13 Mayıs 2009 Çarşamba

 Ferhan Şensoy

(Bu yazı,  son günlerdeki bir olay üzerine yazılmış olup  İslâmcıların çeşitli konulara bakışı ve yaklaşımına bir örnek oluşturmak maksadıyla kaleme alındı.)

Evet, son günlerde (aslında son aylarda demek daha yerinde olur sanırım),  medyada ara ara  "Ferhan Şensoy darbe yanlısı" tadında haberler çıkıyor. Şaşılası bulduğum bu haber ve bilgileri önce anlayamıyordum kendi adıma. Ancak son günlerde adeta bir "Ferhan Şensoy'a abanma/çullanma kampanyası"  başlatıldı.

Gruplar halinde Şensoy eleştirileri yapanların yazı ve düşünücelerine dikkat kesildiğimde, bu insanların hayatlarında Ferhan Şensoy'u hiç tanımadıklarını,  sadece isim olarak bildiklerini anlamamak için kalas olmak gerekiyordu.

Ferhan Şensoy,  görsel medyada fazla görünen biri olmadığından (veya Türk tv izleyicisinin ayılıp bayıldığı programlara çıkmadığından diyelim), saldırılması risksiz ve kolay bir isim olarak da değerlendirilmiş olabilir.  Tuhaf toplumuz vesselam.

Olay şu: Ferhan Şensoy darbecilerden yanaymış. "Neden darbe olmuyor,  asıl darbe şimdi olmalı"  filan diyormuş vs...

Ben Ferhan Şensoy'un tiyatro ve mizah anlayışına aşina değilim işin doğrusu. Fazla tanımıyorum, yapıtlarını bilmiyorum. Sadece birkaç sene önce, Nebil Özgentürk'ün Bir Yudum İnsan programında izlemiştim kendisi hakkındaki bölümü. Anlatmak istediğim şey şu: Darbeler sırasında sıkıştırılmış, sıkı yönetimlerde tiyatrosu "kontaklanmış" bir adamdan bahsediyoruz. Böyle bir adam neden darbe istesin?


Ferhan Şensoy Mayıs ayı içerisinde yazılı bir açıklama göndererek şunları söylemiş:  (bkz)

"Darbelerle alay ediyorum elbette, ama kendi üslubumla. Ben bir mizahçıyım ve mizah duygusu olmayanlarla anlaşmak çok zor oluyor.
...
Haber, gerçeği yansıtmamakla kalmayıp suçlayıcıdır. 2006'dan beri sahnelediğim Fername oyununda;  'Daha önce yapılan üç askeri darbe ottan boktan sebeplerle yapıldı. Asıl darbe yapmak için geçerli sebepler şimdi var  ama  darbe yapan yok.  Bu ülkenin darbe vakti geldi fakat asker bir şey yapmıyor. 1980'de yapılan darbe sırf Kenan Paşa'nın resim merakından dolayı yapıldı. Darbe yapacaksanız şimdi yapın'  cümleleri oyunun metninde yoktur. Zaten benim üslubum değildir. Bu cümleler, darbelerle alay ettiğim ve sonunda darbe istemediğimi belirttiğim sahneyi,  Eskişehir'de 232. oyunu izleyen bir sivri zekanın yorumudur. Gene haberde belirtildiği gibi o sahnede ne alkışlama ne de salonu terk eden olmuştur. Bu da söz konusu sivri zekanın aynı zamanda yalancı olduğunu gösteriyor. 295 Eskişehirli izleyici şahidimdir. Darbelerle alay ediyorum elbette ama kendi üslubumla mizah yapıyorum. Sonunda da darbe istemediğimi net olarak belirtiyorum. Zaten benim darbe istemeyeceğimi insanların bilmesi gerek."


