13 Mayıs 2016 Cuma

   Davutoğlu'nun  ipleri  kesildi

Başbakan ve AK Parti Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu (RTE emriyle) görevden alındı.   REİS  (büyük harflerle yazmazsak şahsına saygısızlık yapmış oluruz!)  ile aralarında görüş ayrılıkları (??), onulmaz farklılıklar varmış.   Egolar,  "Davutoğlu'nu gazetelerin 1. sayfasında görmek istemiyorum!"a kadar dayanmış meğerse...  Zaten bir süredir Twitter'da  "Hocacı" ve "Reisçi" gazeteci-troller arası gerginliğe şahit oluyorduk.
Dillerinden  "millet, halk, millet iradesi, demokrasi"  gibi lafları düşürmeden kesintisiz halk yalakalığı yapanların şaşılmadık maskeleri kayar gibi oldu, yalakalıkla yalaya yalaya yerine monte ettiler tekrar maskeleri.   Böylece Davutoğlu da "Tek Adam" tarafından ipi çekilen bir diğer AK Partili olarak yerini almış oldu.
Bu hayalci,  "komşularla sıfır sorun"  diye başlayıp bozuşmadığımız kimseyi bırakmayan,  "Esed kesin gidici" derken kendisi gidiveren adam çevresinde bir derleme yazısı bu.


% 49.5 oy ve 317 milletvekili ile iktidardan düşen ilk başbakanımız oldu.
"Stratejik derinlik... Komşularla sıfır sorun... Ahde vefa... Değerli yalnızlık..."
Birkaç sene önce kendisi ile ilgili bir blog açmıştım zaten (bakınız), ayrıca Dış İşleri etiketli pek çok yazımda kendisinin dış politika anlayışının izleri var. Özetle: Hayalperest biri, "entelektüel görünümlü yüksek hamaset anlatısı sahibi".  İslamcı.

Yazının sonunda  Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ile ayrıştıkları söylenen bazı konuları listeleyeceğim, artık ne gereği varsa.
Yalnız önce şunu not düşeyim, bu önemli:   DÜŞÜK PROFİL
      AKP Ankara Milletvekili Aydın Ünal,  Tayyip Erdoğan ile Saray'daki görüşmesinin ardından,  "yeni Türkiye"nin aranan yeni başbakanı için şu açıklamayı yaptı:
“Bundan sonra gelecek olanın profili daha düşük olacak.”
Levent Gültekin adlı bir gazeteci (Twitter hesabında) şöyle yazdı:  "Başbakanlık yapacak karaktersiz, kişiliksiz biri aranıyor diyorlar
20 kişi ben varım diye sıraya giriyor."
Doğru söze ne denir?
"Nasıl gelirsen öyle gidersin.  Ben önce köle olmayı kabul ediyorum, sonra haysiyetli bir insan gibi davranmaya çalışıyorum. Bunu kimse yemez."   Bu da Gültekin'in, gazeteci Ruşen Çakır ile gündemi yorumladıkları bir yayındaki yorumu idi  (videosu).



Biraz da olayın kurgusundan bahsedelim.
REİS'in sadrazam harcama kararı,  Pelikan Dosyası adlı bir Wordpress blogu üzerinden  (elbette şaşırtıcı olmayacak şekilde)  avam ve pespaye bir dille kamuoyuna duyuruldu.  Zaten Türkiye'deki asıl sorun, tamamen pespayeliğe,  "çomarlığa",  cahil cesareti ve kibrine teslim olunmuş olması.   Şu anda iktidarda siyasal İslamcılar olduğu için
eleştiri okları elbette onlara dönüyor;  oysa toplum olarak el birliği ile vasatlığı ödüllendirmekteyiz.  Bu gayretkeşlik ilkin popüler kültür hayatımızda başladı, diyerek konumuza geri dönelim.

"SELAM OLSUN!"  diye başlıyordu Pelikan Dosyası.   Ve olanca pespayeliği, avamlığı ile  kibirli ve cahil bir üslupla devam ediyordu.
Bu doza ne Yılmaz Özdil'de ne başkasında tahammül edemediğimden, sonuna dek okumam mümkün olmadı.  Anlatım bozuklukları ile dolu yazının bir bölümünden kısa bir alıntı yapmakla yetineyim:
“Temayül yoklamalarında   1. Gül,  2. Yıldırım,  3. Davutoğlu çıktı.
...
REİS yine de hocayı başkan yaptı.
Neden mi?
a) REİS  hocanın,  Suriye ve Filistin politikalarından hareketle,  kendini devirmek isteyen Batı'yla uzlaşmayacak bir politikacı çıkacağını umuyordu.
"Bu hoca, Batı'yla da, onun ülkemizdeki truva atları olan paralellerle ve Doğan medyasıyla uzlaşmaz" diye düşünüyordu.
b) Başkanlık sistemine geçerken argüman üretir, akademik karizmasını, taze politikacı kimliğini bu yolda işlevsel hale getirir diye düşünüyordu.
Kendisinden bu iki konuda söz aldı.”

Ne ulu bir REİS'miş bu?  ("Ulu Manitu")  Başkanlık da başkanlık!
Özetle:  Herşey güzel başlamıştı ancak “Şeffaflık Yasası” ve 17-25 Aralık üzerinden dört bakanı Yüce Divan'a gönderme oylaması ile ipler gerildi deniyor.   Adı "AK Parti",  yolsuzluklara karşı çıkacağız diye duyurarak yola çıkmışlardı, ama köprülerin altından çok sular aktı iktidarda, şimdi "şeffaflık" sadece adı ile bile batıyor.

"AKP'nin ne kadar mide bulandirici ve menfaat partisine donustugunu bu yazıyla itiraf etmisler"  demiş biri sosyal medyada.
"Davutoğlu'nu sadece harcamakla kalmayacak,  tüm pis işlerin ihalesini de ona bırakacak"  şeklinde yorumlar az değil.   Şimdi de bütün pis işleri hocaya yıkarak yeni bir aklama operasyonu mu?
Kimileri ise bu olayı  "AKP'deki kriz ve Saray'ın darbesi"  gibi ifadelerle yorumladı.  Bunlar ya saf salak ya da işi çarpıtma niyetindeler. Oysa  "Erdoğan'ın verdiğini yine Erdoğan alır."

Bu ülkede şov dünyasında (eğlence hayatında) bile  çelik gibi bir
TEK ADAMLIK  vardır.  Yalakalık, sansür ve baskı iliklere işlemiştir.
Görüyoruz ki, tek adamları eleştirenlerin sevdası da meğerse kendi "tek adam olmak" imiş.
"Adam daha başkan olmadan bir gecede hükümet deviriyor.
Başkan olunca olacakları düşünmek bile istemiyorum."  diye yazmış bir hanım Facebook iletisinde.



Atatürk'ün kara tahtaya tebeşirle adını yazıp imza attığı fotosu bazılarında ukde olmuş galiba. Türkçe yeni alfabeyi tanıtma çabası bile ukde olabiliyor. Gerçekten Erdoğan'ın bulunduğu konum kolay değil, hangi insan evladı çevresindeki bu kadar yalaka ordusuna rağmen böyle kritik zamanlarda duru görüşünü koruyabilir?



-Sosyal medyadan çeşitli alıntılar-
Recep Tayyip Erdoğan yine aldanmış.  Bu sefer de Ahmet Davutoğlu aldatmış. Bu sistemin varolması için kısaca "hainlere" ihtiyacınız var. Cemaatin tüm günahlarının siyasal sorumlusu Recep Tayyip Erdoğan olduğu gibi  Davutoğlu'nun da tüm günahlarının siyasi sorumlusu odur.
(@ilkand)

Bu ülkenin anamuhalefeti ultra-Reisçiler. resmen başbakana, AKP'ye muhalefet yapıyorlar.  O pelikan yazısını onaylayarak paylaşan AKP teşkilatında görevli insanlar var. Bu çok ilginç.  Yani mimli Davutoğlu karşıtı olan AKP teşkilatında görevli insanlar var ve atılmıyorlar.
Bu benim açımdan Davutoğlu'nun partisine hakim olamadığının bir göstergesi.   (@DoktorYes)

"Herkes sadece Erdoğan'ın çıkarlarına hizmet ettiği sürece var ve istisnasız herkes harcanabilir. Davutoğlu örneğinde yeniden görmüş olduk."   (@SavashPorgham)

Ülke başbakanının apar topar görevden alınması ve bunun tek bir adamın keyfi olmasının normal görülüp "Bundan sonra ne olacak?" vs denmesi?   (@volkan_bey)


"Gün gelecek  Cumhurun başındaki kişi Fetullah Hocamla aramızı bu fitneciler açtı, kandırıldım diyecek."

Evet, bu da Facebook'ta gördüğüm bir yorumdu.




