19 Mart 2010 Cuma

Gündem  Mart 2010


Ermeni Tasarısı
4 Mart 2010:  Ermeni Soykırımı ile ilgili karar tasarısı, ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi'nde kabul edildi.  ABD Washington Büyükelçisi Namık Tan'ın geri çağırılmasıyla Türkiye'nin başlattığı tepki sürecinde, şimdi gözler ABD Temsilciler Meclisi Genel Kurulu'ndaki oylamaya ve Başkan Obama'nın 24 Nisan tarihli konuşmasına çevrilmiş durumda.
(bkz:  Ermeni Soykırımı'nın Ön Kabulü)

Ve ABD'nin kısa süre ertesinde, bu kez İsveç Parlementosu'nda Ermeni Soykırımı iddiaları kabul edildi. Yine aynı hamleyle Stockholm Büyükelçimiz geri çağrıldı, Başbakan Erdoğan resmi gezisini iptal etti... "Gerginlik devam ederse  ülkemizdeki kaçak Ermenilerin sınır dışı edileceği"  birinci ağızlardan ilan edildi.  16 Mart gecesi NTV'de katıldığı Basın Odası programında konuşan Nazlı Ilıcak, "Başbakan'ın soykırımı tanıyan nice ülkelere ziyarette bulunduğunu hatırlatarak, şimdi bu sert tavırların biraz da siyaset ve oy kaygılarıyla yapıldığını" belirtti. Tayyip Erdoğan ile CHP ve Canan Arıtman benzerlerinin söylemlerini;  "Atalarının yarım bıraktığı işi (tehcir'i) tamamına erdirmek"  şeklinde yorumlayanlar da var.


Deprem
8 Mart 2010: Elazığ'da sabaha karşı gerçekleşen 6.0 şiddetindeki bir depremde 51 kişinin hayatını kaybettiği belirtiliyor. Sarsıntıdan sonra meydana gelen otuza yakın artçı sarsıntı da bölgedeki korku ve paniği artırdı. Kerpiç evlerdeki bu insanlarla ilgili Ahmet Altan'ın bir yazısına yönlendirme yapmak istiyorum. Bir haklılık noktasından ve güçlü bir isyan duygusundan doğup, konuyu -yine- Atatürk, Cumhuriyet ve devlet düşmanlığına getirip "demokrasi"yi sihirli değnek  (yok yok Adem ile Havva'nın meşhur elması) olarak takdimini görüyoruz burada:   İmparatorluk ve İnsan


Kamyon
Dışarıdan bakıldığında sıradan görünen bir kamyon, bir ülkenin gündemini ne kadar işgal edebilir ki? "Burası Türkiye" olunca durum biraz farklı olabiliyor.
İçi bomba ve silahlarla yüklü sivil plakalı beyaz bir kamyon; eskortsuz (başıboş), öyle kendi halinde ilerlerken, gelen bir ihbar sonucu Ankara Gölbaşı yakınlarına geldiği akşam 18 sularında durdurularak arandı.  Kamyonun Muğla'dan yola çıktığı, bomba ve silahların Özel Kuvvetler Komutanlığı'na teslim edileceği ileri sürüldü.  NTV ve TRT 2 kamyonun takibi ve  Ankara Emniyet Müdürlüğü'ne getirilişini canlı olarak yayınladı. "Sevkiyatın Polis'e veya ilgili çeşitli makamlara bildirilmemiş olması ve eskortsuz silah sevkiyatı" konusundaki boşluklar bir tarafta; diğer yanda devlet televizyonu TRT'ye haberi yayınladığı ve daha takibin ilk anlarında "içerisindeki bombaların seri numaralarının silinmiş olduğunu" söylemeye varana dek verilmiş ayrıntıcı, Polis'le içli dışlı haldeki süper haberciliği eleştirenler diğer tarafta... Askerin Polise, Polisin askere güvenmediği; kurumların çatıştığı bir ülke  ve  aynı Susurluk'taki gibi bir kamyon hikayesi...


"İlker Başbuğ  konuşuyor"
Birkaç hafta önceki Habertürk konuşmalarının ardından (bkz), İlker Başbuğ bu kez de Hürriyet ve Milliyet'e konuştu. Hürriyet gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Enis Berberoğlu'yla yaptığı söyleşide, Erzincan'daki Ergenekon soruşturması kapsamında hazırlanan iddianameye göre birinci şüpheli olan 3. Ordu komutanı Orgeneral Saldıray Berk ile ilgili açıklamalarda bulundu,  yargı sürecinde kendisine açık destek verdi.

Başbuğ şöyle diyordu:  "Ordu komutanı ile yaptığımız görüşmelerde, konuya ilişkin olarak kendisinin de görüşleri sorulmuştur. Kendisi çeşitli defalar bizlere,  iddia edilen olaylarla hiçbir ilgisinin bulunmadığını ifade etmiştir." (Ve yakın gelecekte Genelkurmay Başkanımız olacak Orgeneral Işık Koşaner'e dönerek soruyor:  "Hiç tereddüt var mı?"   Koşaner: "Hayır yok.")

(Bu anlayışa göre,  bundan sonra suçlular şöyle yargılansın:
Birkaç şahit huzurunda zanlıya sorulur:  "Suçlu musun? Söylenenlerle ilgin var mı? İddialar doğru mu?"  Eğer zanlı "Vallahi billahi benimle ilgisi alakası yok, hepsi iftira!" derse; dava ve suç iddiası düşmüş sayılsın. Başbuğ ve şurekası, olayın merkezinde bir asker -hele ki yüksek rütbeli bir asker- varsa, böyle yapılmasını mı öneriyor yoksa?)
Hürriyet'teki tüm ifadeler için:  tıklayınız


Şemdinli olayında "Tanırım, iyi çocuklardır" diyen Orgeneral Büyükanıt gibi, o (İlker Başbuğ) da General Berk için ağırlığını koyuyor.  Üstelik de bunu "bilinçli" bir şekilde yapıyor.
Bir gün önce Milliyet Gazetesi'nde Fikret Bila'yla yaptığı konuşmada, "Henüz sanık durumunda olmayan" Albay Çiçek'i görevden almaları için hukuki bir neden bulunmadığını söyleyip, ertesi gün "sanık" Orgeneral Berk için görevden almayı söz konusu etmemek Başbuğ'un "hukukun kurallarını" bilerek çiğnediğini gösteriyor.