Şimdi ben anlamıyorum bu dincileri ve İslâmcıları...
Güzel insanlar;  tamam,  siz Zaman gazetenizde, Vakit'inizde okudunuz bu haberleri... Sizi gaza getirmeye çalıştılar. Biri ortaya bir yem atmış belli ki.  Veya mizahtan ya da Ferhan Şensoy'un üslubundan pek anlamayan biri yanlış anladı, haset ve hışımla bir laf ortaya attı. Gazetelerin büyükleri de bu habere atlayıp palazladı ve önünüze sürdü. Sonuçta bunlar Türk Medyası'nda olmayan şeyler değil,  hatta sıradan vakalar.  O çok kötülediğiniz Doğan Grubu Medyası ile aranızda bir fark yok aslında, sadece ayrı patronlara ayrı kapılarda çalışıyorsunuz.  (İşin burası ayrı konu tabii.)

Ancak... Ne diye hayatınızda hiç tanımadığınız, bilmediğiniz, aslında merak da etmediğiniz bir insan hakkında böyle hedef gösterici bir yazı okur okumaz derhal saldırıya geçersiniz?  Elinize geçen her ortamda hemen saldırırsınız o kişiye?  Önce bir muhakeme etmez misiniz?
"Bak şunların demokratlığına!" tarzı  aklı evvel yorumlarla mı artık kendi demokratlığınızı kanıtlar oldunuz?

Bu kadar mı üçüncü şahıslara endeksli ve direktiflerle yaşıyorsunuz siz? Bu kadar mı güdümlü bir füzesiniz? Sıkıştırılmış ve adeta patlamaya hazır bir bombasınız?


Ekleme:   Yazının başında "İslâmcılar" demiştik ama Ergenekon yandaşlarının da konunun üstüne atlama-zıplama bakımından onlardan pek bir farkı yokmuş meğer.  Onlar da Ferhan Şensoy'u darbe destekçisi görüp  göklere çıkartmak ve  "Helal olsun!"  gazlamaları gibi beyhude çabalar içerisindeler  :p


12 Mayıs 2009 Salı

 Türk Genci nelerle meşgul?

.
Beraber kaldığım bir arkadaşım var. Kendisi özel bir üniversitede okuyor. Her geçen gün sayıları artan bu özel üniversitelerin çoğu bölümünde; parayı bayıldığınız, boş kağıt vermediğiniz, fazla devamsızlık yapmadığınız ve son gece çalışmalarını ihmal etmediğiniz takdirde notlarınız adeta botokslanıyor.  Yani şişirildikçe şişiriliyor.  (Gerçi bu "yata yata, cafe'lerde sürte sürte" diploma alma durumu, pıtırak gibi ülkenin dört bir yanında açılan devlet üniversiteleri için de geçerli.)
Bu durumda öğrenciye  kişisel gelişim seçenekleri için yeterli zamanın yanı sıra  rahatına bakmak, gezip tozmak, eğlenmek kalıyor tabii.   'Eğlenmek'  deyince de Türk gençliği şimdilerde MSN'i zirvelere taşıyor.
Her gece 2-3'lere kadar MSN başından kalkamayanlar var. (Sabah da 11-12'den önce kalkamıyor bunlar doğal olarak.) MSN'e yığınlar halinde bu derece abanma hali benim anlayabileceğim şey değil.

Bu muhteşem gençliğin son günlerdeki trendy'si ise  Omegle.
Bir Türk kızı bu "laptop" denen zımbırtının başına geçiyor ve kah Türkiye'ye geçen sene yaz tatilinde gelmiş Fransalı bir turist oluyor kah Hollandalı bir lez... Karşısına çıkan Türkler de "Yaş kaç?"tan başlayıp standart sorularını sıralıyor, kimisi de kendini uzun uzun anlatıyor fln... Sonra bu kez sözde İspanyol olan Türk kızımız, Türkiye'den olduğunu söyleyen gence "Where is Turkey?" diye bir soru soruyor.  Ertesinde "Are you Arap?" geliyor filan... Bir de bu diyalogları Ekşi Sözlük  üzerinden paylaşıp eğleniyorlarmış.  Eğlence anlayışı işte.


"Gençler neler yapıyor?"  konusu mühim ve uzun bir konu tabii... Sadece öylesine pat diye münasebetsiz bir giriş yapayım dedim.