“6 ayda Esed devrilir” dedi.  Demekle de yetinmedi, bütün planlarını buna göre yaptı.
B planı yoktu. Çünkü çok emindi. Kendinden. Zekasından. Bilgisinden. Okumasından.
Esed kaldı. Hoca çuvalladı. Sonra bir sürü sıkıntı.
(Pelikan Dosyası'ndan)



Neo-Osmanlıcılık,  bitmek bilmez anlaşılmaz Osmanlı övgüleri,  yüksek hamasetler ile çıkılan yolda  Mavi Marmara ve Rus savaş uçağının düşürülmesi gibi  gelmiş geçmiş en aptalca dış politika hamlelerinin yapılması...
(Bu arada Mavi Marmara olayının baş aktörlerinden  İHH Genel Başkanı Bülent Yıldırım,  "Laiklik yeni anayasada olmamalıdır"  diyen Meclis Başkanı için:   "İsmail Kahraman tarihte hak ettiği müstesna yeri almıştır.  Gün ona sahip çıkma günüdür"  demiş.)


Öte yandan günlerdir tepesine bombalar yağan Kilis, sanki Suriye'nin bir vilayeti imiş gibi davranılıyor.  "Rojava değil Kilis düştü düşecek aq" demiş birisi. (@Kaya34e)
"Rus Uçağı düşürdük. Bu yüzden uçaklarımız havalanamıyor. Uçaklarımız havalanamadığı için de Kilis'e füze yağdıranlara misilleme yapamıyoruz"  demiş @ilkand.
Bu arada Kilis valisi   “Füzeler tabiki düşecek, havada mı kalacak? Yer çekimi var” demiş.  Aynı şahsın güvenlik önlemi ise şu:
"Abdestsiz dışarıya çıkmıyoruz."
      Vasatlık, pespayelik mi demiştik az yukarıda?
Velhasıl,  "Hava sahasını ihlal etti diye Rus uçağını vurduk.  IŞİD günlerdir Kilis'i vuruyor, devletten tıs yok. Trajikomik."


"İslamcılığın SSBC'nin çöküşü gibi sonu olmadı bir türlü. Mutlaka olmalı. Ve bu defter kapatılmalı"   yazmış bir başka derviş.
"Şu anki bu belirsiz, işlek alanlarında bomba patlayan güvensiz bir ülke olmamızda,  bugün Kilis bombalanıyor ise bunun baş sorumlularından biri de Davutoğlu ve deli saçması dış politikasıdır. Yani Davutoğlu ve benzerlerine yapılan bu uygulamalar utanç verici diye, bu durum adı geçen insanları  'sütten çıkmış ak kaşık'  yapmaz ve vebali üstlerinden kaldırmaz."

Not düşmek isterim ki  Suriye politikası ve terör başta olmak üzere, çeşitli sancılı konular açıldığında, bazı AKP karşıtlarının geçmişe öykündüklerini görmekteyiz.  İktidar partisinin gittikçe saklanamaz şekilde leş bir partiye dönüşmesi,  Kemalistleri parlatmıyor canlarım.
Anlamadıkları şey şu ki,  AKP öncesi şartlar zaten AKP'yi yaratan şartlar. İç ve dış süreçleri anlamadan, anlama gayreti göstermeden,  herşeyi "makarna, bulgur, kömür" ile açıklamaya berdevam.  Ha bir de bitmez "Yetmez Ama Evet"e sövme halleri...




Davutoğlu dış politikasının yaşadığı başarısızlığı, sadece Davutoğlu'na mal etmek kadar saçma bişey yok...
Davutoğlu dış işleri bakanıyken  başbakan olan RTE,
bu dış politika çizgisine 2013 sonuna kadar (kısmen kraldan çok kralcı şekilde) entelektüel destek veren Cemaat,
daha sınırlı dozda olmakla birlikte gene benzer bir destek vermiş olan bazı "liberal"ler,  daha iyi bir dış politika alternatifi ortaya koymaya çalışmak yerine türlü türlü goygoy/polemik yapan CHP/MHP gibi partiler,  çocukların kafasını stratejik fantezilerle doldurarak Neo-Osmanlıcılığa psikolojik zemin hazırlamış kemalist eğitim sistemi (kemalist Orta Asya fantezileriyle, Neo-Osmanlıcılık fantezisi arasında, temelde çok mantık farkı yok)...
Hepsi sonuna kadar sorumlu, dibine kadar sorumlu.
Davutoğlu dış politikasından (teorik yönü dahil olmak üzere) hiçbir zaman zerre haz etmemiş ama  (bazı twitler ve facebook yorumları haricinde)
bu konularda yazmak yerine İtalyan ve İspanyol komedi dizilerinden, İskandinav kızlarından, Malta sahillerinden, hangi somondan daha iyi sushi olduğundan ve bir ton lüzümsuz konudan bahsetmeyi seçmiş benim gibi sosyal medya insanları da sorumlu...   (1)

"Reisçi" olarak tanımlanan yazarlarla, "Hocacı" olarak tanımlanan yazarlar arasında;  "dünyayı okuma" farkından çok, "stil/hava/dış görünüş/yaşam tarzı farkı" görüyorum.
"Türkiye üzerine oynanan oyunlar"ı,  havalı giysilerle ve temiz İstanbul Türkçesiyle anlatınca, "Reisçi Yiğit Bulut";  tam olarak aynı konuları daha sade/daha taşralı/daha "İslami" görünümlü biri olarak anlatınca;  "Hocacı İbrahim Karagül" oluyorsun.
Aynı içeriğin, daha şık/daha genç/daha havalı sunumu karşısında; "geleneksel" sunumun çok fazla şansı olamaz herhalde... "Reisçi"lerin avantajı,  içerikten çok sunumdan kaynaklanan ve şu günlerde tam da bu nedenle belirleyici olan bir avantaj. Medyada şimdilik dengeler bu şekilde... Zaman ne getirir ne götürür bilemeyiz elbette.   (2)
(Reşat ÇALIŞLAR'dan çeşitli Facebook alıntıları)





Biraz da eski solculara değinmek gerek.
Geçmişte benim de değer verdiğim bazıları, öyle fena savruldu ki benim için sessiz bir hayal kırıklığına dönüşüverdiler.
(Hop hoop, sek sek, döne döne!)
Bu gruptan Cengiz Alğan diyor ki Twitter hesabında:
"Erdoğan'ın 2 dönem başkanlığı süresinde işler rayına oturur,  artık ondan sonra biz de işimize bakarız. Ama şimdi sıkı durma zamanı." (*)

Fırat EREZ  ise şöyle buyuruyor:
Boşverin, bu da geçer. Erdoğan iyidir.
Daha gidilecek çok yol var, düşeriz, kalkarız ama ilerleriz.. Bekleyenler var, benim derdim onlar. (**)


Genç siviller zevatı  "darbeye karşı 70 milyon adım"dan  3-5 sene içinde Kürt illerindeki tankların arkasından ordu muhabirliğine yükseldiler. "Askeri vesayet kalksın" kampanyalarının aktivistliğinden  "Ordu-millet teröristle mücadelede" gazeteciliğine.
(@rojesir,   Ceren Kenar ve türevlerine gönderme)




Bonus olarak güncel bir gelişme:
Erdoğan (tam AB ülkeleri ile arada vize serbestisi konuşulurken)  boş durmayıp AB'ye de laflar hazırlamış:
"Biz yolumuza gidiyoruz,  sen yoluna git!"





--EKLER--
Ahmet Davutoğlu "Hoca"  ile  "REİS" Recep Tayyip Erdoğan arası ayrışma yaşanan konular diye şunlar not düşülüyor:

_Hakan Fidan.  7 Haziran seçimleri için (RTE'nin olumsuz görüşüne rağmen) milletvekilliğine aday olması.   (Fidan, Cumhurbaşkanı'nın açıklamalarından bir süre sonra adaylığını geri çekmiş ve yeniden MİT'teki görevine dönmüştü.)
_Şeffaflık paketi ve Yolsuzluk
_Dolmabahçe açıklaması: "Böyle bir şeyden benim haberim yok" demişti Erdoğan.
_Terör ve Kürt meselesinde tanım, bakış açısı farkları
_AB ile yakınlaşma
_İktidarı paylaşmama hırsı
_Koalisyon: 7 Haziran 2015 seçimleri sonrası yaşanan belirsizlikte Davutoğlu'nun koalisyona sıcak bakması.

_BAŞKANLIK SİSTEMİ:  Olmazsa olmaz, kesin olacak!
İktidar partisi ve destekçilerinin temel propagandası şu:
"Başkanlık sistemi gelirse ülkede terör ve akan kan duracak. Daha güçlü yönetim olacak."
Tayyip Erdoğan şu anda Cumhurbaşkanı (ve fiili Tek Adam) iken neyi yapamıyor ki Başkan olduğunda akan kanı durduracak?
Sihirli değnekli kurtarıcılar bekleyen toplumlar bula bula neyi bulmuşlar ki biz daha iyisini görelim?

İki isim arasındaki mevzu, olup olmaması değil;  nasıl bir başkanlık sistemi olacağı noktasında yaşandı deniyor.
Davutoğlu'nun seçim sonrası açıklaması:
"Biz sistemin değişmesini isterdik, başkanlık sistemini gündeme getirdik. Ben de isterdim, beyannameye de koydum.  Parlamenter sisteme karşı değilim, hiçbir zaman da olmadım,  ama Türkiye'de uygulanan sistem parlamenter sistem değil.  Biz başkanlık sistemine geçmeyi tasavvur ettik ama halk bunu uygun görmedi.  Verdiği oylarla bize bu yetkiyi vermedi.  O zaman şimdi varolan sistemi işletmektir bizim sorumluluğumuz."
(Sen kimsin ki Davutoğlu  "halk yalakalığı ve demokrasi övücülüğü" yapıyorsun??!  Bunlar yapılacaksa eğer, onu yapmak da seçilmiş Cumhurbaşkanı'na düşer ancak!)