"Medyanın generallerin emrine girmesi, onların yaptıklarını sorgulamaması, işledikleri suçları desteklemesi,  orduda bir suç özgürlüğü  ve  suç işleme alışkanlığı yaratmış"  diyordu  Ahmet Altan  bu yazısının başında.
(İyi çocuklar bitmiyor  -  16 Mart 2010)

       O kadar ayrıntısını bilemeyeceğim;  ancak bir dönem Magazin Saltanatı yaratıklandırılarak;  memleketteki nice önemli, güncel  ve vahim olayın hasıraltı edildiğini,  Hülya ve Derya hikayeleri ile oyalandığımızı biliyorum. Bunu yapanlar,  bu düzeni kuranlar  ve bu tuzağa düşüp gönüllü olarak yayanlardan her zaman tiksinmeye devam edeceğim.

Bu arada İlker Başbuğ, katıldığı Küresel Terörizm ve Uluslararası İşbirliği Sempozyumu'nda,  Ergenekon Davası sanıklarından  1. Ordu eski Komutanı Orgeneral Hurşit Tolon  ile sohbet ederek samimi görüntüler verdi. Son günlerdeki asker tutuklamalarına protesto olarak, muvazzaf komutanların istifası iddiaları kendisine sorulduğunda ise "İstifa ederek kimseyi sevindirmeye niyetimiz yok"  diyen İlker Başbuğ, "Genç bir teğmen gibiyim. Görevimin son dakikasına kadar yüz yıl varmış gibi çalışacağım"  dedi.



Aliye Kavaf buyurdu
Yine cinsiyeti 'kadın' olan bir Kadından Sorumlu Devlet Bakanı, yine saçmalardan seçmeler...
Neler görmedik ki bugüne kadar? Liselerde Bekaret Kontrolü emri verenler mi istersiniz, yoksa yetimhanelerin durumunu eleştirdi diye sisteme ayna tutanları topun ucuna koyan hassas ve onurlu hanım bakanları mı? Başlıbaşına bir yazı konusu. Şimdi bu Aliye Hanım da  (nereden aklına geldiyse artık)  'eşcinsellik' hakkındaki görüşlerini kamuoyu ile paylaşmış.

"Eşcinselliğin biyolojik bir bozukluk, bir hastalık olduğuna inanıyorum.  Tedavi edilmesi gereken bir şey bence... Türkiye'de eşcinseller yok demiyoruz,  bu vaka var."
(Dilerim, sırf milletvekili ve bakan olması hasebiyle,  diğer görüş ve inanışlarını da kamuoyu ile paylaşmaz.)



Diyarbakırspor hükmen yenik
Futbol mevzusu ile pek ilgili olmayan kişiler dahi, son günlerde Gündem takibi sırasında Diyarbakırspor'un çokça adını duymaya başlamışlardır. "Bir nefret formu" olarak, stadyumlarda futbolu bahane ediyorlar anladığım kadarıyla... 6 Mart'ta Diyarbakır'da gerçekleşen Diyarbakırspor-Bursaspor maçı, çıkan olaylar sebebiyle 17. dakikasında tatil edildi. Ardından takım 3-0 yenik sayıldı.
Bir de "Taş atan çocuklar" sorunu var ki, çocukları suça itmek ne kadar zor olabilir? Kasten adam öldürenin almadığı cezalar onlara veriliyor.  AKP'den Mir Dengir Fırat, "Bu çocuklar hapishaneden birer militan olarak çıkacaklar" diyordu bir yorumunda. Ama ne gam!



Aytaç Durak  ve  12 Eylül
Rüşvet ve "bir suç imparatorluğu kurduğu" yönündeki iddialar ile gündeme gelince, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli tarafından istifaya çağrıldı.
Benim hemen aklıma, kendisinin Ocak ayında yaptığı bazı açıklamalar geldi: "Allah 12 Eylül'ü yapanlardan razı olsun" diyordu kendileri.  Fazla söze gerek yok sanırım,
12 Eylül ve baskı sistemi sayesinde serpildikçe serpilmiş bazı yöneticilerimiz var bizim.



Roman Açılımı mı,  Rant mı?
"Açılımlar Cenneti"ne düşmüş gibiyiz adeta. Açılım Ağacı, henüz daha meyvesini/meyvelerini vermiş değilken, o yüzden de ne menem bir şeydir pek gören, bilen yokken; yeni bir tek ay'ımız geçmiyor ki yeni bir açılımla karşılaşmayalım.  Evet, şimdi de Roman Açılımı.
Bu son gelişmeye bir  "Rant Açılımı"  olarak bakanların da olduğunu belirtmek isterim. "Alın TOKİ'nin şu evlerindeki şu daireleri/ Verin Sulukule'deki şu arazilerinizi/ Dikelim inşaatlarımızı..."  şeklinde devam ediyor bu açılımın bazı yorumları.


Anayasa değişikliği  için düğmeye basıldı deniyor.  İktidar hazırladığı taslağı muhalefetle konuşmaya başlayacakmış. Muhalefet "Hayır" demekten veya askeri korumaktan başka ne yapacak ki? Ama gene horoz dövüşleri izleyeceğiz önümüzdeki günlerde demektir bu.


Kıbrıs'ta seçimler olacakmış. Mehmet Ali Talat, "Benim başarısızlığım, AKP'nin de başarısızlığı demek olur"  diyerek dikkatleri üzerine çekmiş.


16 Mart Katliamı  Davası,  30 yıl sonra zaman aşımından düştü.
"16 Mart Katliamı; 16 Mart 1978 günü, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi önünde 7 öğrencinin ölümü, 41 öğrencinin de yaralanmasıyla sonuçlanan bombalı ve silahlı saldırıdır" diyor Vikipedi. Ve fazla da bir bilgi veremiyor; aynı yakın tarihimizdeki nice olay hakkında olduğu gibi... Saldırıdan canlı olarak kurtulabilen bir hukukçu,  olayı AİHM'e taşıyacakmış.



Dinç Bilgin'in  Taraf'ta Neşe Düzel ile söyleşisi, bu ayki medya gündeminde epeyce yer buldu.  İlgili röportajlar için:
Bu ülkede basın hükümet de kurdu
Basındaki ajanları bilirdik

"Medya sahibi olduğunuz zaman, medya sahipliğinin getirdiği gücün bir süre sonra sizde patolojik sonuçları oluyor. Patolojik düzeyde narsist biri olmaya başlıyorsunuz. O zaman da ister istemez huyunuz da bozuluyor. Kendinizi asla hata yapmaz sanıyorsunuz. Bir hata varsa, bunu kendinizde aramayıp başkasında arayan insan haline geliyorsunuz. Ben de o devirleri geçirdim. Gücün yol açtığı bir bozulmaydı bu. Doğrusu medya patronları arasında patolojik narsist olmayana pek rastlanmıyor. Ama derece derece oluyor bu narsizm. Murdock da  Maxwell de hep o havaya girdiler."

