişilerden bazısı profil fotosuna Türk bayrağını koyduğu gibi  bazısı koymayabiliyor. Aralarında genellikle laikliğe önem veren Atatürkçü kişiler var görebildiğim kadarıyla.  Ancak karşılıklı bir sohbete geçtiğinizde  (mesela Kıbrıs,  mesela Güneydoğu'daki terör gibi konularda)  özetle  "ver kurtul!"  zihniyetindeki arkadaşlarımdan da isminin önüne TC yazan var ki  bu da ayrı bir  "neyin kafasındasın sen bilader?!"  şaşkınlığıdır bende.
(Suyundan da,  şuyundan da...)
(www.canilecanan.com)


Bendeniz bu şaşkınlıkla Facebook duvarımdan konu hakkında eteğimdeki taşları sallapati ortaya dökünce,  tepkiler de geldi tabii.
Dikkate değer yorumları burada da paylaşmak isterim,  hem belki bu tutumdaki insanları anlamamamıza da yardımcı olur bu derleme.  Mesela kimi zaman blogumda kendisinden alıntılar yaptığım  Mehmet Tanju Akad  şöyle yazmış:

"TC ibaresini koyan dostlarımız bunu milliyetçi veya ırkçı oldukları için değil  cumhuriyetin tasfiyesinden endişe duyarak, buna karşı bir tutum göstermek için koydular. Tabii herkesin kendi gerekçesi olabilir ama ezici çoğunluğu bu şekildedir. Bunun hak olup olmamasına gelince, bir aralar Türk bayrağını bile kullandırtmayanlara karşı bu tepki son derece haklı ve yerindedir."

Keşke Cumhuriyet'e  (veya bir takım değerlere)  dair hassasiyetler hep imaj ve makyajla topluma iletilmeseydi tabii.  Üstelik kaç kişi cumhuriyet farkındalığı ile yapıyor bunu?  Türk-Kürt bölünmesine karşı çıkarmış gibi yaparken hizmet eder gibi gelir bana.   (#kibir)
Bir de hatırlar mısınız bilmem;  yıllarca etnikçi siyaset tarzını benimsemiş kişiler konuşmalarında,  tartışma programlarında kendilerine mikrofon uzatıldığında  "TC devleti"  der dururlardı da  "Türkiye"  dememek için kırk dereden su getirirlerdi.
Hey gidi günler!  Şimdi Cumhuriyetçiler de TC'ci oldu  :)

Ben anlamaz:  Bir insan neden kendi özel isminin önüne böyle ön-takılar ekler?  Her yerde adını yazarken durmadan  "Prof.", "Dr." gibi ön ekleri kullananlara bile gıcık kapan biriyim ben.  Çıkıntıları ile saygınlık kazanmaya çalışan birisine saygım baştan düşüyor iken  bunun bir de  (bizde neredeyse herkesin kendini çok ünlü ve mühim bir insan zannettiği)  Facebook gibi bir ortamda yapılmasına tepkim zaten baştan belli.
Özellikle hemcinslerimin bunu yapması beni daha da şaşırtıyor.
TC Yasemin bilmem ne...  "Kamu malı mısın yani?"
(Yıllarca gittiği Anadolu Lisesi yolunda   -bizim zamanımızda 7 yıl sürerdi bu yabancı dil eğitimi verilen okullar-   "TC Devlet Malzeme Ofisi"  binası olan birinin yazısını okudunuz.)

(www.canilecanan.com)


EKLER:

* Biraz da bayrak tapıcılığına değinmek istiyorum.  Bayrak taşımak veya üzerine bayrak amblemi olan kıyafetler giymek ile,  isminin önüne  "-ön takı" almak aynı gelmiyor bana.  Bu yazım sadece isminin önüne TC ekleyenler üzerine iken bayrak hassasiyetini de işin içine ekleyerek yorumlayanlar oldu.  Öyleyse bu konudaki görüşüme de kısaca değineyim:

Özellikle  ABD'de  "9/11"  olarak da anılan  11 Eylül  (2001)  İkiz Kuleler saldırılarından sonra  ve  gelişen ekonomik sorunlarla  bayrak tapıcılığı güçlendi.  Hoşuma giden birşey değildir.

Bununla birlikte Amerika'yı ve Amerikalıları benden çok daha iyi gözlemleyen bir arkadaşımın yorumu ile,  onlarda bu bayrak severlik artışa geçmiş olsa da,
         "Bayrağı bayrak yapan üzerindeki al kandır
         Toprak,  eğer uğrunda ölen varsa vatandır"
gibi ifadeler karşısında mavi ekran verirler.
(Bu arada dünyanın en büyük ordusuna sahip ve  en militarist-ordusever toplumundan bahsettiğimizi de not düşelim.)


** Biraz da sözlüklerden alıntılar yapayım. Sırasıyla önce Uludağ Sözlük'ten ve ardından Ekşi Sözlük'ten konu hakkında:


zannediyorum çanakkalede patlamış mevzuudur.  kamu kuruluşlarının tabelalarından tc ibaresinin kaldırılmış olmasından mütevellit başlamış olsa gerek. belli başlı 1-2 feysbık sayfasının aklından çıkma bi fikir. kuyuya atılan bi taş,  çıkarmaya çalışan tonla sığır falan.
(maxime richard lll,  Uludağ Sözlük)

arabasının arkasına  k.atatürk  yazan insanların sosyal paylaşım sitelerinde vücud bulmuş halleri.    (mantardan zehirlenen mario)

pkk lı orospu çocuklarının zoruna giden hareket.   (banabakinlan)
(Tipik buralı yorumu :)   Türklük bunlara kaldı) (www.canilecanan.com)