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın konuyla ilgili değerlendirmesi ise şöyle olmuştu, not düşeyim:   "Türkiye'nin yönetim sistemi değişmiştir. Şimdi yapılması gereken, bu fiili durumun Anayasal olarak kesinleştirilmesidir." (14 Ağustos 2015)


_Akademisyenlerin tutuklu yargılanması.
İmzaladıkları bir bildiri ile PKK'ya yönelik operasyonları "Biz bu suça ortak olmayacağız" diye eleştiren akademisyenler için Başbakan Davutoğlu, (29 Mart 2016 tarihinde yaptığı açıklamada)  tutuksuz yargılanmalarından yana olduğunu belirtmişti:
"Ben prensip olarak hüküm verilene kadar eğer herhangi bir hukuki zorunluluk yoksa,  insanların tutuklu yargılanmalarına karşıyım. Sonunda beraat olursa, özgürlüklerin kısıtlanması geri ödenemeyecek bir haktır. Bana en büyük cezayı versinler;  ama konuşma, yürüme özgürlüğümü elimden almasınlar.  28 Şubat'ta baskılar yaşamış bir akademisyen olarak söylüyorum,  düşüncenin hiçbir türüne sınır getirilmesini kabul edemem."

(Bunlar tek adamlığa sığmayan açıklamalar Davutoğlu bey.)

_Ve son olarak,  AK Parti MKYK'da (Merkez Karar ve Yönetim Kurulu) Başbakan'ın teşkilâtları atama yetkisinin geri alınması.



Neyse...
REİS çıkarır gene bir "kültür savaşı",  kafası karışık seçmen gene kenetleni kenetleniverir. Hali hazırda bir alternatif yok ve ufukta da görünmüyor.  Umudumuz Mesih'te değerli okurlar.
Esenlikte kalın.


2 Mayıs 2016 Pazartesi

  Prens öldü mü,  öldürüldü mü?

Michael JACKSON  (MJ)  ve  Whitney HOUSTON'dan sonra
bir siyahi müzik ikonu daha aramızdan ayrıldı.
#PRINCE   (1958  -  20/21 Nisan 2016)



Artık bu siyahi pop yıldızlarının peş peşe ölümü  bana "tesadüf" ya da  "ilahi mukadderat"  gibi gelmemeye başladı.
(Özellikle  Whitney Houston,  kızı ile peş peşe günlerde  aşırı doz uyuşturucudan komaya girip öldükten sonra.)
(Önce kızı komaya girmesine rağmen  yoğun bakımda birkaç ay daha yaşamış  ve annesinden sonra ölmüştü.)

Bobbi Kristina Brown  adlı kızına düşkünlüğü ile bilinen,  sevgi dolu meşhur bir kadın;  biricik kızı komada can çekişiyor iken,  neden uyuşturucu ve alkolden kızının baygın halde bulunduğu aynı otel odasında aynı banyoda aşırı dozdan ölü bulunur?

Ve şimdi de Prince.  Grip benzeri bir rahatsızlıktan öldü deniyor.
Ölmeden birkaç gün önce Instagram hesabından attığı mesaj, korktuğunu ve güvende olmadığını yansıtıyor.  (“Just When You Thought You Were Safe...”  - Ölümünün ardından post silindi.)
Haliyle komplo teorisi veya değil,  ani ve şüpheli ölümü üzerinde büyük bir soru işareti var.


The Simpsons gibi çizgi dizilerde, Prince'in söz dinlemediği için öldürüleceği işleniyor ve kurban ediliyordu.
(Hatırlarsanız MJ de kurban seçildiği mealinde birşeyler söylemişti ölmeden önceki bazı söyleşilerinde.)


Bir animasyonda Prens Charles  tarafından vura vura öldürülüyordu Prince.  Gerçek ölüm sebebi ise Kraliçe grip virüsü imiş mi ne?   Tesadüfe bakınız ki, Prens Charles'ın annesi  Kraliçe II. Elizabeth'in doğum gününde öldü!

Yazıda adlarını saydığım üç Amerikalı star;  yüksek satışlar yapmış, çok yetenekli,  büyük servet sahibi,  ve isim yapmış güçlü müzik şirketleri ile karşılıklı büyük borçları olan isimler.
(Prince,  plak firması ile arasındaki 18 yıllık mücadele sonunda eserlerinin telif hakkını kazandı geçtiğimiz Nisan ayında,  300 milyon dolarlık serveti var... gibi haberler okuyorduk ki adam aniden gidiverdi!  Demek ki onca zamandır bu meşhur adamın "Cream"  dışında neredeyse hiçbir parçasını YouTube'da bulamayışımızın nedeni telif sorunları yüzündenmiş.)

Bu müzik piyasası ve elitler dünyası korkunç!
Türkçe sosyal medyada ona buna "elit" diyenler,  gerçek dünya elitlerinin insanları kurban etme ritüellerini görse, küçük dilini yutup o kelimeyi yerli-yersiz ağzına almazdı.




MISCELLANEOUS
  • Prince'in en sevdiğim şarkıları:

    "The Most Beautiful Girl In The World /Dünyanın en güzel kızı",  "Cream /Krema" ve  "Diamonds and Pearls /Pırlantalar ve İnciler".
    Hepsini 90'larda yaptı.

  • Kendisi ayrıca 90'ların en meşhur şarkılarından biri olan,  hatta 80-90'ların ikonu diyebileceğimiz  "Nothing Compares 2 U"   şarkısının söz yazarı ve sahibi imiş!  Prince'in ilk kaydından yaklaşık beş yıl gibi sonra İrlandalı şarkıcı  Sinéad O'Connor  tarafından okunuyor ve tüm dünyada patlıyor.




  • (Anladığım kadarıyla)  İlerleyen yaşlarında Mukaddes Kitabı incelemeye başlamış (?)  ve Yehova Şahitleri'ne yaklaşmış.

  • gif link:   http://gph.is/1VJ2HnT










  • Sağ üstte: kullandığı amblemi.

    (Özellikle Warner Bros. şirketi ile telif davaları sürerken ismi yerine bu amblemi kullandı,  diye biliyorum.)   Solda ise 1978'den 2013'e değişen Prince saç stilleri.


Güzel ve yetenekli bu insana,  yaptığı tüm hoş şeyler ve çabaları için bir dinleyici olarak teşekkürlerimle...
Elveda Prens.


EDIT:   Yüksek doz kurbanıymış. İntihar değil, hatalı bir fentanil overdoz diyor ölüm sebebi için Wikipedia'da.  MJ'inki gibi  yine bilinçli bir doktor hatası mı yoksa?

20 Nisan 2016 Çarşamba

    BOMBALAR  patlarken

2015 ortasından beri ve özellikle son aylarda;  en büyük şehirlerimizin
en işlek ve en kalabalık,  kimi zaman da en tarihi alanlarında peş peşe bombalar patlatılıyor.   Dünyada da savaşların şekli değişiyor, muhtelif büyük kentlerin kalabalıklarına kan sıçrıyor.
Bu konu üzerine bir derleme yapacaktım ki çeşitli sebeplerden yazı çok aksadı,  bu arada Belçika'daki  (NATO merkez karargahı başkent Brüksel'de)  havaalanı ve metro patlamaları,   Mart'ta Bağdat stadyumundaki canlı bomba,   Pakistan lunaparktaki bombalı saldırı gibi yeni kanlı olaylar yaşandı.
Benim bu şekilde hazırlayıp yayınlamadığım yüzlerce yazım var,  bu da onların arasında kaybolmasın diye,  taslak hali ile paylaşmaya karar verdim.   Maksat siber uzayın derinliklerine bazı bilgileri yollamak,
her ne işe yarayacaksa artık!

Topraklarımızda ilk aklıma gelen olayları listelemeye çalışarak başlayayım:
  • 31 Mart 2015 ->  İstanbul Çağlayan Adliyesi'ndeki savcı rehin alma ve öldürme olayı.   Masum insan kanı üzerinden intikam, devrim ve barış hayali kuran zihniyetin kurbanlarından biri de Mehmet Selim Kiraz idi. Berkin Elvan davası soruşturmasını yürüten bir savcı, DHKP-C'li teröristlerce öldürüldü.

  • HDP Diyarbakır mitinginde trafo önü patlama   (5 Haziran 2015)
    (ve seçime yaklaşırken Adana ile Mersin'deki HDP merkezlerinde neredeyse eş zamanlı patlatılan bombalar)

  • Suruç katliamı.  34 genç  gün ortasında öldü,   IŞİD dendi.
    (20 Temmuz 2015,  Ayn-el Arap/Kobani'ye gitmek üzere Suruç'a şarkılar söyleyerek gelen Sosyalist Gençlik Dernekleri Federasyonu üyeleri)

  • Ankara Garı önünde, bir miting sırasında art arda gerçekleşen iki bombalı intihar saldırısında 100 küsür kişi öldü. Şok edici idi.   (10 Ekim 2015)
    Saldırıyı Irak Şam İslam Devleti IŞİD üstlendi.