"Benim özlediğim basın, ayıp yapma lüksü olmayan bir basın. Onun için de böyle bir basının devletle mümkün olduğu kadar parasal iş ilişkisi olmayacak."

(Ayrıca iki bölümlük bu röportaj sırasında  üstü örtük bir şekilde de olsa Ali Kırca'nın zamanında atv Ana Haber'de anchorman iken --90'lar-- yayınlanmış olan Fethullah Gülen videolarına gödnerme yapmış ve bunun yanlış oduğunu söyleyerek cemaate gizli selam ve övgüler yollamış.)



Atatürk filmleri
Atatürk filmleri açısından oldukça verimli günlerden geçiyoruz. Ancak 'zenginlikleri' konusu biraz havada kalıyor sanırım.  Önce Can Dündar'ın "Mustafa"sı, ardından Zülfü Livaneli'nin "Veda"sı ve hemen ardından Turgut Özakman'ın  "Dersimiz Atatürk"ü!

Atatürk filmi yapmak için birbirini bekleyenler varmış sanırım.  Şu adreste bütün bu Atatürk filmleri üzerine bir izleyici yorumu döşenmiş,  benim hoşuma gitti:
http://numanserteli.blogspot.com.tr/2010/03/dersimiz-ataturk-vedaya-rahmet-okutan.html



Maalesef 20 etiket sınırı yüzünden bu yazıda da pek çok konu başlığını etiketleyemedim.  Eksik kalanlar alfabetik sıralamaya göre:
afiş, Ankara, askerler, Bursa, canilecanan, Dış İşleri, gazeteciler, Hülya, Işık, Kıbrıs, magazin, silah, sinema, siyaset, söyleşi, spor, RTE, 12 Eylül

17 Mart 2010 Çarşamba

 Mart 2010


Aman Allahım!  Mart gündeminde neler neler olmuş öyle!
"İşim kolay, bu ay sadece bir kaç şey oldu" diye klavye başına geçmiştim ki...  Bir yerden sonra  "burasının Türkiye olduğunu"  idrak etmek durumunda kaldım.

Neler neler olmuştu gene?  Asker Polis birbirine girmiş,  saçma sapan açıklamalar havalarda uçuşuyor, ..., bir kadın siyasetçimiz de (Kadından Sorumlu Devlet Bakanı)  -Türkiye'deki kadınların çok önemli sorunu olarak eşcinselliği görmüş olmalı ki-  o da eşcinsel eleştiriden çorbaya dalmış.  İlker Başbuğ Paşa'ysa  Bodrum'da  tripleks bir villa inşa ettiriyormuş, emekliliği için.

Şöyle bir bakıyorum da... Her bir konu başlığı hakkında uzun uzun yazılabilir.
Yani konuşulacak ve tarihe not düşülecek o kadar çok şey var ki!
Ama hem zamansızlık, hem de kendime bakıyorum da, bu ülkeye karşı ve insanlarına karşı inancımı çoktan kaybettiğimi görüyorum.
Sadece manevi bir görevmişçesine yazıyorum, öylesine...

Bir iki gün içinde Mart gündemini yazıyorum.
(Bu arada  "Mart kapıdan baktırıyor, kazma kürek yaktırıyor"  gerçekten.)
Görüşmek üzere.


* Kadından Sorumlu Devlet Bakanı:  Selma Aliye Kavaf

12 Mart 2010 Cuma

 Ermeni Soykırımı'nın Ön Kabulü

"Ermeni Soykırımı iddiaları ile ilgili karar tasarısı, ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi'nde  kabul edildi."  4 Mart 2010  Perşembe
(23 evet, 22 hayır.)
...
Aslında oylamanın son dakikalarına yaklaşırken, hayır'lar iki üç adım daha öndeydi. Haber kanallarında alt yazılar göze çarpıyordu: "(Hillary) Clinton, tasarının geçmemesi yönünde tavsiyede bulundu."

Perşembe gecesinde bu oylama anlarının sonlarına doğru yaklaşırken, Ntv'de Çiğdem Anad  adeta bir milli futbol maçını sunuyormuşçasına heyecanlı, ama haberci jargonuyla konuşmaya da özen göstererek büyük mutluluk ve mağruriyetle Amerika Büyükelçimiz Namık Tan'ı ilk elden tebrik ediyor ve maçın skorunu adeta ilan ediyordu. Namık Tan'sa biraz daha temkinli ve soğukkanlılığını muhafaza ederek ilk tebrikleri karşılamaya hazırlanıyor gibiydi.
Ne var ki  "son dakka golüyle"  evet'ler öne geçti ve bu ön tasarı kabul edildi. Şimdi tasarının Temsilciler Meclisi Genel Kurulu'na sunulması gündemde. Ve gözler Obama'nın  24 Nisan  konuşmasına çevrilmiş durumda.


Kararın ardından Türk liderler esip gürlemeye başladı. Daha önce, "Bu toprakların tarihinde Haç/çarmıh diye bir şey yoktur. Tarihimiz dini tolerans üzerine kurulu"  *  diyen  Dışişleri Bakanı  Ahmet  Davutoğlu,  bu kez de
"Gayrı ciddi, komik oylama"  dedi. Washington Büyükelçisi Namık Tan  Türkiye'ye geri çağrıldı.  RTE  ise  "Şimdi bu durumda Ermenistan mı kazandı  yoksa ABD mi"  diye sordu-çıkıştı.


Ardından Ermeni soykırımı tasarısı bu kez İsveç Parlamentosu'nda kabul edildi.  Duyduğumuza göre bu kez de  İsveç Büyükelçimiz  geri çağrılmış.
Bu gelişmeleri ve verilen tepkileri Ntv'deki Basın Odası'nda yorumlayan Kürşat Bumin, "Yahu biz ne kadar maddiyatçı toplum olduk!" diyordu. (Muhtemelen, imzalarsanız sizden silah almayız, şu şu malları almayız, şunları kullanmanıza izin vermeyiz tarzı tepkiler nedeniyle...)