İnternette bir porno damarı da var tabii ki.  Zaten Türkler için:
"İnternet =   FB . msn + porno + oyun"
Bunlar "internet" denince evrensel olarak akla gelen şeyler zaten.  Ancak görebildiğim kadarıyla  yabancılar hayatın başka alanlarıyla da meşgul, bunları da sanal ortamda fevkalade geliştiriyor.


Mesela son zamanlarda Türkçe internette İslâm dini tartışmaları alıp başını gidiyor.  Diğer konularda olduğu gibi, din tartışmalarımız da bilgi temeline dayanmıyor. Üçüncü şahıslardan akla dolma bilgiler ve hatırda kalanlar üzerinden,  fanatik yaklaşım ve çatışmacı zihniyet ile olaylar gelişirken; beri yanda yeryüzündeki bütün kutsal kitapların farklı dillerdeki çevirileri, çelişkili yönleri, zıtlıkları, mantık ve tarihsel hataları, apokrif kabul edilen yazmalar... Hepsi ama hepsi yine yabancı sitelerde!  İster birebir çeviriye dayalı olsun, ister insan yorumlarına...
Bizde ise biliyorsunuz bir şey ya güzellenip göklere çıkarılır ya da lanetlenir.  Ortası yoktur.  Bilgi yoktur.  Aslında merak da yoktur.
Birileri din üzerinden egemenlik savaşları yapıyor yine,  hepsi bu.

Yani adamların porno siteleri var ama arkadaşım  beri yandan bunlar da var. Daha bilim, tarih, doğa, siyaset, güncel dünya meseleleri, komplo teorileri, müzik, yazılım, resim alanlarına hiç girmedim bile...

Zamanında "Aptal Amerikan gençliği" derdik biz. Gerçekten zekâ seviyelerini ölçmüş değildik elbette.   Ancak bugün bizim gençliğimiz onlardan daha işlevsiz ve ebleh bir durumda sanırım. Ana-baba parasıyla hava atmak konusunda ise oldukça başarılı olduğumuz söylenebilir. Velhasıl ülkenin genel cehalet ve agresyon hali infial düzeyinde.
Dönelim gene sanal âleme.
Bizde varsa yoksa kopyala-yapıştır (copy-paste)  ve en vasat haliyle (vasata bile ulaşamıyor ya aslında)  bir  "Forum mantığı".

Bu ve bunun gibi pek çok sebeple,  çoğu temel bilgi Türkçe internette ya bulunmuyor ya da kopyala-yapıştır usulü ile sürekli tekrarlanan aynı şeylerden oluşuyor.  Bu noktada neyse ki sözlükler, özellikle de Google taraması ile ilk karşılaşılanlardan olan Ekşi Sözlük var.  Bu ve benzeri sözlükler de olmasa, bilimsel ve kültürel anlamda baya bir cahil kalacağız.
(Gerçi son zamanlarda Türkçe internette olumlu yöndeki gelişmeler takdir edilesi.  Ne var ki internete yazılan bilgilerin bir kalıcılığı ve uzun ömrü yok. Üstelik "bilgi"yi sadece sözlük siteleri ile sağlayamazsınız, şimdilik ve uzun siredir onlarla idare ediyoruz.)


Sonuçta o çok övündüğümüz, bir koz olarak Avrupa Birliği'ne karşı kullandığımız genç nüfusumuz ve aile planlaması yapan eğitimli-şehirli kesim nelerle meşgul  ortada.

Bir de televizyon sevdası var tabii bu Türk gençliğinin.
Özel kanallarda Türk dizilerinin, insanları izlemeli-gözetlemeli yarışmaların yerden mantar biter gibi hızla yayılıp  sadakat ile seyredildiği o ilk zamanlarda  annelere, teyzelere atardık reyting topunu.  Şimdi çalımı gençler atıyor görebildiğim kadarıyla.
Gençlerin (üniversite gençliğini kast ediyorum burada), televizyona kilitlendiğinin  yüzde (%) 1'i  kadar bir zamanda  kitap-gazete-makale okuması yok.  Zamanı ve imkânı olan da okumuyor,  nasılsa bahane çok.   (Ders kitabını kast etmediğimi buraya not düşeyim.)