  • İstanbul Fatih ilçesine bağlı Sultanahmet'te sabah 10:15'te şiddetli bir patlama olmuştu.  Dikilitaşların bulunduğu meydanda, Alman Çeşmesi yakınlarında.  (Acaba tarihi eserler zarar gördü mü?) Turistlerin yoğun olduğu bölgede büyük panik yaşandı.
    10 kişi öldü,  çoğu Alman vatandaşı idi.   (12 Ocak 2016)


  • Ankara'da  Genelkurmay Başkanlığı'nın az ötesinde bomba yüklü araçla gerçekleştirilen terör saldırısı.  Akşam iş çıkışı TSK personelini taşıyan servis araçları, İnönü Bulvarı üzerindeki kavşakta trafik lambalarında kırmızıda beklerken patlatılan bombaların sesi şehirde çok geniş bir alandan duyuldu deniyor.
    Aralarında sivillerin de bulunduğu 29 kişi öldü, pek çok da yaralı var. Genelkurmay'a 300,  TBMM'ye 500 metre gibi yakın mesafelerde gerçekleşen bir olaydan bahsediyoruz.   (17 Şubat 2016 Çarşamba)

    (17 Şubat'ın tarihsel benzerliği:  Eşref Bitlis'in ölüm yıldönümü.
    ABD ile PKK işbirliğini ve Kuzey Irak'ta oluşturulmaya çalışılan Kürt devletinin Türkiye'nin zararına olduğunu dile getirdikten kısa zaman sonra uçağının düşmesi sonucu ölen Jandarma Genel Komutanı. JİTEM'in kurularak yargısız infazların yapılmasına, itirafçılarla birlikte silah ve uyuşturucu kaçakçılığı yapılmasına karşı çıktığı yönünde bilgiler basına yansımıştı.  Dosyası "zaman aşımı"ndan düştü.)


  • Ankara Güvenpark'taki patlama.   Başkentin en merkezi noktasında, otobüs duraklarında.   40'a yakın ölü ve durumu hala ağır çok yaralı var. Şok yaşamış olaya şahit olup hayatta kalanlar, görgü tanıklarına mikrofon uzatılarak yapılmış videolara denk gelmişsinizdir.  Çok şey söylendi:  Rusya desteği dendi, çeşitli dış istihbarat örgütleri dendi, PKK bağlantılı etnikçi bir saldırı olduğu duyuruldu,  TAK dendi...    (13 Mart 2016, akşam 18:45 sularında)

    ABD Büyükelçiliği, saldırı ihtimaline karşı vatandaşlarını önceden uyarmış duyurular ile.  İstihbaratı Türk makamlarından aldıklarını söylüyorlar.  Bizde uyarılar musibetten sonra yapılır Sam Amca.
    (Ankara saldırısını üstlenen TAK:   "Misliyle devam edecektir" dedi.)


  • Kilis il sınırlarına Suriye'den ateşlenen roketler düşmeye devam ediyor. Son olayda yaralılar var.  "Angajman kuralları çerçevesinde IŞİD hedefleri vuruldu" deniyor bir haberde.


  • Ve tarih itibariyle son olarak,  dün  (19 Mart 2016 Cumartesi) İstanbul'un en can alıcı yeri olan İstiklal Caddesi'nde gerçekleştirilen Taksim intihar saldırısı.  Kaymakamlık binası önünde dendi, bu kez de bir turist kafilesine yönelindi.   Sanırım (Amerikan vatandaşlığı da olan)  5 İsrail ve 1 İran vatandaşı ölmüş, konu inceleniyor dendi. Bir de gezip görmek için İstanbul'a gelmiş bir Türk ailesi ve minik kızları olay yerinde imiş.
    İsrail,  güvenlik gerekçesi ile vatandaşlarına TR'ye gitmeme çağrısı yaptı.  Ölenler, böyle kalleş bir saldırının hedefi oldular.
    Twitter'da birisi  "Karma works in strange ways"  diye yorum düşmüş olaya,  bu da bir bakış açısı.   Geçenlerde birisi diyordu:
    "Canavarı uyandırdınız artık, önüne geleni yutacak."


  • EDIT:  Yeni eylemleri bu yazının altındaki Yorumlar bölümüne not düşerek bir kaynakça gibi kullanmayı düşünüyorum.




Yukarıda saydığım her bombalı intihar saldırısından sonra sosyal medya (Twitter ve Facebook) hemen kapatıldı ve erişim hızında çok büyük yavaşlamalar olacak şekilde saatler sonra kademeli olarak açıldı.   En son Taksim patlamasından sonra,  "üç ayrı yerde daha patlama olduğu" gibi yalan haberler aldı yürüdü.  Zaten sosyal medya tam leş çukuru!  Senin fanatiği olduğun tarafın işine geliyorsa;  her tür yalan, nefret ve galeyan taşıyan materyali,  kibri, aşağılamayı yapabilirsin.  "Utanma duygusu ve Rab korkusu" kalmayınca  her kepazelik zuhur eder, her şey inat sonuçta.   İşte böyle bir zamandayız.


Taksim'deki intihar eylemi sonrasında ve yaşanan terör olayları ile görülüyor ki bizim ülkemiz/topraklarımız/bölgemiz için güzel günler pek yakın değil gibi,  görünen veriler bu yönde.   Savaş ve gerginlikler,
etnisite güzellemeleri daha devam eder. "Barış ve kardeşlik türküsü"nü söyleyip demokrasicilik oynayanlar, sivil insanları patlatarak her koşulda "haklı çıkmada"lar.    “Ama ama ama...  AKP şöyle,  Recep böyle!...”
Terörü aklama ve kılıf bulma.
İnsanları anlamak benim için çok önemli ve değerli. Ancak kan dökmeye kılıf olarak bahaneler öne sürülüp çelişkili oynanıyorsa, anlama gayreti de anlamsızlaşıyor maalesef.
"Terörle yaşamak" konusunda bilinç eksikliğimiz var.  Bu şekilde yaşamaya alışmak kolay olmayacak.  Şu halde bombalar gündemi oluşturuyor.



Bu arada (Ebru Gündeş'in kocası) Reza Zarrab,  ABD Miami'de tutuklandı (İran ambargosunu ihlal ederek ABD'yi dolandırmak, bankacılık sahtekârlığı ve kara para aklama suçlamalarından - 19 Mart 2016). TR'de 17 Aralık rüşvet ve yolsuzluk operasyonunun merkezinde yer alan kendisi, burada aklanmış ve bolca plaketlendirilmişti.

Gündemdeki bir diğer konu da PKK bölge sorumlusu olduğu söylenen bazı teröristlerin cenazesine katılan HDP'li milletvekilleri idi. Kürt siyasi hareketi, seçimlerle gelen dikkate değer başarısı sonrasında hızla hayal kırıklığı olmaya yöneldi.  Gerçi bunun evveliyatı var,  Demirtaş/Yüksekdağ ikilisi, "ortak acı, ortak gelecek ve ortak vatan" hissiyat ve adımlarını "ortak acımasızlık, ortak kin ve ortak bölünmüşlüğe" çevirmek için yoğun çaba gösterdi. PKK'ya gelince...  "Arkanızda yaralı bırakmayın" diyen bir örgüt, destekçisi Kürtlere hayat vaat edebilir mi? Kanlı ve insanlık dışı yüzleri apaçık ortada artık.   (Hrant Enveryan'dan alıntı)


Bunlar da "gazeteci" filan...  "İneğe özenip şiştikçe şişen (ve sonunda patlayan) kurbağa" hikayesindeki gibi; RTE nefretinden akıl sağlıklarını kaybetme noktasına yaklaştılar.
Umut kaynakları terör.




Mart ayından bir diğer haber de İsrail Savunma Bakanı Moşe Yaalon'un  "Kürtlerin devlet sahibi olması halinde bölgedeki sorunların çözüleceği" yönündeki açıklamaları idi.   Tabiki Türk medyası geçiştirdi bu haberi. Kendisi şöyle diyor:
“Kürtler ile Yahudi milleti aynı dönemlerden geçmiş, farklı ülkelerin yönetimleri altında yaşamışlar. Sıkıntılar çekmişler. Kendi kaderimizi kontrol etmemiz için şart olan gücümüzü ve arzumuzu elimizden almışlar.”


Yahudiler ile Kürtleri bu şekilde kıyaslamak?
Hinlik çok türlü.
"Hinlik" deyince,  aklıma Can DÜNDAR geldi.
Diyarbakır HDP mitinginde bombalar patlatıldığında (bombaların yoğun olarak gündeme girişinin başlangıcı gibi) Cumhuriyet gazetesi genel yayın yönetmeni olan Can Dündar,   “Geçmiş olsun Diyarbakır! Umarım cevabın yine aynı sağduyuda ve aynı nitelikte olur: Seni başkan yaptırmayacağız!” diye tviklemişti. Daha önce ayrıntılı yazmıştım bunu hatırlarsanız.  İnsanların kanı yerde, bunlar siyaset-darbe-halay filan...


13 Mart 2016 Pazar

  “Atlasana lan o... ç.!”


Yaşanmış bir olaydan kısa özet:

Köprüye intihar etmek için çıkmış adam tam caymış gibiyken; geçen minibüsten iki kadın pencereyi açıp:
"Atlasana lan orospu çocuğu!"  diye bağırıyor.  Ve adam atlıyor.