sözcü gazetesi okuyup,  ulusal kanal izleyen tipler.   (aziz vefa, Ekşi Sözlük)

bu şekilde hükümeti dize getireceğini sanan tiplerdir. oturduğu yerden vatan kurtaran, siyaset yapan tiplerin son versiyonu.    (onemiyok)

türkiye cumhuriyeti devleti'nde elin bölücü ve ayrılıkçısı her türlü sanal ve gerçek hareketin sosyal, siyasal, kültürel, ekonomik vb. versiyonlarını yaparken bir sikim olmuyor,  bunlar hep demokratik, hep müthiş eylemler oluyor da iki vatansever türk evladı çıkıp "t.c."yi bir eylem, bir tepki aracı olarak kullanınca mı komik, şaka, bereli bordolu klavyeli oluyor?   (citosumdan taso cikmadi)

kendini tüzel kişi sanan tiptir.  kimse demiyor mu onlara olm sen gerçeksin diye.     (kaptankosku)

ülke elden gidiyor söylemiyle konulan o tc'yi kaldırdıklarında acaba onlar da mı elden gidecek  diye düşündüğüm garip bir facebook hareketi. (geldedimdegelmedin)
(bkz: vatan kurtuluyor dediler geldik)    (lady montana)


hakikaten anlayamadığımdır.  geçenlerde odtü olaylarını protesto eden bir grup üniversitelinin gangnam style eşliğinde havaya bilmem kaç bin dilek balonu bırakması kadar acaip.  türküm diye  isminin başına tc koymak ne demek? kendini tanıtırken merhaba ben türk ahmet mehmet mi diyorsun? kaldı ki sen kendi isminin başına türk olduğunu vurgulamak için bunu yazıyorsan, diğer halklardan insanlar da bunu yaparsa vay efendim ırkçılık yapıyorlar demeyeceksin,  önce bir kendine bakacaksın.    (histidine)

bu tiplerle dalga geçen götoşlar şimdi profillerine r4bia selamı koyarak mısır'ı kurtarmaya çalışıyor.  hadi bunlar tabelalardaki tc leri geri getirtti,  peki siz?   (fenasi kertmen -  18.09.2013, Ek$i)

hala kaldırmamış olmaları takdire şayandır. ben gerçekten istikrarlarına saygı duyuyorum.  denge bileziği takanlar bile çıkardı,  bu adamlar adından tc'yi çıkarmadı.   (siradisi00)


EDIT:    Facebook'ta  Ahmet Yıldız  şöyle  yazmış:
"Bütün Fetocular (sosyal medya hesaplarına) TC koydu Atatürk resmi koydu."
Saf insanları kandırma ve manipule etme yöntemlerini iyi biliyorlar gerçekten.

13 Mayıs 2016 Cuma

   Davutoğlu'nun  ipleri  kesildi

Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu (RTE emriyle) görevden alındı.   REİS  (büyük harflerle yazmazsak şahsına saygısızlık yapmış oluruz!)  ile aralarında görüş ayrılıkları (??), onulmaz farklılıklar varmış.   Egolar,  "Davutoğlu'nu gazetelerin 1. sayfasında görmek istemiyorum!"a kadar dayanmış meğerse...  Zaten bir süredir Twitter'da  "Hocacı" ve "Reisçi" gazeteci-troller arası gerginliğe şahit oluyorduk.
Dillerinden  "millet, halk, millet iradesi, demokrasi"  gibi lafları düşürmeden kesintisiz halk yalakalığı yapanların şaşılmadık maskeleri kayar gibi oldu, yalakalıkla yalaya yalaya yerine monte ettiler tekrar maskeleri.   Böylece Davutoğlu da "Tek Adam" tarafından ipi çekilen bir diğer AK Partili olarak yerini almış oldu.
Bu hayalci,  "komşularla sıfır sorun"  diye başlayıp bozuşmadığımız kimseyi bırakmayan,  "Esed kesin gidici" derken kendisi gidiveren adam çevresinde bir derleme yazısı bu.


% 49.5 oy ve 317 milletvekili ile iktidardan düşen ilk başbakanımız oldu.
"Stratejik derinlik... Komşularla sıfır sorun... Ahde vefa... Değerli yalnızlık..."
Birkaç sene önce kendisi ile ilgili bir blog açmıştım zaten (bakınız), ayrıca Dış İşleri etiketli pek çok yazımda kendisinin dış politika anlayışının izleri var. Özetle: Hayalperest biri, "entelektüel görünümlü yüksek hamaset anlatısı sahibi".  İslamcı.

Yazının sonunda  Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ayrıştıkları söylenen bazı konuları listeleyeceğim, artık ne gereği varsa.
Yalnız önce şunu not düşeyim, bu önemli:   DÜŞÜK PROFİL
      AKP Ankara Milletvekili Aydın Ünal,  Tayyip Erdoğan ile Saray'daki görüşmesinin ardından,  "yeni Türkiye"nin aranan yeni başbakanı için şu açıklamayı yaptı:
Bundan sonra gelecek olanın profili daha düşük olacak.
Levent Gültekin adlı bir gazeteci (Twitter hesabında) şöyle yazdı:  "Başbakanlık yapacak karaktersiz, kişiliksiz biri aranıyor diyorlar
20 kişi ben varım diye sıraya giriyor."
Doğru söze ne denir?
"Nasıl gelirsen öyle gidersin.  Ben önce köle olmayı kabul ediyorum, sonra haysiyetli bir insan gibi davranmaya çalışıyorum. Bunu kimse yemez."   Bu da Gültekin'in, gazeteci Ruşen Çakır ile gündemi yorumladıkları bir yayındaki yorumu idi  (videosu).