Hadi tek yol okumak değil, diyelim. Sinema kültürü de yok. Sinema kültürü bir yana;  sinemaya gideni, seçimli izleme yapanı bile yok gibi. Gençliğin gezip-öğrenme merakı, seyahat etmesi, dünyayı tanıma-anlama hevesi de yok.  Yurt dışına gidebileni de eline bavulunu alıp bir-iki foto çekip geliyor. Dış kültürlere ve toplumlara derinlemesine bakamıyor.

(BU YAZI BİTMEZ)




Sıra geldi  "çuvaldızı kendine batırma"  ve  "günah çıkartma"  bölümüne. Mesela bu satırları yazarken aklıma birkaç senemi çok kötü geçirmeme vesile olmuş  ve  bende bağımlılık yapmış  Travian  oyunu geldi.
Bu blogda ilk bahsettiklerimden biriydi.  Bu kadar inat ettiğime  ve  hâlâ  arada aklıma düşüp  tekrar başlamayı düşündüğüme inanamıyorum bir türlü!  :(

Bir de şu aralar ekranlardaki  "çocukların eğitimi için eve internet bağlatmayı"  öneren reklam filmleri  bana ayrı bir ironi gibi geliyor ya neyse...  Gülse Birsel'in  yapay yapmacık dünyası ile yazıyı noktaladık böylece.



10 Mayıs 2009 Pazar

 ERGENEKON - Paksütler


"Osman Paksüt ve eşi Ferda Hanım yine başrollerde! Zaten Ergenekon ile gündemimize girenlerden biri de bu çift oldu."
"Hayatta adını bilmeyeceğimiz; Ankara'daki bir yüksek yargıç olarak tanımlayacağımız birinin eşi olan bu hanım, Ergenekon ile alakalı pek çok kişi ile birebir iletişim ve tanışıklık halinde gibi gözüküyor."

Şimdi  kaldığımız yerden  devam edelim:

Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt'ün adının  Ergenekon Dosyası'na girdiğini,  bazı konuşmalarının kayda geçtiğini,  bu kayıtların Anayasa Mahkemesi Başkanı'na gönderilerek suç duyurusunda bulunulduğunu öğrendik bu ay.
Ferda Paksüt'ün telefonları dinlemeye alınmış.  Yaptığı telefon görüşmeleri sırasında iki kez telefonu Osman Bey'e vermiş-miş.  Bu sıradaki konuşmalar da dinlemeye takılmış ve kaydedilmiş.
Bu gelişmeler üzerine Osman Paksüt de Ergenekon savcıları hakkında suç duyurusunda bulundu.

Osman Paksüt tuhaf maceraların içinden geçmişti hatırlarsanız son aylarda. AKP'nin kapatılması davası sırasında,  eşiyle Ankara'daki bir özel spor tesisinden çıkışından itibaren izlendikleri iddiasıyla gündem olmuşlardı ilkin. Bir de davanın hemen öncesinde Genelkurmay Başkanı'yla gizli bir görüşme yaptığı Taraf gazetesinde ortaya konmuştu.
Bir yüksek yargıç ve hukukçuya göre yoğun ilişkiler ve hareketlilikler içerisindeye benziyor kendisi.

Bu noktada şöyle bir durup  Ağustos 2008'de,  yani daha Ergenekon olaylarının başlarında,  Hakkı Devrim'in Paksütler hakkında yazdığı bir yazıdan alıntı yapayım:
- Hâkimlere susmak yaraşır,  onlar ancak kararlarıyla konuşur,  der dururuz. Galiba eşlerini hayatla çok ilgili, yerinde duramayacak, susamayacak kadar canlı, hareketli kadınlardan seçmemelerinde fayda var,  diye de uyarmamız gerekiyor.
– Yook! O kadar uzun boylu da değil,  derlerse sineye çekeriz.
(Hakkı Devrim.  Hâkim eşliği de bir meslek,  28 Ağustos 2008 - Radikal)



Ekleme:  Medyaya sızan yeni bilgilere göre,  "Ferda Paksüt'ün mahkemece suçlu bulunması halinde  Osman Paksüt boşanma davası açacakmış." Bu bilgiyi Osman Paksüt'ün kendisi de yalanlamadı.  Sadece sızdıranlara sitem etti,  gizli kalacak şekilde Anayasa Mahkemesi'nde aralarında konuştuklarını ima etti.