İkna etmeye çalışan polisler sonra aracı durdurup kadınları indirmiş mi ne...  Dedikleri laf:

_Ettik bir boşboğazlık yaa,  n'oolur tutanak tutmayın abim.

Sonra:  "Kadınlar çiçektir."
Özrü kabahatinden büyük insan iticiliği diye bir şey var gerçekten.

Bu haftanın haberi.  Geçen gece yarısı okuyunca afalladım, paylaşmadan geçemedim.   Psikolog bir hanımın olaya yorumu:
"İnanılmaz gibi görünen kötülükler bile sıradanlaşmış."

Söyleşi falan bile yapmışlar kadınlardan biriyle sonradan. Ama oku(ya)mayacağım onu.

İkili ilişkilerde, ailede, toplumda, (belki de tüm insanlıkta ?) inanılmaz bir hissizleşme ve sıradanlaşma/aynılaşma...
Herkes o kadar  "bunalım tiyatrosunda"  ve sinir küpü ki,  gerçek depresyonda olanlara o sahnede de yer kalmıyor.

Kimine göre teselli "ilahi adalet"te, kimine göre tek teselli "dua"larımız...



EK:   (bakınız:  İntihar)


8 Mart 2016 Salı

   Tuğçe Kazaz'dan  Trollük dersleri

«Trollüğün en has ve başarılı örnekleri şov dünyasından çıkmakta. Hangi birini örnek vereceksin ki?  Hiç bir kalıcı ve dişe dokunur iş yapmadan, sadece çene sayesinde gündemi domine ederek bunun sunduğu fırsatlar üzerinden popüler kültür hayatımıza demir atmış ünlülerin ülkesi burası»   demiştim  TROLLÜK nedir?  başlıklı yazımda.
Ve eklemiştim:  "Bizim insanımız; adını saklamadan, dobra dobra trollük yapan baba yiğitleri seviyor canlar  :)"
Sağ olsun  bir taze  örnek  de bu ay Tuğçe Kazaz'dan  geldi.



Geçtiğimiz haftalarda da canlı yayında saygı duruşu-İstiklal Marşı ve "Namazla boyun ağrılarımdan kurtuldum"  sözleriyle çok konuşulmuştu kendisi.   Evet, tüm bunlar gerçekten de Zaytung haberi veya  Uydurma haber değil,  Hepsi Gerçek!
(O yazıda da Diyanet vardı,  tasadüfen  :))

Şimdi bu insanlar varken internet trolleri iş yapamaz. Ekmeğinin peşinde olan, AkTrol filan olur. Öteki türlü kişisel tercihse, yaratıcılıkta ve özgünlükte über fark yaratmalı. Seküler olmalı. Bunlar da yetmez, çok yüksek takipçisi olmalı ve çoğuna geri takip yapmamalı vs.

Ben yine en iyisi kendi yorumlarımı değil farklı kişilerden alıntıları paylaşayım:

kendisi ile ilgili beni en çok şaşırtan ve eğlendiren akp medyasının bu kadını sahiplenmis olması. bir ideoloji ancak bu kadar yerin dibine dusebilirdi. yani benim savunduğum birşey var ve bunun yılmaz savunucuları tuğçe, şafak sezer, rasim filan olacak, hemen inandığım herşeyi bir kenara bırakır koşarak uzaklasirdim.
(piyade binbasi er  -  Ek$i Sözlük)

Alamızda lafı mı olur Tuğçecim,  sana hel şey selbes.
(bkz: cezai ehliyet)
(Mehmet Ördekçi  -  Facebook)

kolay kolay işsiz kalmaz bu hatun. malum, kaç tane yabancı din biliyor.         (sankibiyotik  -  Ek$i Sözlük)


Dün tesadüfen denk geldiğim, "8 Mart Dünya Kadınlar Günü"ne özel tasarlanmış bir afiş ve siyasetçi trollemesi örneği.




23 Şubat 2016 Salı

  Yıldız Tilbe'yi linç edelim!



"14 Şubat Sevgililer günü" ve bunun gibi neredeyse tüm icat edilmiş yapay özel günlere  (anneler günü, babalar günü, hatta doğum günü) ve şatafatlı kutlamalarına karşı isteksiz biri olarak; şu haberi biraz geç öğrendim. Ancak yazmadan geçemedim değerli okurlar.  Şimdi aranızdan diyen olabilir; ülkenin her yerinde bombalar patlar, iki haftadan çok huzur yüzü görmediğimiz, boyuna bir yerlerden tabutların geldiği, herkesin birbirini yediği, "nefret" ve yok etme duygusunun yoğunlaştığı bu zor zamanlarda yaşarken; sen bula bula yazacak bu konuyu mu buldun?
Evet değerli okurlar, ben bu konuyu yazacağım. Neden bu konunun üzerinde durduğumu da yazının sonunda bir dertleşme havasında sunmaya çalışacağım.

Bilmeyenler için özet geçeyim:

Yıldız TİLBE.   "Turkcell" adlı telekominikasyon firması, Sevgililer Günü kampanyası için bu kadın şarkıcıyı seçmiş. Şaşırtıcı değil; aşk ve aşk acısı  üzerine yıllardır bize çeşitli şarkılar söylüyor Yıldız Tilbe.  Kampanya içinse gençler ve hareketli bir müzik eşliğinde dikkat çeken bir reklam yapılmış ve yayına verilmiş. Ancak geçmişte Yıldız Tilbe'nin isyanı, Irkçılık ve Yahudi düşmanlığı  yazımda görsellerine yer verdiğim anti-Yahudi sözleri nedeniyle, Türkiye Yahudi cemaati tepki göstermiş. Dünyadan bihaber (habersiz) olan meşhur firma da bir anda bu tepkilerle Yıldız Tilbe'nin gerçek yüzünü görmüş ve imana gelip reklamı yayından kaldırıvermiş.

Ne kadar saçma bir anlatım oldu değil mi? Oysa mevzu tam da böyle.   Bu da karar sonrası Tilbe'nin Twitter'dan paylaştığı cevabı:


Ancak Yahudilerin gerçekten kendisine karşı birikmiş bir kini, söylecek güçlü sözleri varmış da sanki söylemelerine müsade edilmemiş ve bugüne kadar içlerindeki irini hapis tutmak zorunda kalmışlar gibi;   sosyal medyada "oh iyi oldu!" tepkisi başlattılar.  Bu haberi geç öğrendiğim için gecikmeli olarak taramalar yoluyla yazılanların bazısını gördüm.   Yıldız Tilbe'ye sosyal medyada ne linç kampanyası başlatmışlar arkadaş!

Özeti: Kibir Kibir Kibir,  ("yok edilmeye çalışılan mazlum ve seçilmiş halk").
"Cahilllllll ve çirkin kadın!"   ve  bir dolu hakaret.
(Bu  "cahilllllllll"  diye höykürenin hikmeti, kıymeti ne acaba?)
"Kendi sosyal konumumuzu dominantlaştırma,  bunu da farklı düşünenleri ezerek elde etme refleksine kapılmış haldeyiz. (...) Tüm tartışmalar, bu yok edici güç kavgası içinde anlamsızlaşıyor"  diyordu Reşat Çalışlar  Facebook sayfasındaki bir  paylaşımında.


En son  Penélope Cruz,  2014 Gazze operasyonu sırasında attığı tvitte  "#FreeGaza"  dedi diye, bütün "Hollywood (Kutsal tahta)" şirketleri ile anlaşmaları iptal edilmişti.

İnsanlar tüm dünyada ağzını açamayacak derece "susturuluyor",   "anti-Semitizm"  belirsiz tanımı ve çok geniş kanatları ile  en etkili sosyal silah  olarak kullanılıyor,   (bu arada gördüğüm en Sami ırkları düşmanlığı yapanlar bizzat bazı Yahudiler)   ama Yahudiler hala ağlıyor;  "Dünya onlara haksızlık yapıyor" imiş, İsrail  söz konusu olunca haberler çarpıtılıyormuş!

he canım hee! Sizinle ilgili açık ve güvenilir haber yapılamıyor artık.  BBC haberi yayınlıyor, İsrail askerleri ile ilgiliyse hemen rötuş rötuş... Bir gazeteci çıkıp "Hollywood büyük ölçüde Yahudilerin kontrolünde" diyor,  hemen istifaya zorlama... Bizim ülkemizde "basın özgürlüğü" diye yeri göğü inletenlere, ABD'li gazeteci Helen Thomas örneğini verelim. Sırf İsrail'i eleştirdi diye, yılların Beyaz Saray muhabirliğinden uzaklaştırılmış çok ünlü bir isim.
Çünkü Yahudiler çok hassas!  cıss!


Bu arada Yıldız Tilbe, onca full makyaj  fönlenmiş boyalı saçlı hoş Yahudi kadından daha asil çıktı yorumuyla, hayretler içerisinde bunu da gördük.  Hani az kalsın İran'daki gibi vinçlerle sallandıralım da diyeceklermiş ama tabi o fönlere yakışmaz bu diller.