Biraz da olayın kurgusundan bahsedelim.
REİS'in sadrazam harcama kararı,  Pelikan Dosyası adlı bir Wordpress blogu üzerinden  (elbette şaşırtıcı olmayacak şekilde)  avam ve pespaye bir dille kamuoyuna duyuruldu.  Zaten Türkiye'deki asıl sorun, tamamen pespayeliğe,  "çomarlığa",  cahil cesareti ve kibrine teslim olunmuş olması.   Şu anda iktidarda siyasal İslamcılar olduğu için
eleştiri okları elbette onlara dönüyor;  oysa toplum olarak el birliği ile vasatlığı ödüllendirmekteyiz.  Bu gayretkeşlik ilkin popüler kültür hayatımızda başladı, diyerek konumuza geri dönelim.

"SELAM OLSUN!"  diye başlıyordu Pelikan Dosyası.   Ve olanca pespayeliği, avamlığı ile  kibirli ve cahil bir üslupla devam ediyordu.
Bu doza ne Yılmaz Özdil'de ne başkasında tahammül edemediğimden, sonuna dek okumam mümkün olmadı.  Anlatım bozuklukları ile dolu yazının bir bölümünden kısa bir alıntı yapmakla yetineyim:
“Temayül yoklamalarında   1. Gül,  2. Yıldırım,  3. Davutoğlu çıktı.
...
REİS yine de hocayı başkan yaptı.
Neden mi?
a) REİS  hocanın,  Suriye ve Filistin politikalarından hareketle,  kendini devirmek isteyen Batı'yla uzlaşmayacak bir politikacı çıkacağını umuyordu.
"Bu hoca, Batı'yla da, onun ülkemizdeki truva atları olan paralellerle ve Doğan medyasıyla uzlaşmaz" diye düşünüyordu.
b) Başkanlık sistemine geçerken argüman üretir, akademik karizmasını, taze politikacı kimliğini bu yolda işlevsel hale getirir diye düşünüyordu.
Kendisinden bu iki konuda söz aldı.”

Ne ulu bir REİS'miş bu?  ("Ulu Manitu")  Başkanlık da başkanlık!
Özetle:  Herşey güzel başlamıştı ancak “Şeffaflık Yasası” ve 17-25 Aralık üzerinden dört bakanı Yüce Divan'a gönderme oylaması ile ipler gerildi deniyor.   Adı "AK Parti",  yolsuzluklara karşı çıkacağız diye duyurarak yola çıkmışlardı, ama köprülerin altından çok sular aktı iktidarda, şimdi "şeffaflık" sadece adı ile bile batıyor.

"AKP'nin ne kadar mide bulandirici ve menfaat partisine donustugunu bu yazıyla itiraf etmisler"  demiş biri sosyal medyada.
"Davutoğlu'nu sadece harcamakla kalmayacak,  tüm pis işlerin ihalesini de ona bırakacak"  şeklinde yorumlar az değil.   Şimdi de bütün pis işleri hocaya yıkarak yeni bir aklama operasyonu mu?
Kimileri ise bu olayı  "AKP'deki kriz ve Saray'ın darbesi"  gibi ifadelerle yorumladı.  Bunlar ya saf salak ya da işi çarpıtma niyetindeler. Oysa  "Erdoğan'ın verdiğini yine Erdoğan alır."

Bu ülkede şov dünyasında (eğlence hayatında) bile  çelik gibi bir
TEK ADAMLIK  vardır.  Yalakalık, sansür ve baskı iliklere işlemiştir.
Görüyoruz ki, tek adamları eleştirenlerin sevdası da meğerse kendi "tek adam olmak" imiş.
"Adam daha başkan olmadan bir gecede hükümet deviriyor.
Başkan olunca olacakları düşünmek bile istemiyorum."  diye yazmış bir hanım Facebook iletisinde.



Atatürk'ün kara tahtaya tebeşirle adını yazıp imza attığı fotosu bazılarında ukde olmuş galiba. Türkçe yeni alfabeyi tanıtma çabası bile ukde olabiliyor. Gerçekten Erdoğan'ın bulunduğu konum kolay değil, hangi insan evladı çevresindeki bu kadar yalaka ordusuna rağmen böyle kritik zamanlarda duru görüşünü koruyabilir?



-Sosyal medyadan çeşitli alıntılar-
Recep Tayyip Erdoğan yine aldanmış.  Bu sefer de Ahmet Davutoğlu aldatmış. Bu sistemin varolması için kısaca "hainlere" ihtiyacınız var. Cemaatin tüm günahlarının siyasal sorumlusu Recep Tayyip Erdoğan olduğu gibi  Davutoğlu'nun da tüm günahlarının siyasi sorumlusu odur.
(@ilkand)

Bu ülkenin anamuhalefeti ultra-Reisçiler. resmen başbakana, AKP'ye muhalefet yapıyorlar.  O pelikan yazısını onaylayarak paylaşan AKP teşkilatında görevli insanlar var. Bu çok ilginç.  Yani mimli Davutoğlu karşıtı olan AKP teşkilatında görevli insanlar var ve atılmıyorlar.
Bu benim açımdan Davutoğlu'nun partisine hakim olamadığının bir göstergesi.   (@DoktorYes)

"Herkes sadece Erdoğan'ın çıkarlarına hizmet ettiği sürece var ve istisnasız herkes harcanabilir. Davutoğlu örneğinde yeniden görmüş olduk."   (@SavashPorgham)

Ülke başbakanının apar topar görevden alınması ve bunun tek bir adamın keyfi olmasının normal görülüp "Bundan sonra ne olacak?" vs denmesi?   (@volkan_bey)


"Gün gelecek  Cumhurun başındaki kişi Fetullah Hocamla aramızı bu fitneciler açtı, kandırıldım diyecek."