 -->>>  Bu aralar takiptekilerin/gündemdekilerin  aşk ilişkileri hapishaneye kadar galiba  ;)


7 Mayıs 2009 Perşembe

 Romantik


Uzun zamandan beri  ilk defa bugün
bir bahar havası vardı dışarıda. Sevmediğim sıcaklara  ve  yaz ayına bizi ulaştıracak olan bu sayılı özlenen bahar günlerinde,  biraz da Sinema üzerine yazmak istiyorum. Vizyondaki X-Men Başlangıç:  Wolverine'a gidecektim bugün sözde...  Ancak heyhat!  Zamansızlık + Depresyon.
İyisi mi Sinan Çetin'in seneler boyunca çekimlerini sürdürüp,  güç bela ancak 2007'de vizyona girebilen  Romantik filminden bahsetmek...
(Nerden aklıma geldiyse şimdi?)


Bir sinema salonunda,  çoğu zaman yaptığım gibi  tek başına gidip izlediğim bu filmde,  psikolojik gerginlik anlamında öyle sahneler vardı ki,  bazı insanlar ortamı derhal terk etti.  Filmden sonra izleyiciler ne yazmış diye sözlüklere baktığımda bazı eleştirilerle karşılaştım. Mantıksızlığından dem vuranlar olmuştu,  kötü demişlerdi vs...

Tipik Sinan Çetin tarzı bir yapımdı bence.  Bu adamın kendine özgü fantastik bir sinema dili var  ve filmlerine de -doğal olarak- yansıyor bu fantazi anlayışı.  Amerikan filmlerinden  (özellikle yönetmenin gençlik dönemi Amerikan filmlerinden),  Hollywood film klişelerinden de besleniyor bu anlayış.  Bunu daha önceki filmlerinden  Komiser Şekspir'de de görmüştük.

Vizyona girdiği dönemki bir sözlük yazımda şöyle demiştim:


"Romantik,  içinde mantık aramanın son derece mantıksız olduğu bir film.  Fantazileri uğruna kendilerini hiç etmeyi  veya öldürmeyi seçebilen adamların anlatıldığı bir yerde neyin mantığı aranıyor, bilemiyorum.  Üstelik bu bir Sinan Çetin filmi!  (Sinan Çetin'i küçümsediğim için demedim.  Sadece adamın kendine özgü fantastik bir tarzı var,  üstüne bir de Amerikan sosunu ilave ederek ürünlerini piyasaya sunuyor.)

Komser Şekspir'i anlamış olanlar;  bu tuhaf Amerikan soslu fantastik sinema anlayışı ile tanıştıklarından,  Romantik filmini de mantığın bir kriter olarak ele alınmadığını bilerek izleyeceklerdir. Yalnız bu filmde Sinan Çetin kendini de aşmış  (tarzının gereksiz de olsa altını üstünü çizme konusunda)  ve bu tarzdan hoşlananlara hoş kareler sunmuş. Hoşlanmayanlar içinse boktan bir şey yapmış elbette.  Sonuçta sinema bir sanat dalı olduğundan;  iyi sinema/kötü sinema kavramı da kişiden kişiye ve beklentilere göre değişebiliyor.

Filmden kısa notlar olarak denebilir ki içinde yoğun bir cinsellik ögesi var,  hem konuyla alakalı  hem de alakasız/bağımsız olarak.
   (Sinan Çetin'in reklamcı olmasının bununla bir alakası var mı acaba?)