"Dünyaya erkek olarak gelseydim, mutlaka kendime Musevi bir sevgili yapardım!" diyen Ayşe Arman'ı şimdi daha iyi anlıyorum. Geçmişte okuduğum iyi söyleşileri oldu.  Disiplin ve hırsına, bir konuyu kafaya taktığında üstüne gitmesine saygı duyarım; ancak totalde "gazetecilik" dahil, Ayşe Arman "dejenereliği" temsil eder. Fiziksel ve ruhsal dejenere hal üzerinden "halkımız cahil şekerim!"  nanikleri.



Kendisinin adının geçtiği daha önceki yazımda da değinmiştim, Yıldız Tilbe  uğraşılmaya çok müsait mimli bir isim zaten.  Peki Ssen ırkçılığa ve Yahudi nefretine karşı ne yaptın? Bişey yap(a)madın ama kendinden az daha tiksindirdin.    Batı Şeria'da evinde uyuyan bebeği yakan,  "Hristiyanlar İsrail'den defedilmesi gereken vampirlerdir!" filan diyen radikalleri olan, "bütün Filistinli anneleri öldürelim   hepsi küçük yılanlar doğuruyor"  gibi laflara sahip güzel adalet bakanı sahibi, durmadan post-modernizm ürünü etnikçilik üzerinden çevre ülkeleri mikserleyen insanlar bunlar.  İsrail gazete sitelerindeki okur yorumlarına bakınız, hasta zihinlere ayna tutuyor.  Sonra âleme "ırkçı, insanlık düşmanı"  filan diyolar, komik oluyor.


Beni bunları yazmakta isteklendiren ise şu iki noktadır.
Birincisi:

Türkiyeli Yahudilerce çıkartılan haftalık gazete Şalom'da çıkmış bir yazıda  şöyle denmiş:
              "Kimi zevat sosyal medyada takipçi toplamak, kitlelerini biraz daha arttırmak için her türlü nefret söylemine balıklama atlıyor."   (bkz)



Kibir ve kendini beğenmişlik  nelere kadir? Yıldız Tilbe'nin sosyal medyada ilgi çekmek için Yahudiler veya herhangi bir dünya toplumu ile ilgili yorum yapmaya ihtiyacı mı var? Ezbere önyargılı davranmayayım diye  Y.Tilbe resmi Twitter hesabında geriye dönük uzun zaman boyunca yazdıklarına baktım, benim burada paylaştıklarım haricinde pek bir şey göremedim. Yani şahıs Yahudi ile yatıp Yahudi ile kalkmıyor, şöhretini de Yahudi söylemlerine borçlu değilken; üstelik bu açıklamalardan dolayı özür dilemiş   (“Hitler'i karıştırdığım için pişmanım çünkü o da günümüzde zulüm yapan Yahudilerle aynı, hiçbir farkları yok”), ekranlarda gördüğü Filistin operasyonunda  "terörist"  diye sahilde futbol oynarken öldürülen çocuklarla ilgili bir haberdi sanırım, o görüntüler üzerine duygulanarak tepki gösterdiğini demiş... Aradan zamanlar geçmiş, sözler söylenip tepkiler verilmiş,  bugün firma reklamı iptal etmişken...
Yani gerçekten:  "Ne bu şiddet bu celal?"

Şalom'un haberi şöyle devam ediyor:
             "Yahudi nefretini ‘ifade özgülüğü’ olarak gören zevat herhalde bu nefreti ateist bir Yahudi olan Mark Zuckerberg'in icat ettiği Facebook ve kurucuları arasında Yahudilerin olduğu Twitter'dan yapmaz."
             "Antisemit dünyada birinciliği İran'a bile kaptırmayan ülkemizde  elbette ki en yoğun nefret suçlarından biri, sayıları giderek azalan Yahudi vatandaşlarımıza yapılıyor."

Abartılı ve hasta bir zihinden çıkan önermeler bunlar.  Ülkemizde "barış süreci" denen dönemde, halkımız anlaşılmayan bir etki ile (görünüşte bir sürü olumsuz veriye rağmen) büyük halk yığınları bazında ırkçılıktan en çok sıyrıldığı, Hrant Dink cinayeti sonrası azınlık ve farklı kimliklere düşmanlık konusunda görülmemiş hassasiyetlere sahip, Mavi Marmara operasyonu sonrası muhafazakar çevrelerde dahi Yahudiler ile ilgili görülmemiş ayrımcı olmayan içsel bir dil yakalamışken...
Evet siz ne yapıyordunuz o zaman Yahudi cemaati?
Bu değişim ruhunu olumlu yönde geliştirmek için bu ülkenin (de) bir vatandaşı olarak siz ne yaptınız?
Kendisi gibi düşünmeyen ve Yahudileri eleştiren (yerli-yabancı) her ünlü insana  "sözde sanatçı,  sözde milletvekili"  diyenlerin, "seküler Akit türevi  Gözcü/Sözcü"  desteği iddiaları bile mide bulandırıcı!
Ve "azalan Yahudi vatandaşlarımız" İsrail nüfusunu artırır, üzülecek bir şey değil sevgili Şalom yazarı.


İkincisi:

Yahudi'den çok Yahudi olanların başlattığı linç kampanyası.
Bu nedir?  Anlatmaya çalışayım.
Gerek Mavi Marmara baskını sonrası, gerek bu gibi olaylarda; hemen ortaya Yahudilik ile ne alakası olduğu şüpheli (ve bazı örneklerde hiç bir ilgisi olmadığı apaçık ortada) bir grup çıkıp, Yahudi'den çok Yahudi, İsrail'den çok İsrailci, Siyonist'ten çok Siyonist;  (Rus uçağı düşürülünce Rus'tan çok Rus)  ama her koşulda saldırgan bir dil ile azılı bir şekilde dikiliveriyor.
Yani "Kraldan çok kralcılar"dan bahsediyorum.  En tehlikeli bulduğum gruptur.

Mesela bizim toplumun kraldan çok kralcıları:  durmadan Malazgirt, Mercidabık, fetih, Fatih, Osmanlı ve son zamanlarda tekrar yeşeren  "Kürt diye bir şey yoktur"  diyenler... Kendini bu toprağın tapulu mal sahibi olarak görüp, gözünü kestirdiği "öteki" gruplara veya zayıf halka addettiklerine  "Ya sev ya terk et!"  diye nizamat verenler...   (Allah muhafaza! Bunlar Türkleri mahfa götürmek için nefes alıp veren mahlukat sınıfındalar.)

Mesela ülkenin müzmin muhalefetinden olup, darbesiz asla iktidara gelemeyeceğini gayet iyi sezebilen kimi  "laikler"...  (sırf "AKP'ye çakıyor" diye düşündüklerinden; İsrail'in Mavi Marmara gemi baskınına alkış tutmuşlardı.  "Eyyyyyyy İsrail!" ve Filistin davası hassasiyetiyle iki seçimi kazandı iktidar; ne zaman oyları düşer gibi olduysa hemen çekmeceden bu kartı çıkartıp öne sürdü. Nasıl bir insan buna alkış tutar da sonra "başımızdakiler cahil!"  diye höykürür?)   "Okumakla cehalet gider ancak eşeklik baki kalır"  değerli insanlar.

Bugünlerde de AK Parti içi "Tayyip'ten çok Tayyipçi" kliğin, partinin ve (iktidardaki parti üzerinden) ülkenin altını oymasını izliyoruz, çaresizce.   Bir de "Tanrı adına" ve "Allah'ın izniyle" cihat yaptığını söyleyip insan kesenler, bombaları kalabalıklar arasında patlatı patlatıverenler var.
Kraldan çok kralcılardan Tanrı bizi korusun.  (Amin)

İşte Yıldız Tilbe-Turkcell Sevgililer günü kampanyasında da bu kralcıları gördük. Yahudiler kendilerince tepkilerini yazmış, iletmiş, paylaşmış... Şirkete baskı kurulmuş, şirket reklamı geri çekmiş, son sözler söylenmiş... Buna rağmen bir takım kimseler hâlâ davayı devam ettiriyor;  kim için  neyin adına? Acaba şahsi bir garezleri mi var bu kadına? Dikkat çekmek istiyorlar da aradıkları konuyu mu buldular?  Gövde gösterisi mi?


Son lafım da TURKCELL'e. Söylenecek çok şey var da... Aklıma Hitler'li şampuan ve sabun reklamı yapan firma geldi. Bu kadar yüzsüzlük görmedim. Sonuçta ünlü bir kadının onuruyla da oynadılar. Hem Yıldız Tilbe sevenlerde Yahudilere karşı olumsuz duyguları beslediler, hem yalama olduklarını cümle aleme duyurdular. Sanırım sadece adı (lafın gelişi) "Turk" olan hede'lerden biri de bu firma. Zaten iyice bayan reklamları ve belirsiz uçuk tarife uygulamaları nedeniyle bir sene kadar önce bu operatörden çıkmıştım,  isabet oldu.  Tek kuruş kazandırmam bunlara.


- EDIT   (27 Nisan 2016) -
Kamuoyunun gündemine çocuk tecavüzleri ile giren Ensar Vakfı'nın düzenlediği yarışmalara sponsor olması ve olmaya devam etmesi ile son haftalar gündeminde konuşulan bu meşhur GSM firmasının aymazlığına ve malum hallerine şaşanlar olmuş. Ben de onların aklına şaşayım diyerek bu yazımı noktalıyorum.