Evet, bu da Facebook'ta gördüğüm bir yorumdu.




“6 ayda Esed devrilir” dedi.  Demekle de yetinmedi, bütün planlarını buna göre yaptı.
B planı yoktu. Çünkü çok emindi. Kendinden. Zekasından. Bilgisinden. Okumasından.
Esed kaldı. Hoca çuvalladı. Sonra bir sürü sıkıntı.
(Pelikan Dosyası'ndan)



Neo-Osmanlıcılık,  bitmek bilmez anlaşılmaz Osmanlı övgüleri,  yüksek hamasetler ile çıkılan yolda  Mavi Marmara ve Rus savaş uçağının düşürülmesi gibi  gelmiş geçmiş en aptalca dış politika hamlelerinin yapılması...
(Bu arada Mavi Marmara olayının baş aktörlerinden  İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım,  "Laiklik yeni anayasada olmamalıdır"  diyen Meclis Başkanı için:   "İsmail Kahraman tarihte hak ettiği müstesna yeri almıştır.  Gün ona sahip çıkma günüdür"  demiş.)


Öte yandan günlerdir tepesine bombalar yağan Kilis, sanki Suriye'nin bir vilayeti imiş gibi davranılıyor.  "Rojava değil Kilis düştü düşecek aq" demiş birisi. (@Kaya34e)
"Rus Uçağı düşürdük. Bu yüzden uçaklarımız havalanamıyor. Uçaklarımız havalanamadığı için de Kilis'e füze yağdıranlara misilleme yapamıyoruz"  demiş @ilkand.
Bu arada Kilis valisi   “Füzeler tabiki düşecek, havada mı kalacak? Yer çekimi var” demiş.  Aynı şahsın güvenlik önlemi ise şu:
"Abdestsiz dışarıya çıkmıyoruz."
      Vasatlık, pespayelik mi demiştik az yukarıda?
Velhasıl,  "Hava sahasını ihlal etti diye Rus uçağını vurduk.  IŞİD günlerdir Kilis'i vuruyor, devletten tıs yok. Trajikomik."


"İslamcılığın SSBC'nin çöküşü gibi sonu olmadı bir türlü. Mutlaka olmalı. Ve bu defter kapatılmalı"   yazmış bir başka derviş.
"Şu anki bu belirsiz, işlek alanlarında bomba patlayan güvensiz bir ülke olmamızda,  bugün Kilis bombalanıyor ise bunun baş sorumlularından biri de Davutoğlu ve deli saçması dış politikasıdır. Yani Davutoğlu ve benzerlerine yapılan bu uygulamalar utanç verici diye, bu durum adı geçen insanları  'sütten çıkmış ak kaşık'  yapmaz ve vebali üstlerinden kaldırmaz."

Not düşmek isterim ki  Suriye politikası ve terör başta olmak üzere, çeşitli sancılı konular açıldığında, bazı AKP karşıtlarının geçmişe öykündüklerini görmekteyiz.  İktidar partisinin gittikçe saklanamaz şekilde leş bir partiye dönüşmesi,  Kemalistleri parlatmıyor canlarım.
Anlamadıkları şey şu ki,  AKP öncesi şartlar zaten AKP'yi yaratan şartlar. İç ve dış süreçleri anlamadan, anlama gayreti göstermeden,  herşeyi "makarna, bulgur, kömür" ile açıklamaya berdevam.  Ha bir de bitmez "Yetmez Ama Evet"e sövme halleri...




Davutoğlu dış politikasının yaşadığı başarısızlığı, sadece Davutoğlu'na mal etmek kadar saçma bişey yok...
Davutoğlu dış işleri bakanıyken  başbakan olan RTE,
bu dış politika çizgisine 2013 sonuna kadar (kısmen kraldan çok kralcı şekilde) entelektüel destek veren Cemaat,
daha sınırlı dozda olmakla birlikte gene benzer bir destek vermiş olan bazı "liberal"ler,  daha iyi bir dış politika alternatifi ortaya koymaya çalışmak yerine türlü türlü goygoy/polemik yapan CHP/MHP gibi partiler,  çocukların kafasını stratejik fantezilerle doldurarak Neo-Osmanlıcılığa psikolojik zemin hazırlamış kemalist eğitim sistemi (kemalist Orta Asya fantezileriyle, Neo-Osmanlıcılık fantezisi arasında, temelde çok mantık farkı yok)...
Hepsi sonuna kadar sorumlu, dibine kadar sorumlu.
Davutoğlu dış politikasından (teorik yönü dahil olmak üzere) hiçbir zaman zerre haz etmemiş ama  (bazı twitler ve facebook yorumları haricinde)
bu konularda yazmak yerine İtalyan ve İspanyol komedi dizilerinden, İskandinav kızlarından, Malta sahillerinden, hangi somondan daha iyi sushi olduğundan ve bir ton lüzümsuz konudan bahsetmeyi seçmiş benim gibi sosyal medya insanları da sorumlu...   (1)

"Reisçi" olarak tanımlanan yazarlarla, "Hocacı" olarak tanımlanan yazarlar arasında;  "dünyayı okuma" farkından çok, "stil/hava/dış görünüş/yaşam tarzı farkı" görüyorum.
"Türkiye üzerine oynanan oyunlar"ı,  havalı giysilerle ve temiz İstanbul Türkçesiyle anlatınca, "Reisçi Yiğit Bulut";  tam olarak aynı konuları daha sade/daha taşralı/daha "İslami" görünümlü biri olarak anlatınca;  "Hocacı İbrahim Karagül" oluyorsun.
Aynı içeriğin, daha şık/daha genç/daha havalı sunumu karşısında; "geleneksel" sunumun çok fazla şansı olamaz herhalde... "Reisçi"lerin avantajı,  içerikten çok sunumdan kaynaklanan ve şu günlerde tam da bu nedenle belirleyici olan bir avantaj. Medyada şimdilik dengeler bu şekilde... Zaman ne getirir ne götürür bilemeyiz elbette.   (2)
(Reşat ÇALIŞLAR'dan çeşitli Facebook alıntıları)