"Oyunculuk yok"  denmiş bazı yorumlarda.  Bence Teoman şarkıcılığından çok daha fazlasıyla katılmış bu filme...
Okan Bayülgen ise  Okan Bayülgen olduğunu unutturacak kadar iyi oynamış.  Eğer insanların dış görünüşleri estetik ise,  ses tellerinden çıkandan da bu kriteri bekleyenlerden değilseniz;  Yasemin Kozanoğlu bile iyi olmuş  -ki ben kendisinin gereksiz manken oyuncu kontenjanından kadroya alındığı gibi bir önyargıyla gitmiştim filme-.   Bir de filmin onca yıllık tarihini ucundan köşesinden takip edenler anlayacaktır ki konusu defalarca yazılıp çizilip değiştirilmiş,  nerden nereye gelinmiş.  Zaten castingde  ilkin Okan Bayülgen'in adı geçmesine rağmen,  Teoman'ın daha uzun sahnelerinin olması bile bunu kanıtlıyor."


6 Mayıs 2009 Çarşamba

 Gündemdekiler  (Mayıs 2009)


Askerlik süresinin uzatılıp, üniversite mezunlarının da er olarak askerlik yapacakları yeni bir düzenlemeye gidiliyormuş.  "Bedelli çıkacak mı?" diye bekleyenlere soğuk duş etkisi yaptı bu.

Biz kendimizi pek bilmeyiz. 1900lerin başlarındaki savaşlarda bütün erkek fertlerin öldüğü bazı aileler vardır Anadolu'da. Yetim ve yoksun büyüyen bu nesillerin acıları hâlâ unutulmamışken, ailesinde tek erkek çocuğu olup da Doğu'ya gönderenlere Allah sabır versin diyorum.


Kabinede revizyon:   Mayıs ayı başında,  hükümet kabinesindeki bazı bakanlarda değişiklikler yapıldı.



Genelkurmay eski Başkanı Yaşar Büyükanıt  "Bana istihbarat getirecek kurum, benim hakkımda istihbarat topluyor" diyerek yakınmış;  "Devlet hasta!" buyurmuş. Son dönemde iyice su yüzüne çıkan Türk istihbarat örgütleri (MİT, Emniyet, Jandarma, Askeri İstihbarat birimleri,...) arasındaki eşgüdümsüzlük ve çatışmanın devlete zarar verdiği ortada. Kendisi de bunları dile getirmiş.
İyi güzel de, bu hâli tepedeki yöneticiler arası sürtüşmeler ve çıkar çatışmaları yaratmadı mı? Üstüne üstlük emekliliğinde dahi birbiriyle sürtüşmeye devam eden yöneticilerimiz var. Allah sonumuzu hayır etsin. İsteyip de paylaşamadıkları her ne ise artık...


Jandarma eski Genel Komutanı Şener Eruygur, Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz'ün çocukları + hem Yaşar Büyükanıt'ın hem de eşinin sağlık raporları ve malvarlıklarını fişlemiş/takibe almış.



"Ütopya üretemeyen bir toplum"  şeklinde Türkleri tanımlayan Murat Belge'nin bir yazısından alıntı yapıyorum aşağıda... Sonrasında kaba saba da olsa bir yorumum olacak.
Genel eğitim sisteminin yetersizliği,  Türk tipi izolasyonizmin temellerinden biri, önemli bir tanesi. Okuma-yazma öğrettiklerimizi aynı zamanda okumaktan nefret edecek gibi yetiştirdiğimiz için,  kitleleri “yabancı etkiler”den korumuş oluyoruz.  Okuttuklarımızı, örneğin üniversite mezunu ettiklerimizi, bu mertebeye gelinceye kadar sıkı sıkı uyarıyoruz. “Türk gibi” düşünmezlerse “vatan haini” olacaklarına (ve bunun gerektirdiği muameleyi göreceklerine) inandırıyoruz.  Böylece “okumuş”ları da “tehlike” olmaktan çıkarıyoruz.
(Murat Belge  -  Taraf, 1 Mayıs 2009)

Popülist ve subjektif yorumum: Nimet Çubukçu'nun Milli Eğitim Bakanı olduğu,  gelenin gideni arattığı bir ülkede,  ütopya bahsi bile saçma.




İnterpol'e göre  Cem Garipoğlu Moskova'da.
Geçtiğimiz günlerde annesi ve kız kardeşi pasaport uzatma talebiyle Moskova'daki Türk Büyükelçiliği'ne gittiğinde, kapıda bekleyen araçtaki gencin oğulları Cem olduğundan şüphelenilince aile hızla uzaklaşmış.
Burada durup hayretimi dillendirmek istiyorum sevgili okuyucularım. Bazı insanlarda nasıl bir rahatlık,  nasıl bir özgüven vardır öyle yahu?