2016,  ABD,  AKP,  insan hikayeleri,  para,  Kürtçe,  Dua,  sevgi,  Türkler

2 Şubat 2016 Salı

  İSRAİL  Çarkı

One Munite  tiyatrosu  ve  Mavi Marmara  filmi sonucunda 20 milyon $  hasılat yapmış bir sinema filminin Türk milleti olarak figüranı olduk.  (@urnina_lagas)


Her şey Tayyip Erdoğan'ın Suudi Arabistan ziyareti dönüşü (31 Aralık 2015) "İsrail bölgede bize muhtaç,  bizim de İsrail'e ihtiyacımızın olduğunu kabul etmemiz lazım"  sözleriyle başladı. Hükümetin Siyonist rejimle “ilişkileri normalleştirmesi”  gündemde.  Gelen yorumlar:
Rus savaş uçağının düşürülmesi,  Rus ve İran doğalgazının yerine alternatif kaynak bulma ihtiyacı,  Ortadoğu'daki sefil yalnızlığımızı giderme güdüsü,  BOP buna yol açtı, vs.

Türk dış siyaseti ve onunla ilişkili iç dengeler çok çabuk renk-yön değiştirilebiliyor,  bu durum son zamanlarda giderek belirginleşti.
Hayretler içerisindeyim. Daha dün "Rusya ile vizeler kalkıyor, cici Putin" kıvamındalardı,  hâle bak!  Asıl tehlike bu omurgasız beyinsiz uğursuzlar.

"Mezhepçi katil İrana karşı 100 kat daha İsraile güvenirim" demekteler şimdilerde.   İki ay önce   "katil İsrail! Ortadoğu planlarımızı engelleyen Siyonistlerdir!!"  diyordu bunlar. Hep notlar alırım, ve ne dediğimi biliyorum,  kitle bu şekilde...  Bir değil, iki değil.  Binler binler, tek bir işaretle  başka yöne havlamaya başladı.   "İsrail ile yeniden"  der demez;
eş zamanlı olarak  Şiilere ve İran'a karşı  saldırgan salvolara başlandı.
"Siyasi çıkarlar ve koşullar duruşları değiştiriyor, ancak halklara karşı nefret yaymayalım"  dedim diye,   “içimizdeki İrancılar”  diyerek kırdı beni birisi.   Bir AK troll ise "Katolik" ilan etmiş bendenizi.   “İsrail'e yaklaşınca neden rahatsız oluyormuşuz!!?!”
   Peki güzel kardeşim,  sen niye o kadar zaman Yahudi nefreti ekip boykot çağrısı yapmıştın madem?  Bence senin ideolojin gibi tepkilerin de yalan.




"İsrail-Türkiye ortaklığı konusunda  AK Parti trolleri neden sus puslar? Hani (Ç)ağlayan Adliyesi'nde hesap soracaklardı Mavi Marmara gemi baskınını gerçekleştirenlere?   Sanki hiç böyle birşey olmamış ve hacı yolu bekler gibi gündemin değişmesini bekliyorlar? Van Minüt'i  'kahramanlık'  olarak gördüğünden bu partiye oy verenler,  mevcut duruma  'ihanet'  diyerek karşı çıkmalı ve seslerini yükseltmeliler.  Tabii eğer şerefli iseler"   demiş bir yorumcu Facebook'ta.

İsrail konusunda "kuzuların sessizliği"ni oynamaktalar. Bu kadar yalpalamak gerçekten her baba yiğidin harcı değil.

"Sahi nerede parmaklar?  Ne oldu o Rabia işaretleri?" :)






İlke yok, vizyon yok, çark -el mahkum- çok... ama özgüven patlaması maşallah gıpta seviyesinde.

Bu da geçmişten bir özgüven patlaması:
Türk Silahlı Kuvvetleri   İsrail'e saldıracakmış-mış da...
Ah yok mu o paralelciler!!?




"AKP'lileri tarif etmek için kullanılabilecek en iyi kelimelerden biri => riya."

        Hilal Kaplan,  iki sene önce Zaman gazetesinin "Ortadoğu'daki gücü geri kazanmak için Türkiye'nin İsrail ile barışmak zorunda olduğu" şeklindeki haberi ile alay ederken;  şimdilerde   “İsrail ile teması süren Türkiye, Filistin davasına daha aktif hizmet edebilir”  demeye başlamış.   (Sanki  -her ne demekse bu-   "Filistin Davası"  çok umrundaymış gibi.)

Alay etmek, iki uçlu bir ok gibidir.  Aşağıda Hilal Bayrak adlı "trolliçe" ile ilgili görsel derlemede,  sol sütunda (Mavi Marmara ölümleri sonrasında) hararetli şekilde İsrail mallarını boykot çağrısı ve hemen yanında yeni gündem doğrultusunda güncellenmiş  (up-date  edilmiş)  U-dönüşü  :)
(Karaktere dair sağlam ipuçları içerir.   Anlayana)





"Cemaat"   2-0  öne geçti
Ahan da yazdım  :)
    (1)

İslam ülkelerinde BAHAR diye başlayan süreçte biz de baş roldeydik ve yüzümüze gözümüze bulaştırdık.   Ya da rolümüz böyleydi.   (2)

2016,  Türkiye'nin taviz patlaması yapacağı yıl olacak.  Mecbur   (3)

Çapına göre hareket edeceksin
Haddini, kuvvetini bileceksin
Hayal güzeldir
Ama gerçekler acıdır
(4,   @Cem_MELiTA)




Kim derdi ki bu lağım çukuru bir gün "Ha İsrail ha İran!"  diye haber yapacak?  Daha neler göreceğiz kim bilir.
(Ağzından salyalar akıtarak sağa sola saldıranlardan itinayla kaçınınız, kuduz olma ihtimalleri vardır.)

"Barış görüşmeleri"  derken o da yalan oldu.  Neyse ki HDP'nin başarısız ve kışkırtıcı siyasetine Kürtlerden anlamlı destek gelmedi  -şimdilik-.   Ancak
bu kadar mezhepçilik, etnikçilik, ırkçılık, hedef gösterme, taşkınlık, ona buna saldırarak dış politikada yol alma halleri...bence iyi değil.   "Son seçimlerde %49,48 oy almış bir partinin ve tabanının, eceli gelmişcesine saldırganlaşması altı çizilmesi gereken bir durum."   Ortada değişen bir Mezopotamya ve çevresi haritası, öyle sert bir İsrail çarkı, öyle bir Suriye rezaleti var ki;  saldırganlaşmadan belki de duvara bindirmeden durması zor belki de.
"Batı'ya yanaşıldı; Batı'nın Orta Doğu'daki uzantıları Suudi Arabistan ve İsrail ile barışıldı; Rusya'yla bozuşuldu.   Bu dış politikanın neresi yeni?"

Prof. Hakan Yılmaz, Boğaziçi Siyaset Bilimi Ve Uluslararası İlişkiler




Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan yarın çıkıp  "İsrail'le yeni anlaşmayı biz değil, Paralel yapı yaptı!"  dese;   %49,5'un kaçı buna inanır acaba?
Olur mu olur!   Araya da patlat bir Gazze ziyareti! Troll gazeteciler de yazıverir artık birkaç  "Filistin Davası"  soslu İslamcı yazı,   oh mis!

"İsrail'le her türlü ekonomik, siyasi ve askeri işbirliği yapıp   kadim düşmanlık kodları üzerinden muhalefete Yahudi mason yaftası yapıştırmak"
(@m_emin_kurnaz)




Bağımsız Kürdistan'a bir destek de ISRAEL Adalet Bakanı  Ayelet Shaked'den.

Bu kadın siyasetçiye daha önce İsrail-3 (Seçkiler) yazımda da yer vermiştim. Filistinli annelerin ve çocuklarının ölümünü talihsiz bir durum olarak görmediğini, bilakis annelerin "küçük yılanlar" doğurduğu için öldürülmeleri gerektiğini söyleyen,   Filistin halkına topyekün savaş ilan edilmesini isteyen birisi.

Ara ara inanılmaz açıklamaları ile haber olan bu genç güzel kadın, "Kurulacak Bağımsız Kürdistan'ı ülkemizin desteklemesi gerekir" benzeri açıklamalar yaptı geçen günlerde. Zaten İsrail'in Kürt özgürleşme hareketine destekleri malum.   "Kürtler IŞİD'i yenme konusunda en ciddi taraf. Kürtleri devletsiz en büyük ulus yapan adaletsizliği düzeltecek adımlar atmalıyız.  Mükemmel bir demokrasileri var. Üstelik kadınlara da eşit davranıyorlar..."   gibi şizofrenik laflar.   (bakınız)


                    Bir adalet bakanı olarak  "adalet"  üzerine konuşulacaksa;  kendi ülkesinin topraklarını gasp ettiği  (onlar "satın aldık" diyorlar)  Filistinlilerin devlet kurma hakkı üzerine düşünceleri nedir ne değildir acaba?   Tek/İki devletli çözüm?   İşgal altında tutulan Batı Şeria'da durmadan genişlettikleri Yahudi yerleşim yerleri ve aşırı radikal gruplarının sebep olduğu vahşetlerle ilgili ne der?
"Bazı üst düzey İsrailli kurmay subayların Kürt ordusunun kurulmasını ve eğitimini yönlendirdiği"  dile getirilmekte. Peki bu kişiler PKK terör örgütü ile ne kadar temastalar?   "Uğruna ne canlara kıyılan, çocukların bile terörist ilan edildiği, Yahudi inancı ve değerlerini takas ettikleri idealleri Siyonizm'in bölgede ve dünyada sebep olduğu adaletsizlik, döktüğü insan kanıyla ilgili sorular saklı kalsın.
"Kadınlar bir çiçektir"  değerli okurlar. Gördüğünüz gibi dünyanın daha güzel bir yer olması için politik doğrucular ve feministlerin de savunduğu gibi,  kadın siyasetçilerin sayısı artmalı!  :P




"IŞİD saldırıları yüzünden, son on yılın en büyük Yahudi göçü gerçekleşti İsrail'e" deniyor. En fazla göç edenlerse  (şaşırtıcı değil)  Fransız Yahudileri olmuş.