Biraz da eski solculara değinmek gerek.
Geçmişte benim de değer verdiğim bazıları, öyle fena savruldu ki benim için sessiz bir hayal kırıklığına dönüşüverdiler.
(Hop hoop, sek sek, döne döne!)
Bu gruptan Cengiz Alğan diyor ki Twitter hesabında:
"Erdoğan'ın 2 dönem başkanlığı süresinde işler rayına oturur,  artık ondan sonra biz de işimize bakarız. Ama şimdi sıkı durma zamanı." (*)

Fırat EREZ  ise şöyle buyuruyor:
Boşverin, bu da geçer. Erdoğan iyidir.
Daha gidilecek çok yol var, düşeriz, kalkarız ama ilerleriz.. Bekleyenler var, benim derdim onlar. (**)


Genç siviller zevatı  "darbeye karşı 70 milyon adım"dan  3-5 sene içinde Kürt illerindeki tankların arkasından ordu muhabirliğine yükseldiler. "Askeri vesayet kalksın" kampanyalarının aktivistliğinden  "Ordu-millet teröristle mücadelede" gazeteciliğine.
(@rojesir,   Ceren Kenar ve türevlerine gönderme)




Bonus olarak güncel bir gelişme:
Erdoğan (tam AB ülkeleri ile arada vize serbestisi konuşulurken)  boş durmayıp AB'ye de laflar hazırlamış:
"Biz yolumuza gidiyoruz,  sen yoluna git!"





--EKLER--
Ahmet Davutoğlu "Hoca"  ile  "REİS" Recep Tayyip Erdoğan arası ayrışma yaşanan konular diye şunlar not düşülüyor:

_Hakan Fidan.  7 Haziran seçimleri için (RTE'nin olumsuz görüşüne rağmen) milletvekilliğine aday olması.   (Fidan, Cumhurbaşkanı'nın açıklamalarından bir süre sonra adaylığını geri çekmiş ve yeniden MİT'teki görevine dönmüştü.)
_Şeffaflık paketi ve Yolsuzluk
_Dolmabahçe açıklaması: "Böyle bir şeyden benim haberim yok" demişti Erdoğan.
_Terör ve Kürt meselesinde tanım, bakış açısı farkları
_AB ile yakınlaşma
_İktidarı paylaşmama hırsı
_Koalisyon: 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası yaşanan belirsizlikte Davutoğlu'nun koalisyona sıcak bakması.

_BAŞKANLIK SİSTEMİ:  Olmazsa olmaz, kesin olacak!
İktidar partisi ve destekçilerinin temel propagandası şu:
"Başkanlık sistemi gelirse ülkede terör ve akan kan duracak. Daha güçlü yönetim olacak."
Tayyip Erdoğan şu anda Cumhurbaşkanı (ve fiili Tek Adam) iken neyi yapamıyor ki Başkan olduğunda akan kanı durduracak?
Sihirli değnekli kurtarıcılar bekleyen toplumlar bula bula neyi bulmuşlar ki biz daha iyisini görelim?

İki isim arasındaki mevzu, olup olmaması değil;  nasıl bir başkanlık sistemi olacağı noktasında yaşandı deniyor.
Davutoğlu'nun seçim sonrası açıklaması:
"Biz sistemin değişmesini isterdik, başkanlık sistemini gündeme getirdik. Ben de isterdim, beyannameye de koydum.  Parlamenter sisteme karşı değilim, hiçbir zaman da olmadım,  ama Türkiye'de uygulanan sistem parlamenter sistem değil.  Biz başkanlık sistemine geçmeyi tasavvur ettik ama halk bunu uygun görmedi.  Verdiği oylarla bize bu yetkiyi vermedi.  O zaman şimdi varolan sistemi işletmektir bizim sorumluluğumuz."
(Sen kimsin ki Davutoğlu  "halk yalakalığı ve demokrasi övücülüğü" yapıyorsun??!  Bunlar yapılacaksa eğer, onu yapmak da seçilmiş Cumhurbaşkanı'na düşer ancak!)

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın konuyla ilgili değerlendirmesi ise şöyle olmuştu, not düşeyim:   "Türkiye'nin yönetim sistemi değişmiştir. Şimdi yapılması gereken, bu fiili durumun Anayasal olarak kesinleştirilmesidir." (14 Ağustos 2015)


_Akademisyenlerin tutuklu yargılanması.
İmzaladıkları bir bildiri ile PKK'ya yönelik operasyonları "Biz bu suça ortak olmayacağız" diye eleştiren akademisyenler için Başbakan Davutoğlu, (29 Mart 2016 tarihinde yaptığı açıklamada)  tutuksuz yargılanmalarından yana olduğunu belirtmişti:
"Ben prensip olarak hüküm verilene kadar eğer herhangi bir hukuki zorunluluk yoksa,  insanların tutuklu yargılanmalarına karşıyım. Sonunda beraat olursa, özgürlüklerin kısıtlanması geri ödenemeyecek bir haktır. Bana en büyük cezayı versinler;  ama konuşma, yürüme özgürlüğümü elimden almasınlar.  28 Şubat'ta baskılar yaşamış bir akademisyen olarak söylüyorum,  düşüncenin hiçbir türüne sınır getirilmesini kabul edemem."

(Bunlar tek adamlığa sığmayan açıklamalar Davutoğlu bey.)

_Ve son olarak,  AK Parti MKYK'da (Merkez Karar ve Yönetim Kurulu) Başbakan'ın teşkilâtları atama yetkisinin geri alınması.



Neyse...
REİS çıkarır gene bir "kültür savaşı",  kafası karışık seçmen gene kenetleni kenetleniverir. Hali hazırda bir alternatif yok ve ufukta da görünmüyor.  Umudumuz Mesih'te değerli okurlar.
Esenlikte kalın.


2 Mayıs 2016 Pazartesi

  Prens öldü mü,  öldürüldü mü?

Michael JACKSON  (MJ)  ve  Whitney HOUSTON'dan sonra
bir siyahi müzik ikonu daha aramızdan ayrıldı.
#PRINCE   (1958  -  20/21 Nisan 2016)



Artık bu siyahi pop yıldızlarının peş peşe ölümü  bana "tesadüf" ya da  "ilahi mukadderat"  gibi gelmemeye başladı.
(Özellikle  Whitney Houston,  kızı ile peş peşe günlerde  aşırı doz uyuşturucudan komaya girip öldükten sonra.)
(Önce kızı komaya girmesine rağmen  yoğun bakımda birkaç ay daha yaşamış  ve annesinden sonra ölmüştü.)

Bobbi Kristina Brown  adlı kızına düşkünlüğü ile bilinen,  sevgi dolu meşhur bir kadın;  biricik kızı komada can çekişiyor iken,  neden uyuşturucu ve alkolden kızının baygın halde bulunduğu aynı otel odasında aynı banyoda aşırı dozdan ölü bulunur?

Ve şimdi de Prince.  Grip benzeri bir rahatsızlıktan öldü deniyor.
Ölmeden birkaç gün önce Instagram hesabından attığı mesaj, korktuğunu ve güvende olmadığını yansıtıyor.  (“Just When You Thought You Were Safe...”  - Ölümünün ardından post silindi.)
Haliyle komplo teorisi veya değil,  ani ve şüpheli ölümü üzerinde büyük bir soru işareti var.


The Simpsons gibi çizgi dizilerde, Prince'in söz dinlemediği için öldürüleceği işleniyor ve kurban ediliyordu.
(Hatırlarsanız MJ de kurban seçildiği mealinde birşeyler söylemişti ölmeden önceki bazı söyleşilerinde.)


Bir animasyonda Prens Charles  tarafından vura vura öldürülüyordu Prince.  Gerçek ölüm sebebi ise Kraliçe grip virüsü imiş mi ne?   Tesadüfe bakınız ki, Prens Charles'ın annesi  Kraliçe II. Elizabeth'in doğum gününde öldü!

Yazıda adlarını saydığım üç Amerikalı star;  yüksek satışlar yapmış, çok yetenekli,  büyük servet sahibi,  ve isim yapmış güçlü müzik şirketleri ile karşılıklı büyük borçları olan isimler.
(Prince,  plak firması ile arasındaki 18 yıllık mücadele sonunda eserlerinin telif hakkını kazandı geçtiğimiz Nisan ayında,  300 milyon dolarlık serveti var... gibi haberler okuyorduk ki adam aniden gidiverdi!  Demek ki onca zamandır bu meşhur adamın "Cream"  dışında neredeyse hiçbir parçasını YouTube'da bulamayışımızın nedeni telif sorunları yüzündenmiş.)

Bu müzik piyasası ve elitler dünyası korkunç!
Türkçe sosyal medyada ona buna "elit" diyenler,  gerçek dünya elitlerinin insanları kurban etme ritüellerini görse, küçük dilini yutup o kelimeyi yerli-yersiz ağzına almazdı.




MISCELLANEOUS
  • Prince'in en sevdiğim şarkıları:

    "The Most Beautiful Girl In The World /Dünyanın en güzel kızı",  "Cream /Krema" ve  "Diamonds and Pearls /Pırlantalar ve İnciler".
    Hepsini 90'larda yaptı.

  • Kendisi ayrıca 90'ların en meşhur şarkılarından biri olan,  hatta 80-90'ların ikonu diyebileceğimiz  "Nothing Compares 2 U"   şarkısının söz yazarı ve sahibi imiş!  Prince'in ilk kaydından yaklaşık beş yıl gibi sonra İrlandalı şarkıcı  Sinéad O'Connor  tarafından okunuyor ve tüm dünyada patlıyor.




  • (Anladığım kadarıyla)  İlerleyen yaşlarında Mukaddes Kitabı incelemeye başlamış (?)  ve Yehova Şahitleri'ne yaklaşmış.

  • gif link:   http://gph.is/1VJ2HnT










  • Sağ üstte: kullandığı amblemi.

    (Özellikle Warner Bros. şirketi ile telif davaları sürerken ismi yerine bu amblemi kullandı,  diye biliyorum.)   Solda ise 1978'den 2013'e değişen Prince saç stilleri.


Güzel ve yetenekli bu insana,  yaptığı tüm hoş şeyler ve çabaları için bir dinleyici olarak teşekkürlerimle...
Elveda Prens.


EDIT:   Yüksek doz kurbanıymış. İntihar değil, hatalı bir fentanil overdoz diyor ölüm sebebi için Wikipedia'da.  MJ'inki gibi  yine bilinçli bir doktor hatası mı yoksa?