Sen kalk bütün ülke çapında ses getiren bir cinayet işle; ananın babanın üstünde başında maktulün kan izleri tespit edilsin; hakkında İnterpol aracılığıyla arama emri verilsin.. Sense tut büyükelçiliğin kapısına arabanı park et!  E rahatlık güzel şeymiş canım!




Tükürüklerini saçarak konuşmaya devam edip,  içerideyken bile sesini bu kadar dışarıya duyurmayı becerenler var. Arkalarında sağlam  birileri  olmalı.
Halk arasında bir laf vardır,  "Çirkinliği yüzüne vurmuş" diye... Sonuçta Türk tarihi bu adamlarla dolu.



Mardin'de bir düğünevinde katliam gibi olay:  44 ölü ve onlarca yaralı!
Olayın terör değil, aile içi şiddet olduğu söyleniyor. Evi basıp kadın çoluk-çocuk kim varsa taramışlar, karşılarına kim çıkarsa... Sonra da gidip yatsı namazı sebebiyle camide olan erkekleri taramışlar. Erkeklerin önemli kısmının korucu olduğu ailede, saldırının terör odaklı olduğu şüphesi de var. Eğer geride hiç şahit kalmamış olsaydı,  olay kolaylıkla PKK'ya mâl edilebilirdi.
Bu noktada -müsadenizle- bir atasözümüze kulak verelim:
"Dost kazanmaya bak dost,  düşman içinden de çıkar."
İkinci lafımız da, bilinçsizce ve devlet eliyle insanlara silah dağıtanlara, silahın gücünü küçümseyenlere gitsin. Koruculuk sistemi ile,  çok değil daha birkaç hafta önce övünenler vardı.


Osman Paksüt ve eşi Ferda Hanım yine başrollerde! Zaten Ergenekon Davası ile gündemimize girenlerden biri de bu çift oldu. Hayatta adını bilmeyeceğimiz; "orada, Ankara'daki bir yüksek yargıç" olarak tanımlayacağımız bir insanın eşi olan bu hanım, ne kadar Ergenekon yönetimi ile alakalı insan varsa hepsiyle birebir iletişim ve tanışıklık halinde gibi...

İyisi mi hoşuma giden yeni eklentiler ve yorumlarla başka bir başlık altında inceleyelim bu ailemizi.


Mayıs 2009'un diğer gelişmeleri için bkz:

4 Mayıs 2009 Pazartesi

 Fareler ve İnsanlar

.

Fareler ve İnsanlar...

Bu iki canlı türü arasında tuhaf bir benzerlik olduğunu fark ettiniz mi?

İkisi de açgözlü ve ikisi de doymak bilmez canlılar.

Gıda depolama, stoklar, fabrika hijyeni, kıtlık,  buğday ve hububat konularında şuna benzer ifadelere rastlarsınız sıklıkla:
"İnsanlardan sonra çevreye en çok zarar veren canlılar, fareler ve sıçanlardır."

Anladığım kadarıyla birbirinden uzak da yaşamıyor bu üç canlı türü. Hatta iç içe, yan yanalar.  (Daha doğrusu altlı-üstlü yaşıyorlar mı desek?)

İnsanlar toprak üstünde ve aydınlıkta yaşarken,  fareler yer altında ve nispeten karanlıkta yaşıyor.  Yapılan çeşitli araştırmalar, bir bölgedeki insan nüfusuyla o bölgedeki fare-sıçan sayısının birbirine yakın olduğunu göstermiş.

Fareleri, sıçanları yok etmek mümkün değil.  Kapanlar, tuzaklar, yemler ile sadece sayılarını azaltabilirsiniz.  Yani onlar uygun ortam koşullarını yakalayana kadar sözde galip olmak gibi bir şey bu. Sözde tatmin... Kemirgenlerle mücadelede sanitasyon ve onlara karşı etkili (rodent-proof)  bina tasarımı şart.