Bu arada İsrail Savunma Bakanı  Moshe Ya'alon:
"İsrail'in baş düşmanı İran'dır. İran ve IŞİD arasında tercih yapmam istense IŞİD'i seçerim.   IŞİD,  İran'dan iyi"   demiş.

"Suudi Arabistan,  Birleşik Arap Emirlikleri (BAE),  Kuveyt ve bu gruptaki diğerleri ile İsrail arasında büyük ölçüde ortak noktalar bulunduğunu;
 İran,  Müslüman Kardeşler ve uluslararası cihat güçlerinin ortak düşmanları olduğunu"  anlatmış.    "Türkiye IŞİD'e destek veriyor"  demeyi de ihmal etmemiş.   "IŞİD uzun süre Türk parasıyla finanse edildi"  vesaire.

Tek ses tek nefes!  Tek bir ağızdan borazancıbaşılık yapan ne çok?
Aslında bir taraftan da teşekkür etmemiz gerekir.  Bize liderlerimizin çapını ve realitesini görme fırsatı sunuyorlar.







Türkiye ve İsrail'in anlaşma maddeleri şöyle listeleniyor:
  1. Mavi Marmara için tazminat   (20 milyon dolar, ölenlerin yakınlarına ait bir fona devredilecek deniyor)
  2. Türkiye ve İsrail ilişkileri normalleşecek, geri çekilen büyükelçiler yeniden gönderilecek.
  3. Türkiye, baskını gerçekleştiren İsrail askerlerine açtığı davalardan vazgeçecek.
  4. Hamas'ın Türkiye'deki aktiviteleri sınırlandırılacak,  Salih El Aruri gibi bazı önemli isimleri sınırdışı edilecek.
  5. Türkiye, İsrail'den gaz almayı ve Avrupa'ya İsrail gazının taşınması için boru hattı inşasını kabul edecek.



Kişisel Görüşüm:   Bu blog'da şahsi görüşlerime nadiren yer veriyorum. Gerçek hayatta da kendini kolay açabilen biri değilimdir. İnsanları zaman zaman deneyen bir kişi olarak, bazen kendi düşüncemin tam tersini savunarak konuya ani ve gıcık girişler yaptığım da olabiliyor.
Şimdi bu konuya dönersek:

                    Biz neden İsrail ile önce bir anda zıtlaştık ve perde önünde küstük,  sonra bir anda her şeyi unuttuk ve o dakka İran'la kötü olduk?
Neden önce İsrail,  sonra İran ile kavga ettik ya da küsmüş gibi yaptık?   Neden adı  Yavuz Sultan Selim Köprüsü?
Geçmişin ayak izleri üzerinde yürüyerek mi geleceği  "fethedeceğiz"?   “Liyakat ve zekâya kıymet vermeden, bundan nasiplenmeyi bir kaide haline getirmeden imparatorluk 'hayali' kuran bir takım adamlar var”   diyordu  Erdem Abaka  bir tvitinde.  Az bi düşünün.




Meselesi ve vaadi olmayan bir yapılanmaya doğru evrilmeye başladı iktidar partisi. Sürekli onunla-bununla-şununla didişerek veya didişme görüntüsü vererek mağduriyet yaratma çabasında.   Hali hazırda mevcut olan ve kapı eşiğinde bekleyen ağır ülke sorunlarının  "Kasımpaşa modeli bir başkanlık sistemi"  ile aşılabileceği teorisi,  uluslarası dizayndaki zavallı halimize ayna tutuyor.

"Özgüvenimizi fena halde kaybettik"  diyor kimisi.
Özgüvenimizi biraz da   MAVİ MARMARA   gibi olaylarda kaybetmedik mi?   Çok çabuk öldürülebildik,   aniden affedebildik...   (Yazık)

Türkiye-Israel görüşmeleri önümüzdeki günlerde devam edecek.  Ortaya koyulan anlaşma maddeleri yıkılıyor,  ancak özellikle yukarıda 3. maddede listelediğim;  haddinibilmezlik ve acizliğin bileşkesi olarak ışıldamakta.
(3. Madde:  Türkiye, baskını gerçekleştiren İsrail askerlerine açtığı davalardan vazgeçecek.)     Yani?

          Yanisi:
          Furkanlar öldükleri ile kaldılar.
          Etinden sütünden kanından fazlasıyla istifade edildiler.
          Meydanlarda kalabalıklara karşı oy deposu oldular.
          Üstüne  "terörist"  ilan edildiler İsrail tarafından,  onları öldürenler de "kahraman".
         Gazze ablukası elbet kalkmayacak. Belki anlaşma sonrası kısa dönem göstermelik gevşeme olabilir o kadar.
         Varsa yoksa  "Başkanlık"  konuşursun sen artık,  sihirli değnekli kurtarıcı imiş gibi.


Hiçbir siyasi partiye genel seçimlerde oy vermeyen biriyim, ancak TR siyasetini kendimce takip etmeye çalışıyorum. Görüp gözlemlediğim herşey, bu toplumun ne kadar imansız,  imanın sadece suretini verip kendisine asla sahip olmayan insanlarla dolu olduğu sonucuna çıkıyor. İnsanları hedef göstermek, kendi gölgesinden bile korkmak, sürekli hainler aramak, hain bulamıyorsan hain/hainlik yaratmak, 'çapsız olmak' ama kendi bokunda muhteşem cevherler görmek...  İşte siyasi ahalinin ruh hali.

Çeşitli yorum ve alıntılarla,  elden geldiğince bu İsrail ve Mavi Marmara çarkını unutturmamak adına derledim bu yazıyı.
Toplumumuz için dua edecek gücü bulamıyorum artık. Hatalar üst üste gidiyor.  Ne olacaksa olacak.

Yazıda  "AKP'li troller suskun!"  dedim ama,  aslında AKTroller suskun değil.  “Gazze ablukasını kaldıran lider!”  diye paylaşım yapıp haber sitelerinde haber (?) yapıyorlar.
"Yalakalıktan delirmek"  ne güzel şey anne!



Son söz:    Koyu milliyetçiliği besleyen damarlara iyi bakmak gerekir.
Bazı çevrelerin gazıyla mezhepçiliğe, saldırgan ayrımcı söylemlere, İran'a efelenmeye gitmek ne kadar doğru?
Yaklaşan ve hatta yavaştan başladığı söylenen Suud-İran savaşında  "kraldan çok kralcı"  olmasak bari.

İsrail ve İran:   Orta Doğu'daki bu iki ülkenin birisi ile zıtlaşma dahi ciddi riskler taşırken;  hele de ikisi ile peş peşe gerginlik yaşamak  tam rezalet!
Hiç  "değerli yalnızlık",  "yeni Osmanlıcılık"  gibi afilli tanımsız ifadelerin arkasına saklanmayın.

Bir de yalan uydurma haber ve resimlerle son zamanlarda çok fazla  "İran'da öldürülen Kürt şair, Kürt lider, asılan Sünni alimler..."  haberleri dönmeye başladı.  Yalan haberlere itibar etmeyiniz.



Sayın Erdoğan;  "İnşallah biz en kısa zamanda Şam'a gidecek,  Selahaddin Eyyubi'nin kabri başında  Fatiha okuyacak,
Emevi Camisi'nde namazımızı kılacağız"
  demişti  2012 Eylül'ünde.
Buna bir de  Ahmet Davutoğlu'nun  "(Başkent olacak)  Kudüs'te namaz" vizyonunu ekleyin  (2010).

Bir yorumcu  "İran, atom bombasına dur dedi. Ortadoğu'nun selameti için bunu İsrail'den de bekliyoruz!!"   demiş.
Buraya bir gülücük işareti koyalım   : )


              EDIT:   "İsrail'de saldırı düzenledikleri gerekçesiyle öldürülen ve cesetleri iade edilmeyen Filistinlilerin ailelerini ziyaret eden üç Arap kökenli İsrail milletvekilinin meclis oturumlarına katılımı geçici olarak yasaklandı"   diyor bugünki bir haberde.

Adamlar ölüleri ziyarete dahi tahammül edemiyor,  bizim coğrafyaya gelince  "adalet,  özgürlük,  haklı mücadele"...
Yorum sizin.

Gündem,  Davutoğlu,  DTP/BDP,  kan,  Fethullah,  internet,