Mutlaka çok şeyler yazılıp söylenmiştir. Ben daha sükunetle söylenenleri tavsiye ederim:
  • "Ahlaki tepkimiz yok mu?"  İsmet Berkan - 5 Mart 2010 Radikal
  • "Yalanlar"  Ahmet Altan - 10 Mart 2010, Taraf
  • Bir film. Ermenilerle ilgisi yok.  II. Dünya Savaşı'nda  Fransa'daki bazı Yahudileri katletmek ve mallarının üstüne konmakla suçlanan, ilerleyen takip edildiği yıllarda bazı Katolik Kilise örgütleri tarafından korunan bir adamın yaşlılık hikayesi:  The Statement  (2003)
    Dini kurumların nasıl örgütlü haydut yuvasına dönüşebileceğini de gösteren iyi bir film.  Ben özellikle baş rol oyuncusu Michael Caine'e olan saygımdan ötürü izlemiştim,  kesinlikle zaman kaybı değil.

* (Vakit bulduğum bir ara bu büyük önerme hakkında da yazmayı isterim, gerçi baba bir konu ama neyse.)

5 Mart 2010 Cuma

Meral  Akşener

MHP İstanbul Milletvekili ve içinde bulunduğumuz dönemde TBMM Başkanvekili. Genelkurmay eski Başkanı Hilmi Özkök'ü, kendi dönemindeki darbe planlarının üzerine yeterince gitmemek ve görevini savsaklamak ile suçlamış. Bu konunun ayrıntılarına girmeden önce, bu kadın siyasetçimiz hakkında bazı kısa bilgiler vermek istiyorum:

Meral AKŞENER,  1956 yılında doğmuş. İstanbul Üniversitesi Tarih Bölümü mezunu. Marmara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü'nde doktorasını yapmış. Yıldız Teknik ve Kocaeli Üniversitesi'nde de öğretim görevlisi olarak çalışmış olduğu söyleniyor biyografilerinde. Yani bir akademik geçmişi var.

O da "Benim diğerlerinden ne eksiğim var?" diyerek siyasete zembille (göklerden) inenlerden sanırım;  zira daha siyasete ilk adımlarını atarken  DYP Kadın Kolları Başkanı  yapılmış  (1995).  Bizler kendisini daha çok  Çiller'in ekürisi  olarak hatırlıyoruz oysa.

Neden böyle bir şekilde hatırlandığını merak edip araştırdığımda ise Çiller döneminde  DYP Genel Başkan Yardımcılığı  ve bir süre sonra da  İçişleri Bakanı olarak görev yaptığını internet taramalarından öğreniyorum. (TBMM'de OHAL'lerin uzatılması için sürekli toplu görüşmeler yapılan yıllar bu zamanlara denk düşse gerek.)

Sonradan DYP'den ayrılıp MHP'ye geçtiğini öğreniyoruz, yine İstanbul'dan milletvekili olmak üzere...


Ve "darbe" laflarının, "hukuk" tartışmalarının Gündemi adeta işgal ettiği 2010 Şubat günlerindeki bir basın açıklamasında:

"Türkiye'de ABD istemedikçe darbe olmaz ve şu anda ABD darbe istemiyor" demiş bu kadın siyasetçimiz. Zamanın Genelkurmay Başanı Orgeneral Hilmi Özkök'ü ise görevini savsaklamakla, darbelerin üstüne gitmemekle suçlamış.


Bir yorum aktarıyorum:
Hepimiz unutmadık
Kendisi, Tansu Çiller Türkiyesi'nin nice yolsuzluk olayları, kanlı tablolar ve garibana atılan tekmeler zamanında; Çiller'in değerli kollarından biriydi. Meclis Başkanı olarak yaptığı ve medyada yer bulan en önemli faaliyeti ise, bir Meclis toplantısında giyeceği takım elbiseleri basın toplantısı ile önceden halka duyurması olan bir kadın siyasetçiden bahsediyoruz. Zamanında İç İşleri Bakanlığı da yapmış ve nice faili meçhullerin sahipsiz kaldığı, ülkede büyük gerginlik oluşarak REFAH-YOL koalisyonunun kurulduğu 28 Şubat'a gidilen bu süreçlerde baş rollerde olan bu hanım yönetici, şimdi başka insanları "görevini gereğince yerine getirmemek" ile suçluyorsa, buna herşeyi unutmamış olan aklı selimler ancak güler geçer.


2018'de gelen EDIT:
Yıllar sonra MHP'den ayrılıp  İYİ Parti  adlı yeni bir siyasi oluşum içerisine girdi ve  genel başkan oldu.  Birkaç mitinginden kısa bölümler dinledim  ve sanki
şu anda geçmişteki  Meral Akşener'e göre daha erkeksi,  daha ters bir tonda konuşuyor gibi...  Ümit veren bir hali yok bence.

Ayrıca yıllar önce,  o dönemki Genelkurmay eski Başkanı  Hilmi Özkök'ü  darbe iddialarını layıkıyla soruşturmamakla eleştirmiş bu hanımın  15 Temmuz  meselesindeki fikriyatını ve tavrını hala öğrenebilmiş değiliz.   (#ironi)


26 Şubat 2010 Cuma

Gündem Şubat 2010/3


Mehmetçik Vakfı'na  Polis baskını
Bir yanda  Balyoz soruşturması sürerken,  Emekli Tuğgeneral Süha Tanyeri'nin başında bulunduğu Türk Silahlı Kuvvetleri Mehmetçik Vakfı'nın İstanbul şubesi de polislerce arandı.  Süha Tanyeri gözaltına alındı.

(Mehmetçik Vakfı bu milletin kurban ve kurban paraları için uygun gördüğü adreslerden biriydi. Orada da bir pislik çıkarsa veya varsa ne diyelim artık? Bu toplum düzeninde ona da şaşmamak lazım; zira artık "şaşırma yetimizi kaybettik"  gerçekten de...)


Gerginlik tırmanıyor
Emniyet ve Yargı arasında sabahın ilk ışıklarına dek süren göz altına alma, soruşturma ve cezaevine gönderme hareketliliği sürerken; Genelkurmay Başkanlığı binasında TSK'da görevli tüm orgeneral ve oramirallerin katılımı ile bir toplantı gerçekleştirildi, durumun ciddiyeti vurgulandı. Durumdan vazife çıkartmak isteyen klasik Türk basını anlayışını benimsemiş medya organları bu gelişmeyi de "Gerginlik tırmanıyor" diye verirken,  mesela Taraf'ın sürmanşetinde:  "Ne yani darbe mi yapacaksınız?"  yazıyordu.