20 Nisan 2016 Çarşamba

    BOMBALAR  patlarken

2015 ortasından beri ve özellikle son aylarda;  en büyük şehirlerimizin
en işlek ve en kalabalık,  kimi zaman da en tarihi alanlarında peş peşe bombalar patlatılıyor.   Dünyada da savaşların şekli değişiyor, muhtelif büyük kentlerin kalabalıklarına kan sıçrıyor.
Bu konu üzerine bir derleme yapacaktım ki çeşitli sebeplerden yazı çok aksadı,  bu arada Belçika'daki  (NATO merkez karargahı başkent Brüksel'de)  havaalanı ve metro patlamaları,   Mart'ta Bağdat stadyumundaki canlı bomba,   Pakistan lunaparktaki bombalı saldırı gibi yeni kanlı olaylar yaşandı.
Benim bu şekilde hazırlayıp yayınlamadığım yüzlerce yazım var,  bu da onların arasında kaybolmasın diye,  taslak hali ile paylaşmaya karar verdim.   Maksat siber uzayın derinliklerine bazı bilgileri yollamak,
her ne işe yarayacaksa artık!

Topraklarımızda ilk aklıma gelen olayları listelemeye çalışarak başlayayım:
  • 31 Mart 2015 ->  İstanbul Çağlayan Adliyesi'ndeki savcı rehin alma ve öldürme olayı.   Masum insan kanı üzerinden intikam, devrim ve barış hayali kuran zihniyetin kurbanlarından biri de Mehmet Selim Kiraz idi. Berkin Elvan davası soruşturmasını yürüten bir savcı, DHKP-C'li teröristlerce öldürüldü.

  • HDP Diyarbakır mitinginde trafo önü patlama   (5 Haziran 2015)
    (ve seçime yaklaşırken Adana ile Mersin'deki HDP merkezlerinde neredeyse eş zamanlı patlatılan bombalar)

  • Suruç katliamı.  34 genç  gün ortasında öldü,   IŞİD dendi.
    (20 Temmuz 2015,  Ayn-el Arap/Kobani'ye gitmek üzere Suruç'a şarkılar söyleyerek gelen Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu üyeleri)

  • Ankara Garı önünde, bir miting sırasında art arda gerçekleşen iki bombalı intihar saldırısında 100 küsür kişi öldü. Şok edici idi.   (10 Ekim 2015)
    Saldırıyı Irak Şam İslam Devleti IŞİD üstlendi.

  • İstanbul Fatih ilçesine bağlı Sultanahmet'te sabah 10:15'te şiddetli bir patlama olmuştu.  Dikilitaşların bulunduğu meydanda, Alman Çeşmesi yakınlarında.  (Acaba tarihi eserler zarar gördü mü?) Turistlerin yoğun olduğu bölgede büyük panik yaşandı.
    10 kişi öldü,  çoğu Alman vatandaşı idi.   (12 Ocak 2016)


  • Ankara'da  Genelkurmay Başkanlığı'nın az ötesinde bomba yüklü araçla gerçekleştirilen terör saldırısı.  Akşam iş çıkışı TSK personelini taşıyan servis araçları, İnönü Bulvarı üzerindeki kavşakta trafik lambalarında kırmızıda beklerken patlatılan bombaların sesi şehirde çok geniş bir alandan duyuldu deniyor.
    Aralarında sivillerin de bulunduğu 29 kişi öldü, pek çok da yaralı var. Genelkurmay'a 300,  TBMM'ye 500 metre gibi yakın mesafelerde gerçekleşen bir olaydan bahsediyoruz.   (17 Şubat 2016 Çarşamba)

    (17 Şubat'ın tarihsel benzerliği:  Eşref Bitlis'in ölüm yıldönümü.
    ABD ile PKK işbirliğini ve Kuzey Irak'ta oluşturulmaya çalışılan Kürt devletinin Türkiye'nin zararına olduğunu dile getirdikten kısa zaman sonra uçağının düşmesi sonucu ölen Jandarma Genel Komutanı. JİTEM'in kurularak yargısız infazların yapılmasına, itirafçılarla birlikte silah ve uyuşturucu kaçakçılığı yapılmasına karşı çıktığı yönünde bilgiler basına yansımıştı.  Dosyası "zaman aşımı"ndan düştü.)


  • Ankara Güvenpark'taki patlama.   Başkentin en merkezi noktasında, otobüs duraklarında.   40'a yakın ölü ve durumu hala ağır çok yaralı var. Şok yaşamış olaya şahit olup hayatta kalanlar, görgü tanıklarına mikrofon uzatılarak yapılmış videolara denk gelmişsinizdir.  Çok şey söylendi:  Rusya desteği dendi, çeşitli dış istihbarat örgütleri dendi, PKK bağlantılı etnikçi bir saldırı olduğu duyuruldu,  TAK dendi...    (13 Mart 2016, akşam 18:45 sularında)

    ABD Büyükelçiliği, saldırı ihtimaline karşı vatandaşlarını önceden uyarmış duyurular ile.  İstihbaratı Türk makamlarından aldıklarını söylüyorlar.  Bizde uyarılar musibetten sonra yapılır Sam Amca.
    (Ankara saldırısını üstlenen TAK:   "Misliyle devam edecektir" dedi.)


  • Kilis il sınırlarına Suriye'den ateşlenen roketler düşmeye devam ediyor. Son olayda yaralılar var.  "Angajman kuralları çerçevesinde IŞİD hedefleri vuruldu" deniyor bir haberde.