Yer yer kuraklık ve açlık ile yüzleşen dünyamızda,  kimi bölgelerde depolanan tahıl ve gıdaların %50'sinden fazlasının kemirgenlerce tüketildiği bildiriliyor.  Doymak bilmeyen bu canlılar yavaş yavaş stokları ve gıda fabrikalarındaki ürünleri tüketirken,  beri yandan hijyen-sanitasyon sorunu da yaratıyor.  Geriye bıraktıkları gıda parçalarına ağızlarından bulaşmış enzim ve salgılar, sonradan teknoloji ve ürün kullanımı sırasında sorunlara neden olabiliyor.

Peki ya bizler? Aç gözlülüğümüzü yeryüzünde farelerle mi paylaşıyoruz yoksa?  Onlar da gelip bizim ekmeğimize göz dikiyorlar bir yerde.

Bir de,  fareler gibi hızla üreyerek Dünya'yı kaplamak ve bu yolla Dünya'ya hakim olma hayalleri kuran siyasetçi yöneticiler var sanırım.
"Korkmadan çok fazla çoluk çocuk yapın, Allah rızkını verir"  diyenler, farelerin insanlar arasındaki taklitçileri olmalı.  Sanırım dünyanın sayı bolluğu ile yönetildiğini filan sanıyorlar.  Veya belki de özledikleri Dünya budur.



.

3 Mayıs 2009 Pazar

 Rasim Ozan KÜTAHYALI



Taraf  gazetesi yazarı.  Son zamanlarda çeşitli tartışma programlarında  yanık teniyle karşımıza çıkabiliyor.  Kelimeleri ve beden dili  "Beni görün, beni bi görün!" der gibi. Yani dikkat çekmek için kasan bir hali var.


Bunlar subjektif yorumlarım tabii ki.  Gelelim yalın bilgiye:
"Kendisi Reha Muhtar'ın yeni ekibindeki habercilerden biri."
CNN Türk'te yayınlanan  "Reha Muhtar'la Çok Farklı"  programının yayın danışmanı imiş.  Bu bilgi bile yeterince açıklayıcı aslında.

------------------------------------------------------------------------------

Bugüne kadar düzenli şekilde takip etmeye çalıştığım Taraf  yazarları arasında,  sürekli yazarlardan biri olmasına rağmen en az okuduklarımdandır.  Çeşitli tartışmalar içerisinde olduğunu öğrendikçe incelemeye başladım.  Diyebilirim ki çoğu yazısında ajite edici bir dil var, duyguları gıcıklıyor.  Sırf eleştirmek için temelsiz bazı eleştirilerde bulunduğu oluyor;  özellikle Askeriyeye, otoriteye...  Beri yandan gazetecilik etiği açısından kimi eksiklikleri  kendi gazetesindeki
Alper Görmüş  tarafından da eleştirilmişti.

'Kurtlar Vadisi'  ile ilgili bir balık tutmuştu oltasıyla...  Haftalarca,
belki de aylarca yılmadan Vadi'yi yazdı.
Bu arada gazetesini övmek için  yazılarının arasına bazı güzellemeler ve pembe yalanlar koyar kendisi.  Girdiği bakkallarda,  ortamlarda
-ne hikmetse-  herkesin elinde Taraf gazetesi vardır filan!  :P

İşte bu arkadaş geçenlerde  Kanal 7  binasında Alperenlerden dayak yemiş.  Muhsin Yazıcıoğlu'nun şüpheli ölümü üzerine bir tartışma programında söyledikleri sonrasında vuku bulmuş olay.
Bu noktada hafta içinde denk geldiğim bir yorumu okurlarımla paylaşmak istiyorum:

Ben bu herifin adını bile bilmiyordum,  televizyonda bir tartışma programında gördüm.
Sonra programdakilerden birinin tosuncuklar tarafından dövüldüğünü duyunca aklıma ilk bu herif geldi. Hani onayladığımdan değil ama herifin hareketleri ve konuşma
tarzı  "Gelin beni dövün"  diye bağırıyor.
(enel hakki - Private Sözlük)


.