Yargı-Kaygı  diye diye  erken seçime!
Son zamanlarda gündemde yargı ve yargıçlar, hukuk ile ilgili kurumlar ve hukuk üyeleri çok fazla yer tuttu. Yargıya müdahaleler ile güç kavgasının yargı üzerinen yapıldığı bu ortamda, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve muhalefet partilerinden MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli açıklamalarında "Yargı reformu"  yapılmasını, "igili kanunlar ve Anayasa'nın artık değiştirilmesi gerektiğini" söylediler. Devlet Bahçeli ayrıca şu anki hükümetin böyle bir değişimi yapma gücüne sahip olmadığını ima ederek erken seçim istedi. Böylece erken seçim rüzgarları ve dedikodusu yine hortladı.



Başbuğ'un da gizli kaydını almışlar!
Genelkurmay Başkanı Org. İlker Başbuğ'a ait bir ses kaydı adeta jet hızıyla internet sitelerinde yayıldı ve büyük dikkat çekti. Kaydı doğrulayan Genelkurmay Başkanlığı'ndan yapılan açıklamada, ilgili kaydın "İlker Başbuğ'un yurtdışında askerî personele yapmış olduğu bir konuşmadan yararlanılarak düzenlendiği" söylendi.

Konuşmanın Ocak ayının son haftasında Brüksel'deki NATO Karargahı'nda yapıldığı sanılıyor.
(Yazılı dökümü için bkz:  bianet,  Ses kaydı için ise:  CNN Türk)



"Adi-Başbakan"
Deniz Kuvvetleri  Erdek Deniz Üssü'nde  belirlenmiş bir parola gündemdeki diğer bir başlıktı. Her şey üst üste geliyor ve Askeriye bu kez farklı bir rolle gündemde.


Dikkate değer bir Ergenekon yorumu
"...
Tekel işçilerinin eylemlerini bile Ergenekon ile bağlamaya çalışan,  Soğuk savaş dönemi diliyle 'ideolojik', 'PKK bağlantılı' diye takdim edebilen bir siyasi ortamı mazur görmelerini anlamam da mümkün değil.  Ve nihayet, geldiğimiz noktada bir iktidar milletvekilinin (Ahmet Aydoğmuş-Çorum-AKP), bir toplantıda, 'Bu iktidara karşı çıkanların kanlarını tahlile yollamak lazım. Bu kanı bozuklar gizli sözleşmeler yaparak ihanet etmişlerdir'  diye başlayıp aynı vehamette devam eden konuşması, tüm bu genel tablodan bağımsız bir 'istisna' olarak görülemez. Ancak, mevcut iktidarın içinden çıktığı düşünsel-siyasal gelenek, öteden beri 'kanı bozukluğu' sorun etmiş, birçok tarihi siyasal olayı bu çerçevede görmüş bir gelenektir. Bu siyasi geleneğin baş tacı ettiği Necip Fazıl, Meşrutiyet deneyimini doğrudan, Cumhuriyet'i ise dolaylı olarak dönme-Siyonist komplosu gibi okuyan biriydi. Bu milletvekilinin, mevcut asker-sivil çatışmasını Yeniçeri-devşirme terimlerle izah etmesi de tesadüf ve istisnai bir olay değil. Bu yaygın ve sorunlu bir tarih okumasının tezahürü. Bu tarih okumasından kalkıp Ergenekon'u  'kanı bozukları tasfiye' diye anlamak işten bile değil."
(Nuray Mert  -  25 Şubat 2010  Radikal)


Gene aynı Maden Ocağı!
Balıkesir'de  16 madencinin can verdiği grizu faciası  (23 Şubat 2010),  anlaşılan o ki göz göre göre gelmiş. 20 gün önceki rapora rağmen önlem almayan beş kişinin (muhtemelen muayyen bir vakitten sonra salıverilmek üzere) göz altına alındığı söyleniyor. Daha önce  Haziran 2006'da 17 işçinin hayatını kaybetmesine neden olan benzeri bir patlamanın gerçekleştiği aynı madende, ölenler ile ilgili yapılmış kısa bir kolajda, bazılarının diğer maden ocaklarını güvenli bulmayıp Balıkesir'deki bu yeri tercih eden madenciler olduğu söyleniyordu.
Denize düşen yılana sarılıyor,  ve  'kötünün iyisi' modelleri her yerde... Olayın ardından ajanslar, ölen madenci yakınlarının bu kazayı "kader"e bağladıklarını, madenin sahiplerinin aslında çok iyi insanlar olduklarını söylediklerini aktardı.
(bkz:  Kaderciliğin sıradanlığı  ve  kolaycılık)



"Balyoz Balyoz,  Biz N'apıyoz?"
RTE, Medya patronlarını uyardı: "Maaşını ödediğin yazara hakim ol"! (Yorumsuz)

Mazhar Alanson ise televizyondaki bu Balyoz gerginliğini izlediği bütün bir günün sonunda aklına gelen sözleri video halinde Twitter'a yüklemiş. Güzel bir tebessüm oldu.
(YouTube  video)



Engin Çeber olayında Polisin suçu yok!
İstanbul Emniyet Müdürlüğü  Engin Çeber'in ölümüyle ilgili idari soruşturmada, 13 polis ile ilgili "cezaya gerek olmadığı"na karar verdi.  Polislerden biri Çeber davasında müebbet istemiyle yargılanıyor.


Yeni bir ezber daha!
Zülfü Livaneli'nin  yönettiği  Atatürk konulu  Veda  filmi vizyonda.
(Kişisel olarak bende zerre merak uyandırmayan bu tarz sinema denemeleri) yine bazı çevrelerde tartışma yarattı:  "Gerçek Atatürk bu mu?"
Bu tartışma çevresinde dönen geyiklerden birinde benim yorumum şöyleydi:
Türkiye'de algı kültürü ve temel kavramlar yanlış öğretilerle zehirlenmiş veya bozulmuştur. "Sanatçı topluma örnek olan insandır" gibi en saçma sapan sanat yaklaşımlarından birine sahip olan bir toplumdan, hele ki Atatürk gibi hassas bir noktadaki lideri yorumlamasını bekleyemezsiniz.



Yeni bir Adli Tıp Skandalı daha: Amirallere suikast davasında şok! (tabii yersen)
7 Mayıs'ta görülmeye başlanacak olan amirallere suikast iddianamesinde, teğmenlerin evinde bulunan uyuşturucunun üzerinde 2 adet kıl bulunduğu öne sürülmüştü. Savcılık, bu kıllar ile teğmenlerden alınan örneklerin karşılaştırılmasını istedi. Ancak dosyadaki en önemli delil niteliğindeki kıllar, Adli Tıp'ta kayboldu!


Emasya Protokolü  kaldırıldı.
Tarkan  uyuşturucu sebebiyle gözaltına alındı.