  • Ve tarih itibariyle son olarak,  dün  (19 Mart 2016 Cumartesi) İstanbul'un en can alıcı yeri olan İstiklal Caddesi'nde gerçekleştirilen Taksim intihar saldırısı.  Kaymakamlık binası önünde dendi, bu kez de bir turist kafilesine yönelindi.   Sanırım (Amerikan vatandaşlığı da olan)  5 İsrail ve 1 İran vatandaşı ölmüş, konu inceleniyor dendi. Bir de gezip görmek için İstanbul'a gelmiş bir Türk ailesi ve minik kızları olay yerinde imiş.
    İsrail,  güvenlik gerekçesi ile vatandaşlarına TR'ye gitmeme çağrısı yaptı.  Ölenler, böyle kalleş bir saldırının hedefi oldular.
    Twitter'da birisi  "Karma works in strange ways"  diye yorum düşmüş olaya,  bu da bir bakış açısı.   Geçenlerde birisi diyordu:
    "Canavarı uyandırdınız artık, önüne geleni yutacak."


  • EDIT:  Yeni eylemleri bu yazının altındaki Yorumlar bölümüne not düşerek bir kaynakça gibi kullanmayı düşünüyorum.




Yukarıda saydığım her bombalı intihar saldırısından sonra sosyal medya (Twitter ve Facebook) hemen kapatıldı ve erişim hızında çok büyük yavaşlamalar olacak şekilde saatler sonra kademeli olarak açıldı.   En son Taksim patlamasından sonra,  "üç ayrı yerde daha patlama olduğu" gibi yalan haberler aldı yürüdü.  Zaten sosyal medya tam leş çukuru!  Senin fanatiği olduğun tarafın işine geliyorsa;  her tür yalan, nefret ve galeyan taşıyan materyali,  kibri, aşağılamayı yapabilirsin.  "Utanma duygusu ve Rab korkusu" kalmayınca  her kepazelik zuhur eder, her şey inat sonuçta.   İşte böyle bir zamandayız.


Taksim'deki intihar eylemi sonrasında ve yaşanan terör olayları ile görülüyor ki bizim ülkemiz/topraklarımız/bölgemiz için güzel günler pek yakın değil gibi,  görünen veriler bu yönde.   Savaş ve gerginlikler,
etnisite güzellemeleri daha devam eder. "Barış ve kardeşlik türküsü"nü söyleyip demokrasicilik oynayanlar, sivil insanları patlatarak her koşulda "haklı çıkmada"lar.    “Ama ama ama...  AKP şöyle,  Recep böyle!...”
Terörü aklama ve kılıf bulma.
İnsanları anlamak benim için çok önemli ve değerli. Ancak kan dökmeye kılıf olarak bahaneler öne sürülüp çelişkili oynanıyorsa, anlama gayreti de anlamsızlaşıyor maalesef.
"Terörle yaşamak" konusunda bilinç eksikliğimiz var.  Bu şekilde yaşamaya alışmak kolay olmayacak.  Şu halde bombalar gündemi oluşturuyor.



Bu arada (Ebru Gündeş'in kocası) Reza Zarrab,  ABD Miami'de tutuklandı (İran ambargosunu ihlal ederek ABD'yi dolandırmak, bankacılık sahtekârlığı ve kara para aklama suçlamalarından - 19 Mart 2016). TR'de 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonunun merkezinde yer alan kendisi, burada aklanmış ve bolca plaketlendirilmişti.

Gündemdeki bir diğer konu da PKK bölge sorumlusu olduğu söylenen bazı teröristlerin cenazesine katılan HDP'li milletvekilleri idi. Kürt siyasi hareketi, seçimlerle gelen dikkate değer başarısı sonrasında hızla hayal kırıklığı olmaya yöneldi.  Gerçi bunun evveliyatı var,  Demirtaş/Yüksekdağ ikilisi, "ortak acı, ortak gelecek ve ortak vatan" hissiyat ve adımlarını "ortak acımasızlık, ortak kin ve ortak bölünmüşlüğe" çevirmek için yoğun çaba gösterdi. PKK'ya gelince...  "Arkanızda yaralı bırakmayın" diyen bir örgüt, destekçisi Kürtlere hayat vaat edebilir mi? Kanlı ve insanlık dışı yüzleri apaçık ortada artık.   (Hrant Enveryan'dan alıntı)


Bunlar da "gazeteci" filan...  "İneğe özenip şiştikçe şişen (ve sonunda patlayan) kurbağa" hikayesindeki gibi; RTE nefretinden akıl sağlıklarını kaybetme noktasına yaklaştılar.
Umut kaynakları terör.




Mart ayından bir diğer haber de İsrail Savunma Bakanı Moşe Yaalon'un  "Kürtlerin devlet sahibi olması halinde bölgedeki sorunların çözüleceği" yönündeki açıklamaları idi.   Tabiki Türk medyası geçiştirdi bu haberi. Kendisi şöyle diyor:
“Kürtler ile Yahudi milleti aynı dönemlerden geçmiş, farklı ülkelerin yönetimleri altında yaşamışlar. Sıkıntılar çekmişler. Kendi kaderimizi kontrol etmemiz için şart olan gücümüzü ve arzumuzu elimizden almışlar.”


Yahudiler ile Kürtleri bu şekilde kıyaslamak?
Hinlik çok türlü.
"Hinlik" deyince,  aklıma Can DÜNDAR geldi.
Diyarbakır HDP mitinginde bombalar patlatıldığında (bombaların yoğun olarak gündeme girişinin başlangıcı gibi) Cumhuriyet gazetesi genel yayın yönetmeni olan Can Dündar,   “Geçmiş olsun Diyarbakır! Umarım cevabın yine aynı sağduyuda ve aynı nitelikte olur: Seni başkan yaptırmayacağız!” diye tviklemişti. Daha önce ayrıntılı yazmıştım bunu hatırlarsanız.  İnsanların kanı yerde, bunlar siyaset-darbe-halay filan...