İhsan Doğramacı  vefat  etti
YÖK'ün kurucu başkanı,  Hacettepe Üniversitesi ve Bilkent Üniversitesi  kurucusu  İhsan Doğramacı
25 Şubat 2010'da vefat etti.

Doğramacı, 12 Eylül Askeri Darbesi ile birlikte temel hak ve özgürlüklere yönelik yasaklamaların üniversite dünyasına taşınmasında manivela işlevi gören YÖK'ün mimarlarından biriydi ve Özal döneminde yıldızı parladıkça parladı.


(Maalesef  Edebiyat,  Özal,  Tarkan,  üniversite,  YouTube  gibi bazı etiketleri  max 20 limiti nedeniyle bu yazıya ekleyemedim.)


İçinde olduğumuz Şubat ayı hakkında yazdığım tüm Gündem yazıları için bakınız:


19 Şubat 2010 Cuma

 GÜNDEM  Ocak-Şubat 2010/2


Hukuk çıldırmış olmalı!
Önce Yargıtay 4. Hukuk Dairesi'nin verdiği "Agos'ta yazan hakarete katlanır" benzeri yorum; ardından görev başındaki savcıların yetkilerinin alınması...

Evet. Erzurum Özel Yetkili Savcısı Osman Şanal, Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner'i gözaltına aldı gibi bir şey oldu  Ergenekon Soruşturması kapsamında. Zaten uzun bir süredir 3. Ordu Komutanı Orgeneral Saldıray Berk'in Ergenekon kapsamında sorgulanacağı haberleri büyük bir tantana yaratmaktaydı;  zira ilk defa görev başındaki bir askerin sorgulanacağı söyleniyordu. Eğer kendisi ifade vermeye gitmezse  Polis zoruyla götürüleceği söyleniyordu ki, olaylar etki-tepki ile taa buralara kadar geldi:  HSYK (Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu)  savcıların yetkilerini ellerinden aldı!

İşin içinde yok yok! İsmailağa Cemaati, cemaat-siyaset bağlantıları, üst düzey komutanlar, rektörler... (Bu arada Ergenekon'da rektörler ve gazeteciler içeride, askerler dışarıda! Sağlık gerekçesiyle örtülü ödenek konusunda ifade vermeyen Emekli Orgeneral Şener Eruygur için 'hafıza raporu' alınarak hiç bir şey hatırlamadığı savunulacakmış.
Ne tıp  ne hukuk temiz kaldı.  Her şey yozlaşmada!)


Adalet Bakanı Sadullah Ergin,  17 Şubat akşam 9 sularına doğru apar topar yaptığı basın toplantısında  "HSYK'yı görev ve yetkilerini aşmakla" suçladı. "Bunun bir yetki gaspı olduğunu, HSYK'nın aldığı kararla yürütülmekte olan soruşturmaya müdahale ederek doğrudan taraf olduğunu, soruşturmanın sağlıklı bir şekilde yürütülmesi ve sonuçlandırılmasını tehlikeye soktuğunu" belirtti.  (İlgili basın açıklamasının tüm metni için  tıklayınız.)
Bu açıklama sonrasında Yargıtay derhal kameralar karşısında HSYK'ya sahip çıktı;  HSYK ise kendini savundu.

Bu yargı müdahaleleri ilk değil elbette. İyice belli oluyor ki son da değil. Daha önce HSYK'nın kararıyla meslekten men edilen Van Savcısı Ferhat Sarıkaya örneği düşünmeye değer.  (Şemdinli'de bir bombalama olayına karışan sanık için  'İyi çocuktur'  diyen dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Emekli Orgeneral Yaşar Büyükanıt'ı iddianameye dahil etmesiyle 'avukatlık dahi yapamaz' kararı verilmişti HSYK tarafından kendisi hakkında. İlerleyen zamanlarda bizzat Sayın Büyükanıt'ın kendisi o savcıyı görevinden attırdığını açıklamıştı.
Büyükanıt,  çete kurmak ve yargıyı etkilemeye teşebbüsle suçlanıyordu.)


Ülkede güç odağı olmak isteyenler kozlarını yargı üzerinde paylaşıyor belli ki. Ve Yargı iyice Kaygı'ya dönüşüyor. "Hukuk, dönmekte olan işlerin kılıfı" diyordu Murat Belge bu ayki bir yazısında.  Ve ekliyordu:  "Örneğin şimdi, Yargı aygıtı içindeki iki taraftan biri, öbürünü, tarikatlara kafasını takıp gittiği için mi cezalandırıyor, yoksa işin içinde henüz bize açıklanmayan başka şeyler mi var? İkisi de olabilir, iki durumda da olan şeye şaşırmam. Çünkü zaten şaşırma yetimiz fena halde erozyona uğradı."

Sonuçta daha önce de dediğim gibi, devletimiz oluşturduğu yargı sistemiyle sadece kendini korumakla meşgul yine. Bir televizyon programında bu konular tartışılırken  şöyle bir izleyici mesajı geldi, paylaşmak isterim:
"Savcılar veya mahkemeler yanlış yaptığı zaman onları denetleyecek yargı kurumları var.  Peki HSYK yanlış yaptığında onu kim denetleyecek?"
Oradaki uzmanlar sayesinde öğrendik ki yasalarca HSYK'yı denetleyebilecek bir kurum yokmuş. Ne ala!
Ve çok değerli Kemalistlerimiz hala "Ergenekon diye bir şey yoktur!" noktasında.  "Andımız" gibi, ezberledikleri şeyleri papağan misali tekrarlayan bu güruhun, küçük yaşta hatim indiren Kuran kursu talebelerinden ne farkı var?  Ve bir önceki Gündem yazımda da değindiğim gibi (bkz), böyle bir toplumda milletin derdi  ev-len-mek!


Eğitimin hali
Eğitim alanında uzun zamandır ülkeyi meşgul eden katsayı tartışması var gücüyle devam ediyor. Meslek liseleri hakkında kararlaştırılan katsayı uygulaması Danıştay tarafından bozulunca, YÖK bu kez yeni bir uygulamaya geçmiş. "Hesaplamayı değiştireceğiz. Yapacağımız şey daha basit bir sistem olacak. Katsayı çarpılmayacak, toplanacak"  diyor YÖK başkanı Sayın Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan.
(bkz: Name description format)


Meclis Şurekâsı
Geçen aylardaki Kılıçdaroğlu-Arınç atışmasından sonra,  bu dönem de Meclis Başkanı  Güldal Mumcu  ile  Bülent Arınç  kavgası  gündemi işgal etti.

Bir Meclis toplantısı sırasında Sağlık eski Bakanı Osman Durmuş'un konuşmaları sırasında gerginlikler çıkmıştı hatırlarsanız.  (MHP'li Osman Durmuş,  Erdoğan için 'peygamber' deyince tansiyon yükselmiş, hatta Meclis'te arbede çıkmıştı.  Emine Erdoğan'ın GATA'ya alınmamasıyla ilgili olarak  "Peygamber olarak kabul edilen bir adamın eşini nasıl içeri almazsınız?"  diye kinayede bulunmuştu.)

Bülent Arınç bu toplantıdan sonra bayan meclis başkanının odasına giderek sinirli şekilde  'kendisinin oturumu iyi yönetemediğini' söylemiş. Hanım da bunu Meclis kürsüsünde anlatınca ipler iyice gerildi.
Sayın Deniz Baykal,  olayı -bence- yakışıksız bir bakış açısından ele aldı ve oranın (Meclis Başkanının odası) bir bayanın soyunma odası gibi olduğunu söyleyip pat diye girilmeyeceğine işaret etti.
Bülent Arınç  ise her zamanki üslubuyla bu tartışmayı da noktaladı:  'Olayın ertesi günü çıktığı tv yayınlarında Meclis Başkanı Güldal Mumcu'yu eleştirmeye devam etmesi ve bu sırada bir diğer Meclis Başkanı ile kendisini kıyaslama cüretini bulmasını, düşününce yakışıksız bulduğunu' söyleyerek olanlardan dolayı özür diledi.


Emine Erdoğan
Emine Erdoğan'ın üç sene evvel GATA'ya bir hasta ziyareti için gidişinde içeriye alınmamış olması haberlerinin ardından Sayın Deniz Baykal,  Fransa Cumhurbaşkanı Jacques Chirac'ın bir devlet ziyareti sırasında Erdoğan'a "Eşini getirme" dediğini iddia etti. "Başbakanın Türkiye'deki var olan bir sorunu eşinin üzerinden anlatmasını yanlış bulduğunu"   belirtti.


-Bu dönemki diğer bazı dikkat çekici çıkışlar ise şunlardı-

* MHP'nin Siyaset Okulu'nda yaptığı bir konuşma sırasındaki "Darbe kaçınılmazdır!"  sözleriyle  İlber Ortaylı  dikkatleri üzerine çekti.

* Kanadoğlu:  "İktidarın Anayasa değişikliği yapmaya hakkı yoktur"
Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı  Sabih Kanadoğlu, mevcut hükümetin Anayasa değişimi yapmaya hakkı olmadığını belirterek bir anlamda AKP'yi eleştirdi.
(Kişisel Yorumum: "İktidarın hakkı yok Anayasa değişikliğine!"  Peki, kimin hakkı var acaba Kanadoğlu'na göre?  (Kenan) Evren döneminin Anayasası'nı hala daha savunduğuna ve değiştirilmesine karşı çıktığına göre, ülkedeki seçilmiş partilerin adı belli olduğuna göre, Anayasa yapmayı sadece darbecilerin ve cuntanın hakkı olarak görüyor olabilir. Veya Yargıtay oturup kendi kanunlarını kendisi hazırlasın da diyebilir. Teklifi bu mu mudur acaba?)


Açık  Öğretimlilere  müjde!
Eskişehir Anadolu Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Davut Aydın, "Açıköğretim Fakültesi'nde başarılı olan öğrencilerin, örgün bölümlere yatay geçiş yapabileceklerini"  açıklamış.
(Türkiye'nin dört bir yanında yerden ot bitermişçesine hızla açılan bunca özel+devlet üniversiteleri yetmemiş olacak ki, şimdi de oy hesabına Açık öğretimlilere gelmiş sıra! Eğitimde gelen gideni aratıyor. İlber Ortaylı da bu konu hakkında  "Her ilde bir üniversite açmak ahlaksızlıktır"  demiş.)

Bu arada sayın rektör  "devrim niteliğinde büyük değişimler yapacaklarını" da söylemiş. Bunu Radikal online'da bir yorumcu yorumlamış, aynen aktarıyorum:

Zaten kalitesiz olan eğitim sistemi, daha da kalitesizleştiriliyor  -  12/1/2010  7:37
Açıköğretimin zaten eğitimle ilgisi yoktu ki, orası devletin bir ticarethanesi gibiydi. Bu olay da bir firmanın müşteri çekmek için promosyon yapmasına benziyor :(  "Devrim niteliğindeki uygulamalar"la, eğitim sistemimiz iyice niteliksizleştiriliyor, biçiliyor, dağıtılıyor... Yakında "herkese makul ücret karşılığında diploma!! devrim niteliğinde bir uygulama!" diyecekler ve bu millet hala daha uyanmayacak, alkışlayanlar olacak!... Eğitimin amacı ülkedeki İNSAN KALİTESİNİ YÜKSELTMEKTİR,  diploma vermek değil.
dogan_23


Bu dönemle ilgili yazdığım tüm Gündem yazıları için bakınız:


12 Şubat 2010 Cuma

 GÜNDEM  Ocak-Şubat 2010/1

Ocak ve Şubat'ta olan gelişmer adeta bir sağanak yağmur şeklindeydi.  Ben de geriden takip edince,  çokça şeyi kaçırdım maalesef.  Türkiye ile ilgili en temel basamaktaki kadın-erkek ilişkileri, sonra İslam, ahlâk ve Tarih'ten başlamak üzere o kadar irdelenecek şey var ki...  Bir türlü başlayamıyorum gündelik telaşeler ve oyalanmalardan.  Ancak tarihe bir not düşmek adına, çok kısa başlıklarla Şubat gündeminden hatırımda kalanlar:


Haiti'de Deprem
12 Ocak 2010:
7.0'lık  depremle  Haiti yerle bir oldu.
300.000'den fazla insanın ölmüş olabileceği söyleniyor.



Balyoz Eylem Planı
Taraf gazetesinin yayınlarıyla, yine yeni bir darbe girişimi hakkında iddialar gündeme saçıldı.
Tarihi ibadethanelerin bombalanması, ülkede iç karışıklık yaratılması, plan işlemezse Ege'de bir Türk jet uçağının düşürülmesi ve olayın Yunanistan'a yıkılması gibi dikkat çekici başlıklar içeriyordu.
Dönemin Birinci Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan'ın başkanlığında yapılan, Donanma Komutanı Oramiral Özden Örnek'in yine başrollerde olduğu çalışmalar hakkında ayrıntılı bilgileri, 20 Ocak tarihli şu kayıttan link çalıştığı sürece okuyabilirsiniz:  (bkz)


Ve Balyoz hızla gündemde
Camileri bombalama, Ege'de bir Türk jetinin düşürülüp Yunanistan üzerine yıkılması gibi kargaşa yaratma maddelerini içerdiği iddia edilen "Balyoz Darbe Planı" ile ilgili yapılan operasyonda, aralarında Hava Kuvvetleri eski komutanı Orgeneral İbrahim Fırtına, Deniz Kuvvetleri eski komutanı Oramiral Özden Örnek ve Birinci Ordu eski komutanı emekli Orgeneral Ergin Saygun'un da bulunduğu üst düzey rütbeli askerler gözaltına alındı bu hafta. Birkaçı "muvazzaf"  (yani görev başındaki subaylar)  olmak üzere, bazıları tutuklandı ve cezaevine sevk edildi;  Or'ların çoğu ise serbest bırakıldı.  Yani bir anlamda büyükler kurtuldu,  küçükler harcandı.

(Ufak bir hatırlatma: Darbe girişimlerinde en çok adı geçen paşalar Şener Eruygur  ve  Hurşit Tolon  idi.  Son zamanlarda bu girişimci insanların adları pek geçmez oldu. Öğrendik ki, "hafızasını kaybetmiştir" raporu alma çabasında imiş mesela biri.  Bu arada Radikal  çok kısa olarak da olsa, Özden Örnek'in günlüklerinden kısa bölümler koymuş;  bu vesileyle  bkz  diyelim.)



İlker Başbuğ'un seçimi
Orgeneral İlker Başbuğ, son gelişmeler üzerine Habertürk'te Fatih Altaylı ve Murat Bardakçı'ya verdiği röportajında, "Türk Silahlı Kuvvetleri'nin sabrının bir sınırı olduğunu"  söylemiş. "Devlete ve hukuka saygımız var ama bunun da bir sınırı var. Sabrımız taşarsa elimizdekileri açıklarız" diye de eklemiş.

(Kişisel Yorumum:  Üslup ve seçimler devlet kademesinde önemlidir.  İlker Başbuğ mertebesindeki bir yönetici,  gazeteci kimliği ve ne olduğu fazlasıyla belli olan  Fatih Altaylı  ile  hiçbir akademik-güvenilir bilimsel kimliği olmayan Murat Bardakçı  gibi kişilerle bir söyleşi yapmayı  ve bunun üzerinden halkla iletişim kurmayı doğru buluyorsa  -hele ki bu ifadelerle-  zaten Ergenekon haberlerine filan o kadar da gerek yok,  herşey çok açık.
Ayrıca ellerindekileri açıklasınlar ki,  tarihimizdeki nice kirli dönemler  ve pusulardan biz de haberdar olalım.)



Mehmet Ali Ağca
Serbest bırakıldığı Ocak ayından beri,  Ağca ile yatıp Ağca ile kalkıyoruz.
Yüce Türk basını sayesinde adamın bir tek osurmasından haberdar değiliz.
Az daha azimle neden olmasın ki?  Ha gayret!




Hrant Dink'in öldürülüşünün üzerinden 3 sene geçmiş.  Seneler ne kadar hızla akıp gidiyor...

Ve ne yazık ki bu ülkede yıllar hiçbir şeyi değiştirmiyor, zaman yaralara derman olmuyor. Hani okullarımızda bize, "Osmanlı'nın yetiştirdiği büyük adamlar" veya "Tarihimizdeki büyük insanlar" diye birilerini anlatırlardı ya. İşte Piri Reis, Mimar Sinan, İbni Sina, çeşitli matematikçiler, Hazerfen filan... Devletin hep elbirliğiyle yok etmeye çalıştığı bu adamların ölümleri, öldürülmeleri ve sürgünleri hiç anlatılmaz nedense... Aradan yüzyıllar geçmiş, ama aydınlanmış insanlara hala aynı muamele yapılıyorsa (ki yapılıyor);  gerçekleştirilen Cumhuriyet devrimleri gerçekten de o kadar büyük ve köklü değişimler miydi?   Bunu da bir tartmak lazım.



İstanbul'da Ocak sonundaki büyük kar yağışı sebebiyle, belediye halka sokağa çıkmama çağrısında bulundu.  Antalya'daki sel  ise tarım ve turizmi vurdu. Ekranlarda oluşmuş gölcükleri izlerken, bir vatandaşın bir ağacın dalına sıkıca tutunup cenin pozisyonunda bekleyerek saatler sonra kurtuluşunu anlattığı bir habere tesadüfen denk geldim.

Hep söylüyorum,  mimari ile medeniyeti birbirinden ayıramazsınız. Başkalarına "Örümcek kafalı" diyerek salt dış görünüş üzerinden aşağılayan bu Cumhuriyet seçkinlerinin ne kadar medeni olduklarını anlamamak için artık bakar kör olmak gerekiyor.
Bu arada bir yaşlı kadın da 7 saat boyunca mahsur kaldığı ağaçta kurtarılmayı bekleyip ölen yakını Mustafa Dolapçı için: "Defalarca yardım istemelerine rağmen Jandarma'nın gece hiçbir kurtarma girişiminde bulunmadığını, ne Akut'un ne Sivil Savunma'nın aranmadığını ve arama çalışmalarına kabul edilmediğini"  söyleyince;  aklıma Ümit Özgen olayı geldi. Tarih tekerrür ediyor.


Evlenme Programları
Türkiye evleniyor anacım!  7'den 77'ye herkesin dilinde bir EVLİLİK'tir gidiyor! Evlenin, evlendirin, everin sevgili insanlar! "Alın-verin, ekonomiye can verin!"
Çeyizler, yeni dolaplar, yeni eşyalar ve yeni arabalarla  ev'lenin!

Boşandınız mı? Vah vah! Üzülmeyin, televizyonda sizin için evlenme programları var. Ben evlenmezsem, sen evlenmezsen nasıl şahlanır bu Anadolu kaplanları dimi kuzucuklarım?



Bir albay intihar etti
İzmir'de  askeri lojmanda ölü bulunan  Deniz Kıdemli Kurmay Albay  Berk Erden'in cenazesi askeri tören ile Zincirlikuyu Mezarlığı'na defnedildi. Albay'ın, eşinin yasak aşkıyla ilgili bir internet sitesine yüklenen görüntüler nedeniyle beylik tabancasıyla başına ateş ederek intihar ettiği iddia ediliyor.



Ocak ve Şubat 2010'daki  diğer gelişmeler: