30 Eylül 2018 Pazar
22 Eylül 2018 Cumartesi
Türkiye tarihinde Referandumlar -----
ve YAE Nefreti
ve YAE Nefreti
KPSS çalışanlara ve ödev için bilgi toplayanlara faydalı olabilir diye, ayrıca merak edenler için; daha önce bir yazımın altında paylaştığım bilgileri ayrı bir başlık altında yayınlamaya karar verdim.
Konumuz: Türkiye'de Referandumlar
(27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinden sonra... İlk halk oylaması ile
61 Anayasası kabul edildi. %38.3 hayır oyuna karşılık %61.7 evet oyuyla.)
Çift meclisli yasama organı (senato); kişi hakları, sosyal ve siyasal geniş haklar; üniversiteler ve TRT özerk. Anayasa Mahkemesi kurulması...
"İnsan haklarına dayanan, sosyal, hukuk devleti."
(12 Eylül 1980 darbesinden sonra) Yine bir askeri müdahale ve sonrasında hazırlanan "1982 Anayasası"nın halkoyuna sunulması üzerine sandık başına gitmişti Türkiye. (Tüm siyasi partiler kapatılmış, Meclis çalışmaları durdurulmuş, sıkı yönetim ortamı vs.)
3) 1987, "Yasaklı siyasetçiler geri dönsün mü?" (6 Eylül 1987)
1982 Anayasası'nın Geçici 4. maddesi ile siyasi parti liderleri ve yöneticilerine getirilen 5 ve 10 yıllık siyasi yasakların kalkıp kalkmaması konusunda. Az bir farkla Evet çıkmış. (Turgut Özal "Hayır" demiş!)
Böylece yasaklar getiren geçici 4. madde yürürlükten kalktı:
Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Alparslan Türkeş ve Necmettin Erbakan'a siyaset yolu açılmış oldu.
4) "Yerel seçimler erkene alınsın mı?" (25 Eylül 1988)
Türkiye'nin dördüncü kez önüne getirilen halk oylaması sandığının konusu Anayasa'nın 127. maddesindeki yerel seçimlerin 1 yıl erkene alınıp alınmaması idi. Seçmenlerin yüzde 65'i "hayır", yüzde 35'i "evet" oyu kullandı. Böylece dönemin iktidar aprtisi ANAP'ın yerel seçimlerin erkene alınması için Anayasa maddesindeki değişiklik teklifi kabul edilmedi ve
13 Kasım 1988 olarak öngörülen erken yerel seçim yapılamadı.
%65 Hayır ile Türkiye tarihindeki kabul edilmeyen tek referandum oldu.
5) 2007, "CB halk tarafından seçilsin mi?" (21 Ekim 2007)
Ahmet Necdet Sezer sonrası CB seçiminde sorunlar çıktı. (CHP, Anayasa Mahkemesi'ne gidip duruyor. "Türbanlı CB eşi istemeyiz" üzerinden 367 karar yeter sayısı-toplantı sayısı tartışmaları... Sonunda Abdullah Gül 11. Cumhurbaşkanı oldu.)
+ TBMM seçim dönemi 5 yıldan 4 yıla düşürüldü.
+ Toplantı yeter sayısı düşürüldü.
Anayasa Mahkemesi (AYM) üye sayısının ve görev sürelerinin artması, AYM'ye kişisel başvuru yapılabilmesi, Anayasa değişikliğinin iptali ile siyasi partilerin kapatılmasına ya da devlet yardımından yoksun bırakılmasına toplantıya katılan üyelerin üçte ikisinin oyuyla karar verilebilmesi, HSYK'nın yeniden yapılandırılması ve üye sayısının artırılması, Yüksek Askerî Şura kararlarına yargı denetimi getirilmesi, askerî yargının görev alanının düzenlenmesi oylandı. Ayrıca 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasını engelleyen geçici madde kaldırıldı.
Konumuz: Türkiye'de Referandumlar
1) 1961 Anayasa Referandumu (9 Temmuz 1961)
(27 Mayıs 1960 askeri müdahalesinden sonra... İlk halk oylaması ile
61 Anayasası kabul edildi. %38.3 hayır oyuna karşılık %61.7 evet oyuyla.)
Çift meclisli yasama organı (senato); kişi hakları, sosyal ve siyasal geniş haklar; üniversiteler ve TRT özerk. Anayasa Mahkemesi kurulması...
"İnsan haklarına dayanan, sosyal, hukuk devleti."
2) 1982 Anayasa Oylaması (7 Kasım 1982)
(12 Eylül 1980 darbesinden sonra) Yine bir askeri müdahale ve sonrasında hazırlanan "1982 Anayasası"nın halkoyuna sunulması üzerine sandık başına gitmişti Türkiye. (Tüm siyasi partiler kapatılmış, Meclis çalışmaları durdurulmuş, sıkı yönetim ortamı vs.)
Halkoylamasına 18 milyon 885 bin 488 seçmen katıldı. 17 milyon 215 bin 559 seçmen "kabul" (yüzde 91.37), 1 milyon 626 bin 431 seçmen de "ret" (yüzde 8.63) oyu kullandı. Geçici 1. maddesi ile Kenan Evren Cumhurbaşkanı oldu. (Otoriteyi, devleti, devlet içinde de Cumhurbaşkanı makamını çok güçlendirmiş sert/katı bir anayasa. Atatürk milliyetçiliğine bağlı, laik, demokratik devlet vs.)
3) 1987, "Yasaklı siyasetçiler geri dönsün mü?" (6 Eylül 1987)
1982 Anayasası'nın Geçici 4. maddesi ile siyasi parti liderleri ve yöneticilerine getirilen 5 ve 10 yıllık siyasi yasakların kalkıp kalkmaması konusunda. Az bir farkla Evet çıkmış. (Turgut Özal "Hayır" demiş!)
Böylece yasaklar getiren geçici 4. madde yürürlükten kalktı:
Süleyman Demirel, Bülent Ecevit, Alparslan Türkeş ve Necmettin Erbakan'a siyaset yolu açılmış oldu.
4) "Yerel seçimler erkene alınsın mı?" (25 Eylül 1988)
Türkiye'nin dördüncü kez önüne getirilen halk oylaması sandığının konusu Anayasa'nın 127. maddesindeki yerel seçimlerin 1 yıl erkene alınıp alınmaması idi. Seçmenlerin yüzde 65'i "hayır", yüzde 35'i "evet" oyu kullandı. Böylece dönemin iktidar aprtisi ANAP'ın yerel seçimlerin erkene alınması için Anayasa maddesindeki değişiklik teklifi kabul edilmedi ve
13 Kasım 1988 olarak öngörülen erken yerel seçim yapılamadı.
%65 Hayır ile Türkiye tarihindeki kabul edilmeyen tek referandum oldu.
5) 2007, "CB halk tarafından seçilsin mi?" (21 Ekim 2007)
Ahmet Necdet Sezer sonrası CB seçiminde sorunlar çıktı. (CHP, Anayasa Mahkemesi'ne gidip duruyor. "Türbanlı CB eşi istemeyiz" üzerinden 367 karar yeter sayısı-toplantı sayısı tartışmaları... Sonunda Abdullah Gül 11. Cumhurbaşkanı oldu.)
Anayasa değişikliği %69 ile kabul edildi. Böylece Cumhurbaşkanı halk tarafından seçilmeye başlandı. Ayrıca görev süresi 7 yıldan 5 yıla düşürüldü ve ikinci dönem seçilebilme imkanı tanındı (5+5). (Bu değişikliğe kadar Meclis tarafından yalnızca bir defa yedi yıllığına seçilmekteydi.)
+ TBMM seçim dönemi 5 yıldan 4 yıla düşürüldü.
+ Toplantı yeter sayısı düşürüldü.
6) 12 Eylül 2010 Anayasa Değişikliği Referandumu
(Yetmez ama Evet - YAE)
Yüksek yargı organlarında köklü değişiklikler.
Anayasa Mahkemesi (AYM) üye sayısının ve görev sürelerinin artması, AYM'ye kişisel başvuru yapılabilmesi, Anayasa değişikliğinin iptali ile siyasi partilerin kapatılmasına ya da devlet yardımından yoksun bırakılmasına toplantıya katılan üyelerin üçte ikisinin oyuyla karar verilebilmesi, HSYK'nın yeniden yapılandırılması ve üye sayısının artırılması, Yüksek Askerî Şura kararlarına yargı denetimi getirilmesi, askerî yargının görev alanının düzenlenmesi oylandı. Ayrıca 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasını engelleyen geçici madde kaldırıldı.
CHP ve MHP Hayır, BDP boykot kararı almıştı.
Sonuçlar: %42 Hayır, %58 Evet
Şöyle yazmıştım 12 Eylül 2010 Referandumu başlığında:
Aradan yıllar geçti, ancak hâlâ bu referandumdan yadigâr kalan "YETMEZ AMA EVET" nefreti devam etmekte...
İlginç şekilde, çabuk unutan ve balık hafızalı bir toplum olmamıza rağmen, YAE'yi unutmadı bir türlü okumuşluğuyla müsemma kesim.
Hatta referandumun kendisini ve ne için yapıldığını, değişen Anayasa maddelerini filan zaten çoktan unuttu ama bu YETMEZ AMA EVET'i hiç unutmadı. Kolay kolay geçeceğe de benzemiyor bu YAE nefreti.
"Yetmez ama evet ihaneti!" DAN DAN DAN!
Kaç kişidir ki bu YAE'ciler? Oylar içerisinde belki de % 1-2'lik bir kesimin mugalatası yapılıyor?
Sonra oy pusulasında ya EVET ya da HAYIR vardı; "YAE" diye bir seçenek yoktu. Ama kabak Yetmez ama Evetçilere patladı iyi mi? :)
Fethullah Gülen ve Cemaati, bu Anayasa değişikliğini aktif olarak destekledi. Bir grup "aydın", değişikliklerin 12 Eylül'ün getirdiği katı yapıyı bozacağı fikri ile referanduma meşhur "Yetmez Ama Evet" sloganıyla destek verdi. Bir grup, devlet içindeki vesayet mekanizmasının kırıldığını savunuyor, bunun sivil bir Anayasa yapmak için fırsat olduğunu söylüyordu; başka bir grup ise yargıda kadrolaşmanın önünün açılmaya çalışıldığını...
(İlerleyen günlerde bununla ilgili eklemelerim olacak.)
7) 2017 Nisan Referandumu
(Başkanlık Sistemi, 600 milletvekili...)
MV seçilebilme yaşı: 18. (25'ten 18'e düşürüldü.) Askerlik hizmetini yapmış olma koşulu da aranmayacak.
Artık Adalet, İç İşleri ve Ulaştırma Bakanları seçimler öncesinde istifa etmiyor. AKP-MHP heyetlerinin ortak çalışmasıyla hazırlanan paket içeriğine ve önceki düzenden farkına şu linkten ayrıntılı ve karşılaştırmalı olarak bakmak mümkün: anayasadegisikligi.barobirlik.org.tr/
Dikkat çeken değişiklikler:
HSYK üye sayısı düşürüldü, bazı özellikleri değiştirildi.
1) Yargıtay 2) Danıştay 3) Uyuşmazlık Mahkemesi 4) Anayasa Mahkemesi
-> CB ve TBMM seçimleri 5 yılda bir, aynı gün yapılır.
-> Bir kişi en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.
-> TBMM'nin gensoru ve güven oylaması hakkı yok.
-> Yürütme yetkisi + Başkomutan = CB -> Bakanları ve yardımcılarını atar.
-> Bakan + CB yardımcılarının (eğer MV iseler) Meclis üyelikleri sona erer.
İlginç şekilde, çabuk unutan ve balık hafızalı bir toplum olmamıza rağmen, YAE'yi unutmadı bir türlü okumuşluğuyla müsemma kesim.
Hatta referandumun kendisini ve ne için yapıldığını, değişen Anayasa maddelerini filan zaten çoktan unuttu ama bu YETMEZ AMA EVET'i hiç unutmadı. Kolay kolay geçeceğe de benzemiyor bu YAE nefreti.
Bir "günah keçisi" olarak YAE, bir boşalma unsuru olarak YAE...
"Yetmez ama evet ihaneti!" DAN DAN DAN!
Kaç kişidir ki bu YAE'ciler? Oylar içerisinde belki de % 1-2'lik bir kesimin mugalatası yapılıyor?
Sonra oy pusulasında ya EVET ya da HAYIR vardı; "YAE" diye bir seçenek yoktu. Ama kabak Yetmez ama Evetçilere patladı iyi mi? :)
Fethullah Gülen ve Cemaati, bu Anayasa değişikliğini aktif olarak destekledi. Bir grup "aydın", değişikliklerin 12 Eylül'ün getirdiği katı yapıyı bozacağı fikri ile referanduma meşhur "Yetmez Ama Evet" sloganıyla destek verdi. Bir grup, devlet içindeki vesayet mekanizmasının kırıldığını savunuyor, bunun sivil bir Anayasa yapmak için fırsat olduğunu söylüyordu; başka bir grup ise yargıda kadrolaşmanın önünün açılmaya çalışıldığını...
(İlerleyen günlerde bununla ilgili eklemelerim olacak.)
7) 2017 Nisan Referandumu
(Başkanlık Sistemi, 600 milletvekili...)
Hoşgeldin Başkanlık sistemi. Kabulü ile Partili Cumhurbaşkanı.
MV seçilebilme yaşı: 18. (25'ten 18'e düşürüldü.) Askerlik hizmetini yapmış olma koşulu da aranmayacak.
Artık Adalet, İç İşleri ve Ulaştırma Bakanları seçimler öncesinde istifa etmiyor. AKP-MHP heyetlerinin ortak çalışmasıyla hazırlanan paket içeriğine ve önceki düzenden farkına şu linkten ayrıntılı ve karşılaştırmalı olarak bakmak mümkün: anayasadegisikligi.barobirlik.org.tr/
Dikkat çeken değişiklikler:
HSYK üye sayısı düşürüldü, bazı özellikleri değiştirildi.
Askeri Yargıtay ve AYİM kaldırılarak yüksek mahkemelerin sayısı dörde düşürüldü. Mevcut Yüksek Mahkemeler:
1) Yargıtay 2) Danıştay 3) Uyuşmazlık Mahkemesi 4) Anayasa Mahkemesi
-> CB ve TBMM seçimleri 5 yılda bir, aynı gün yapılır.
-> Bir kişi en fazla iki defa Cumhurbaşkanı seçilebilir.
-> TBMM'nin gensoru ve güven oylaması hakkı yok.
-> Yürütme yetkisi + Başkomutan = CB -> Bakanları ve yardımcılarını atar.
-> Bakan + CB yardımcılarının (eğer MV iseler) Meclis üyelikleri sona erer.
14 Eylül 2018 Cuma
Demet Akalın ve Obsesyon/Takıntı Problemi
Selamlar millet. Uzuuuun, upuzun bir aradan sonra tekrar geri döndüm ve yine pek mühim bir mevzu ile karşınızdayım. Bugünki konumuz:
Bir ünlü ve koyu takıntıları.
Daha önce bazı yazılarımda dediğim gibi Türkiye'de öyle bazı konular ve kişiler vardır ki, ne kadar ısrarla Gündem'den Magazin'den kaçmaya çalışırsanız çalışın, onlardan kaçamazsınız. İllâ ki gelip bir yerde sizi sobeler-ler.
(YİNE) 1) Yavşar. 2) Dakalın! DAN DAN DAN!
Bunlardan zaten kaçış yok. Fakat ikincisinde yıllardır süren sakat bir durum söz konusu ve bunun üzerinde biraz laflayalım bugün.
Koyu Takıntılar ve Aşk
Manken Demet Akalın'ın yıllar önce İbrahim Kutluay ile kısa soluklu diyemeyeceğimiz bir ilişkisi olmuş, evlenecekler filan derken ayrılmışlardı. "Genç basketbol oyuncusu terk etti" de dendi. Tabii ne nedir aslını bilemiyoruz
çünkü olayın erkek tarafı ne o gün
ne de sonra ilişki hakkında konuştu.
Tek ve hiç durmadan konuşan: Kadın.
15 sene önceki bir mevzu bu, dikkatinizi çekerim.
Sonrasını yaşı tutanlar olarak biliyorsunuz zaten:
Erkek başka bir kadınla çıkmaya başladı, Akalın çıldırdı! Durmadan kameralara kustu. Ağladığı da oldu.
(Tam o zamanlarda sporcu sevgilisi tarafından terk edilmiş bir diğer ünlü manken Gizem Özdilli ile beraber sürekli Televole'lerdeydiler)
Bir süre sonra İbrahim Kutluay ile Demet Şener evlendi. Akalın bunu asla kabullenemedi. Adamın ilk çocuğu doğdu, Akalın hâlâ ilişkileri hakkında ve diğer kadının müstakbel eş adayını çaldığı üzerine konuşuyor...
Yıllar içerisinde kendisinin hayatında da ilişkileri ve evlilikleri oldu, ama "eski sevgili" hakkında durmadan konuşmaktan hiç vazgeçmedi.
Derken adamın ikinci çocuğu da doğdu. Yıllar birbirini kovaladı, zaman su gibi aktı ve o doğan çocuklar ergenliğe yaklaştı. Bu arada Demet Akalın da anne oldu, Hira adını verdiği bir kız bebek dünyaya getirdi. Fakat ne hikmetse hâlâ eski sevgili muhabbeti ve "diğer kadın erkeğimi elimden aldı" heyheylenmeleri sürüyor.
Velhasıl gerçek bir sabır testine dönüştü bu taciz hali.
(Pek mühim kronolojik ilişki akışımıza devam edelim)
Biliyorsunuz İbrahim Kutluay-Demet Şener çifti 2018 başlarında aldatma gerekçesi ile resmen boşandı. (Bilmemek ne mümkün zaten! Bu sağanak yağış şeklindeki magazin hali tam bir "No way out!" ruhu ile sıkışmışlık yaratıyor. Neyse... Konumuza dönelim.)
Şaşırdığımı söyleyemeyeceğim zira o evlilik devam etseydi bana göre büyük bir soru işareti olurdu. (Gerçi akçeli işler ve haciz mevzuları yüzünden ayrılmışlar. Ama burada ben işin "takıntı" tarafında olduğumdan, o boyutu benim ilgimi çekmiyor ve geçiyorum.)
Daha fazla uzatmadan reçetemizi yazalım hemen.
Öyle ya! Canımızı durmadan sıkan ve çeneleriyle bıktıranlara karşı, kendi çöplüğümüzdeki bir iki lafımız da çok görülmesin artık. Evet, yazıp yazıp internetin dehlizlerine yollamaya devam.
Bu örnekteki kadının önünde iki yol var:
Güçlü takıntıları ve kökenlerini anlayıp kafasında kapatması konusunda anlamlı yol kat ettikten sonra yeni bir ilişkiye başlamak.
b) Takıntılarıyla yaşamayı seçip hayat boyu böyle devam etmek (mümkünse evlenmeden) (tabi bir de her tetiklendiğinde zıplayıp açıklama yapmasa ve mahalle kavgası modunda yürümese ünlülerimiz... diyeceğim ama bu olmaz işte, bize yakışmaz bu vakar.)
Yok illâ geçmişten intikam almak istiyorsa da bunu ancak mutlu bir evlilikle veya mutlu bir ünlü olarak, geçmişteki adamı / ilişkiyi unutarak yapabilir.
Sonuç itibariyle çevremdeki insanların güncel muhabbet konularından birisi olmaya devam edecek.
Bize de yazık yahu! Hele benim gibi çevresi takıntılı tiplerle çevrili biri için hep beraber üstüme üstüme gelip delirtmek mi sizin niyetiniz? :(
Siz hâlâ alay etmeye devam edin. Türk halkının ve bu ülkede yaşayan vatandaşların böyle kadıncıklar üzerinden ne kadar etkisiz hale getirildiğini görmemeye devam ederek, aşırı doz magazinlerinizle mutlu mesut cakcaklayın şekerler :)
Bu arada kimse okumaz ama linki bulunsun, ülkedeki gerçeküstü bu delilik halini Perihan Mağden üzerine ŞU yazıda açıklamıştık.
Daha önce bazı yazılarımda dediğim gibi Türkiye'de öyle bazı konular ve kişiler vardır ki, ne kadar ısrarla Gündem'den Magazin'den kaçmaya çalışırsanız çalışın, onlardan kaçamazsınız. İllâ ki gelip bir yerde sizi sobeler-ler.Popüler kültürde bıkkınlık duygusunu oluşturanlardan biri de malumunuz Demet Akalın.
O derece ki, benim gibi magazin programlarını izlemeyen, hatta evdeki televizyonu senede 1 kez açmadığı için başkasına veren biri bile bu kadından sürekli haberdar olmak zorunda bırakılabiliyor. Peki hangi yollarla?
Mesela bir misafirliğe veya bir arkadaşınızın evine laflamaya gidiyorsunuz, tv açılıyor ve hooop dakka bir gol bir:
(YİNE) 1) Yavşar. 2) Dakalın! DAN DAN DAN!
Bunlardan zaten kaçış yok. Fakat ikincisinde yıllardır süren sakat bir durum söz konusu ve bunun üzerinde biraz laflayalım bugün.
Koyu Takıntılar ve Aşk
Manken Demet Akalın'ın yıllar önce İbrahim Kutluay ile kısa soluklu diyemeyeceğimiz bir ilişkisi olmuş, evlenecekler filan derken ayrılmışlardı. "Genç basketbol oyuncusu terk etti" de dendi. Tabii ne nedir aslını bilemiyoruz
çünkü olayın erkek tarafı ne o gün
ne de sonra ilişki hakkında konuştu.
Tek ve hiç durmadan konuşan: Kadın.
15 sene önceki bir mevzu bu, dikkatinizi çekerim.
Sonrasını yaşı tutanlar olarak biliyorsunuz zaten:
Erkek başka bir kadınla çıkmaya başladı, Akalın çıldırdı! Durmadan kameralara kustu. Ağladığı da oldu.
(Tam o zamanlarda sporcu sevgilisi tarafından terk edilmiş bir diğer ünlü manken Gizem Özdilli ile beraber sürekli Televole'lerdeydiler)
Bir süre sonra İbrahim Kutluay ile Demet Şener evlendi. Akalın bunu asla kabullenemedi. Adamın ilk çocuğu doğdu, Akalın hâlâ ilişkileri hakkında ve diğer kadının müstakbel eş adayını çaldığı üzerine konuşuyor...
Yıllar içerisinde kendisinin hayatında da ilişkileri ve evlilikleri oldu, ama "eski sevgili" hakkında durmadan konuşmaktan hiç vazgeçmedi.
Derken adamın ikinci çocuğu da doğdu. Yıllar birbirini kovaladı, zaman su gibi aktı ve o doğan çocuklar ergenliğe yaklaştı. Bu arada Demet Akalın da anne oldu, Hira adını verdiği bir kız bebek dünyaya getirdi. Fakat ne hikmetse hâlâ eski sevgili muhabbeti ve "diğer kadın erkeğimi elimden aldı" heyheylenmeleri sürüyor.
Velhasıl gerçek bir sabır testine dönüştü bu taciz hali.
Şimdi burada görünen şu ki adam belli, kafasında tamamen silmiş. KAPATMIŞ. Demet Akalın yıllardan beri durmadan ve hâlâ ayrılıkları hakkında göndermeler yapsa da; 1 kez olsun ağzından laf çıkmamış. Eğer İbrahim Kutluay kızgınlıktan konuşmuyor olsaydı mutlaka bir yerde patlar, ya ters konuşur ya dava açardı. Fakat adam tamamen silmiş ve kapatmış o defteri. Adını bile anmıyor. Belli ki kafalı ve inatçı bi tip.
(Pek mühim kronolojik ilişki akışımıza devam edelim)
Biliyorsunuz İbrahim Kutluay-Demet Şener çifti 2018 başlarında aldatma gerekçesi ile resmen boşandı. (Bilmemek ne mümkün zaten! Bu sağanak yağış şeklindeki magazin hali tam bir "No way out!" ruhu ile sıkışmışlık yaratıyor. Neyse... Konumuza dönelim.)
Boşanma sürecinde adamın karısı 1 açıklama yaptıysa, D.Akalın da "en az" 1 açıklama yaptı. Kim kimden boşanıyor belli olmadı sanki. Sonunda çevredeki magazinciler sayesinde öğrendik ki Demet Akalın'ın kendi evliliği de bu hafta itibariyle bitmiş-miş.
Şaşırdığımı söyleyemeyeceğim zira o evlilik devam etseydi bana göre büyük bir soru işareti olurdu. (Gerçi akçeli işler ve haciz mevzuları yüzünden ayrılmışlar. Ama burada ben işin "takıntı" tarafında olduğumdan, o boyutu benim ilgimi çekmiyor ve geçiyorum.)
Yani diyorum ki bir kadın; yanında nikahlı kocası, kucağında bebeği, uzatılan mikrofonlara hâlâ eski sevgilisi hakkında konuşuyor! Kendisi konuşmuyorsa illâ geçmişten bir kız arkadaşı çıkıp boşluğu dolduruyor zaten. 15 senelik mevzu bu yahu! Bunun kamera önü böyleyse; ev hali, arkadaş muhabbetleri filan nasıldır bence tam zıvanadan çıkmalık. Adamın kendi evinde kendisinden çok kadının eski ilişkisi konuşuluyor! Magazin ordusu da durmadan bunu işleyip duruyor. Bu nasıl iş?
Kadın ya da erkek, kimse böyle bir saçmalığı çekmesin zaten. Sen eşini geçmişiyle kabul etme olgunluğunu göster; fakat o geçmişine bir türlü sünger çekemesin, hep başka bir erkek / kadın için savaşsın.
(D.Akalın'ın arkadaşlarının Demet Şener salvolarına girmiyorum bile... Pop kültürde 15 yıl öncesinin ayrılışının suyunun suyunu konuşacak kadar kısır bir saçmalık halinde debeleniyoruz. Yani benim kısacık misafirliklerde denk geldiğim bunlarsa, bu "aptal kutusu" televizyona fazla dozda maruz kalanların hali kim bilir nicedir?
Daha kendisinin yaptığı "Hayır hayır bi kerem! Bu yaz en çok benim albüm sattı, benimki çaldı, benimki gazladı, zaten EN EN EN benim, haddinizi bilin bre!" çıkışlarına hiç girmedim bile. Hande Yener sataşmalarına da... Ayrıca bu kadın ünlüde sanırım "fare"lere karşı da bir takıntı var, adını duyunca hemen zıplıyor.)
Daha fazla uzatmadan reçetemizi yazalım hemen.
Öyle ya! Canımızı durmadan sıkan ve çeneleriyle bıktıranlara karşı, kendi çöplüğümüzdeki bir iki lafımız da çok görülmesin artık. Evet, yazıp yazıp internetin dehlizlerine yollamaya devam.
Bu örnekteki kadının önünde iki yol var:
a) Bir uzmana gidip obsesyon tedavisi almak.
Güçlü takıntıları ve kökenlerini anlayıp kafasında kapatması konusunda anlamlı yol kat ettikten sonra yeni bir ilişkiye başlamak.
b) Takıntılarıyla yaşamayı seçip hayat boyu böyle devam etmek (mümkünse evlenmeden) (tabi bir de her tetiklendiğinde zıplayıp açıklama yapmasa ve mahalle kavgası modunda yürümese ünlülerimiz... diyeceğim ama bu olmaz işte, bize yakışmaz bu vakar.)
Yok illâ geçmişten intikam almak istiyorsa da bunu ancak mutlu bir evlilikle veya mutlu bir ünlü olarak, geçmişteki adamı / ilişkiyi unutarak yapabilir.
Sonuç itibariyle çevremdeki insanların güncel muhabbet konularından birisi olmaya devam edecek.
Bize de yazık yahu! Hele benim gibi çevresi takıntılı tiplerle çevrili biri için hep beraber üstüme üstüme gelip delirtmek mi sizin niyetiniz? :(
EDIT: 2019'a veda ettiğimiz son günlerden bir haber. Demet Akalın'ın, Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı makamında ziyareti sonrası yaptığı açıklama:
"Okan sürekli telefonundan tavla oynuyordu; Cumhurbaşkanımıza şikâyet ettim, sağ olsun sildirdi."
Siz hâlâ alay etmeye devam edin. Türk halkının ve bu ülkede yaşayan vatandaşların böyle kadıncıklar üzerinden ne kadar etkisiz hale getirildiğini görmemeye devam ederek, aşırı doz magazinlerinizle mutlu mesut cakcaklayın şekerler :)
Bu arada kimse okumaz ama linki bulunsun, ülkedeki gerçeküstü bu delilik halini Perihan Mağden üzerine ŞU yazıda açıklamıştık.
Etiketler:
aşk,
Avşar,
bıktırmak,
Can'lar,
Cananlar,
çene ishali,
evlilik,
KveE,
magazin,
manken,
para,
Perihan Mağden,
popüler kültür,
psikoloji,
RTE,
sorular,
televizyon,
Türk Medyası
29 Nisan 2018 Pazar
Atı alan Üsküdar'ı geçtikten sonra...
HACETTEPE Üniversitesi'nde 100 milyon dolarlık yolsuzluk!
Bu sene Nisan başlarında şöyle bir haber geçti:
Hacettepe Teknokent'te 100 milyon dolarlık yolsuzluk yapıldığı tespit edilmiş, eski rektör Murat Tuncer FETÖ soruşturmasından gözaltına alınmış.
FETÖ kısmını ve adı geçen rektörün bağlarını bilemem ama bu üniversitede uzun zamandır dönen tuhaf işlerle az para yenmediğini,
-baktığını görebiliyor olmak kaydıyla- okula birkaç kere gidip gelmiş herhangi birisi bile fark ederdi. Ben kendi blogumda yazmışım bunları taaa 2010'da!
O zamanki rektör (Uğur Erdener) her sene en az iki kere, kimsenin yürümediği kampüs girişi 2 kilometrelik yokuşa muazzam kaldırım taşları ve çevre düzenlemeleri yaptırırdı. Çam makinası parkı filan açılmıştı zamanında, 30 tane mi ne çam dikme makinesi almış tek seferde! Bir sürü tuhaflık ve israf... Ama laboratuvarlarda pHmetre bile yoktu, sadece 1 adet mikroskop çalışıyordu Mikrobiyoloji Lab.da filan... Tam rezillilkti!
Öğrenci işleri ayrı telden, Dekanlık ayrı telden çalıyordu. Derken öğrendik ki rektör bey üniversiteye ait olan işletmeleri ihale yoluyla kendi şirketine geçirmiş. (karışık mevzular) Olayın basında haber olmasıyla beyefendi Sağlık Spor Turizm Tic. Ltd. Şti. yönetim kurulundan istifa etti.
Kendisinden sonra da Abdullah Gül'ün atamasıyla, rektörlük adayları arasında en yüksek oyu alamamış olmasına rağmen, bu Teknokent yolsuzluğuna konu olan rektör Murat Tuncer geldi.
Şimdi deniyor ki: Dönemindeki büyük ihale yolsuzlukları ile FETÖ yapılanmasına muazzam finans aktarımı yapılmış-mış.
İlla bunca senenin geçmesi mi gerekti bunların açığa çıkması ve soruşturulması için?
(2010'daki yazımın linki: HACETTEPE Üniversitesi)
23 Mart 2018 Cuma
Ertuğrul Özkök
Selamlar, yeni bir günden merhaba.
Biliyorsunuz bu hafta Doğan grubu, Demirören şirketler grubuna satıldı. (21 Mart 2018)

Bense bugün özellikle meşhur bir Doğan Medya yüzünden bahsetmek istiyorum. Ki kendisi yıllarca Hürriyet'in Genel Yayın Yönetmenliğini de yapmış, tabir-i caizse ana çizgisini belirlemiş bir isim:
Ertuğrul ÖZKÖK.
Bu blogda bugüne kadar Özkök etiketiyle bir sürü başlıkta kendisi hakkında çeşitli yorumlarım olmuştu zaten. Aslında daha yazabileceğim, söyleyebileceğim çok şey var da... Tâkatım yok diyeyim. O nedenle içimde taşıyordum laflarımı.
Ancak geçen zamanda Ertuğrul Bey rahat duramayıp "öküze benzemek isteyen kurbağa" fabl'ındaki gibi muazzam şişinmeler, atlayıp zıplamalar, gürültülü uğultular ve öyle adam asmacalar içerisine girdi ki!...
Artık görmezden gelmek mümkün olmadı.
Yukarıdaki görselde, adına "Ertuğrul Özkök omurgasızlığı" dediğimiz şeyin bir dışavurumunu görüyorsunuz. Fırıldak gibi dönüyor, kıvırdıkça kıvırıyor, şekilden şekile giriyor sayın Özkök; ancak her koşulda tek bir şeyden asla taviz vermiyor: YALAN.
Adam adeta bir pusula gibi bu konuda. Nereyi gösterirse tam tersi yöne gitmek gerekiyor.
Mesela diyor ki:
"Bir adım içeri girerseniz, (Suriye'yi kast ediyor) Dünya karşınıza dikilir." (2017 son aylarında yazmış bunu, not düşeyim.)
Suriye ve Afrin harekatından sonra ise TSK övgülerine doyamamış bu zât-ı muhterem. Sanki birkaç ay önce tehditler savuran, "aklını başına topla, ayağını denk al!" mesajlarını taşıyan, büyük abi modunda bol bol parmak sallayan kendisi değilmiş gibi...
"İnsan olan Şili'ye falan gider, unutturur kendini... Rezil yaşamak yaşamak değil ki!" demiş Facebook'ta bir yorumcu kendisi için. Utanma duygusunu çoktan yitirme hallerine bir örnek olarak bu da burda bulunsun bakalım:
Peki şaşırdık mı? _Tabii ki hayır. Bu kaçıncı çark, kaçıncı kıvırma!
Ama bu adam hâlâ "çoktandır baydığını" anlayamadı maalesef.
Hâlâ aynı tas /aynı hamam /aynı metot...
Doğrusu yılların bir dolu örneklerinden sonra... Bu adamın yıllarca genel yayın yönetmeni iken gazetesinde çıkanlardan sonra... Perde arkasında perdeler ardında yönetimdeyken olanlardan sonra...
İşte bütün bunlardan sonra hâlâ bu kişiyi okuyan, dinleyen, gazetesine ve kendisine yüksek anlamlar yükleyenler varsa... Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuştur hakikaten. Türkiye'de muhalif hareketin güçlenememesinin nedeni biraz da kanaat önderleri ve medya olarak ne idüğü belirsizliklerin peşinden gidip enerjiyi boşa heba etmektendir.
Son olarak eski bir yazımdan alıntı yapmak istiyorum.
Bu blogda daha önce "Bu mu gazetecilik?" tepkisiyle bir yazı yazmıştım. Can Dündar, Ertuğrul Özkök, Hasan Cemal, Ahmet Hakan, Hilal Kaplan gibi isimleri irdelediğim o yazıda, bu beyefendinin o dönemlerdeki HDP çarkına da kısaca değinmiştim, bir bölümünü aktaralım: (Tüm yazı için tıklayınız)
Burada kısa bir alıntı yapmak istiyorum oradan:
"Gelin itiraf edelim" konseptinin büyük üstadı olan Ertuğrul ÖZKÖK efendinin en yeni (yeni-yine-yeniden) iki cümlelik günah çıkartması! Nasılsa seküler kesimde de aynı dinciler gibi bir özeleştiri kültürü yok, ne güzel valla... Etnikçiliğe ver gazı ver gazı... İnsanlar ölsün/öldürülsün, sen kıytırık bir günah çıkartma, araya sinsi bir "hain" lafı sokuşturma ve işlem tamam :)
Biliyorsunuz bu hafta Doğan grubu, Demirören şirketler grubuna satıldı. (21 Mart 2018)

Bense bugün özellikle meşhur bir Doğan Medya yüzünden bahsetmek istiyorum. Ki kendisi yıllarca Hürriyet'in Genel Yayın Yönetmenliğini de yapmış, tabir-i caizse ana çizgisini belirlemiş bir isim:
Ertuğrul ÖZKÖK.
Bu blogda bugüne kadar Özkök etiketiyle bir sürü başlıkta kendisi hakkında çeşitli yorumlarım olmuştu zaten. Aslında daha yazabileceğim, söyleyebileceğim çok şey var da... Tâkatım yok diyeyim. O nedenle içimde taşıyordum laflarımı.
Ancak geçen zamanda Ertuğrul Bey rahat duramayıp "öküze benzemek isteyen kurbağa" fabl'ındaki gibi muazzam şişinmeler, atlayıp zıplamalar, gürültülü uğultular ve öyle adam asmacalar içerisine girdi ki!...
Artık görmezden gelmek mümkün olmadı.
Yukarıdaki görselde, adına "Ertuğrul Özkök omurgasızlığı" dediğimiz şeyin bir dışavurumunu görüyorsunuz. Fırıldak gibi dönüyor, kıvırdıkça kıvırıyor, şekilden şekile giriyor sayın Özkök; ancak her koşulda tek bir şeyden asla taviz vermiyor: YALAN.
Adam adeta bir pusula gibi bu konuda. Nereyi gösterirse tam tersi yöne gitmek gerekiyor.
Mesela diyor ki:
"Bir adım içeri girerseniz, (Suriye'yi kast ediyor) Dünya karşınıza dikilir." (2017 son aylarında yazmış bunu, not düşeyim.)
Suriye ve Afrin harekatından sonra ise TSK övgülerine doyamamış bu zât-ı muhterem. Sanki birkaç ay önce tehditler savuran, "aklını başına topla, ayağını denk al!" mesajlarını taşıyan, büyük abi modunda bol bol parmak sallayan kendisi değilmiş gibi...
"İnsan olan Şili'ye falan gider, unutturur kendini... Rezil yaşamak yaşamak değil ki!" demiş Facebook'ta bir yorumcu kendisi için. Utanma duygusunu çoktan yitirme hallerine bir örnek olarak bu da burda bulunsun bakalım:
Peki şaşırdık mı? _Tabii ki hayır. Bu kaçıncı çark, kaçıncı kıvırma!
Ama bu adam hâlâ "çoktandır baydığını" anlayamadı maalesef.
Hâlâ aynı tas /aynı hamam /aynı metot...
Doğrusu yılların bir dolu örneklerinden sonra... Bu adamın yıllarca genel yayın yönetmeni iken gazetesinde çıkanlardan sonra... Perde arkasında perdeler ardında yönetimdeyken olanlardan sonra...
İşte bütün bunlardan sonra hâlâ bu kişiyi okuyan, dinleyen, gazetesine ve kendisine yüksek anlamlar yükleyenler varsa... Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuştur hakikaten. Türkiye'de muhalif hareketin güçlenememesinin nedeni biraz da kanaat önderleri ve medya olarak ne idüğü belirsizliklerin peşinden gidip enerjiyi boşa heba etmektendir.
Son olarak eski bir yazımdan alıntı yapmak istiyorum.
Bu blogda daha önce "Bu mu gazetecilik?" tepkisiyle bir yazı yazmıştım. Can Dündar, Ertuğrul Özkök, Hasan Cemal, Ahmet Hakan, Hilal Kaplan gibi isimleri irdelediğim o yazıda, bu beyefendinin o dönemlerdeki HDP çarkına da kısaca değinmiştim, bir bölümünü aktaralım: (Tüm yazı için tıklayınız)
Burada kısa bir alıntı yapmak istiyorum oradan:
-Ertuğrul ÖZKÖK ve Hürriyet'in HDP çarkı-
2015 seçimleri öncesi; Selahattin Demirtaş, partisi HDP ve genel olarak "etnikçilik" desteğini esirgemeyen Doğan grubu ve Hürriyet'in, açık-gizli daimi Genel Yayın Yönetmeni Ertuğrul Özkök'ün seçim sonrası kaleminden çıkan yazı:"Bizi fena aldattın Selo, fena yaktın içimizi. Zorda bıraktın sana güvenip oy veren milyonları... Umutlanmıştık... İnanmıştık... Sana “hain” demiyoruz... Ama bil ki ihanete uğradık... İnanmıştık çünkü... Umutlanmıştık.
İnanmıştık Türkiye'nin partisi olduğuna..."
(Ertuğrul Özkök - 27 Aralık 2015 tarihli Hürriyet yazısı linki)
"Gelin itiraf edelim" konseptinin büyük üstadı olan Ertuğrul ÖZKÖK efendinin en yeni (yeni-yine-yeniden) iki cümlelik günah çıkartması! Nasılsa seküler kesimde de aynı dinciler gibi bir özeleştiri kültürü yok, ne güzel valla... Etnikçiliğe ver gazı ver gazı... İnsanlar ölsün/öldürülsün, sen kıytırık bir günah çıkartma, araya sinsi bir "hain" lafı sokuşturma ve işlem tamam :)
1 Mart 2018 Perşembe
Güncel Yalanlar ve Yanılsamalar
Nedense teröriste "terörist" diyen herkese "komplo teorisyeni" diyen bir zihniyet çok sık karşılaşılır oldu son günlerde sosyal medyada. Bu da aslında pek çok arkadaşımızla temel ayrılık noktamız. Devlet düşmanlığı inadına çok haklı oldukları noktaları ve dahi mevzileri kaybettiler. İnatları uğruna kan akıtan siyasetlere ve küstahlıklara alkış tuttular.
Öldürülen Kürtse "zalimlik", Türkse Arapsa "komplo teorisi"...
Böyle bir bakış.
Evet, son yıllarda okumuş-yazmış kesimde böyle bir yarılma yaşandı. "Kilis'e füze atılmış, insanlar ölmüş!" diyorsun, "KOMPLO TEORİSİ" diyorlar; ama teröristler öldürülmüşse "katil T.C." oluyor...
Hocalı Katliamı ile ilgili, coğrafyadaki geçmişten bugüne pek çok kanlı olay ile ilgili tek kelime edildiği de yok mesela. Zira katliamlar konusunda bile ayrımcılar. T.C. devletinin yaptığı her şey kötü, ABD Ortadoğu'da gül çiçek dağıtıyor ve bu akan kanda neredeyse hiç mertebesinde payı var. Zira kutsalımız "ABD ve büyük güçler".
Anlayış bu olunca, buna karşı "yerli ve milli"de kenetlenmek de peşi sıra geliyor tabi...
Ego savaşlarında "en haklı benim!" kavgası.
Velhasıl pek çok arkadaşımızla yollarımız ayrıldı, saygı ve sevgiden kaynaklı "abi" dediğimiz insanlar bir buz parçası gibi gözlerimizin önünde eridi. Meğer bu insanların bu ülke, bu millet, insanlarımız, hatta insanlığa dair neredeyse hiçbir olumlu niyetleri yokmuş.
Onlara göre:
Öldürülen Kürtse "zalimlik", Türkse Arapsa "komplo teorisi"...
Böyle bir bakış.
Evet, son yıllarda okumuş-yazmış kesimde böyle bir yarılma yaşandı. "Kilis'e füze atılmış, insanlar ölmüş!" diyorsun, "KOMPLO TEORİSİ" diyorlar; ama teröristler öldürülmüşse "katil T.C." oluyor...
Hocalı Katliamı ile ilgili, coğrafyadaki geçmişten bugüne pek çok kanlı olay ile ilgili tek kelime edildiği de yok mesela. Zira katliamlar konusunda bile ayrımcılar. T.C. devletinin yaptığı her şey kötü, ABD Ortadoğu'da gül çiçek dağıtıyor ve bu akan kanda neredeyse hiç mertebesinde payı var. Zira kutsalımız "ABD ve büyük güçler".
Anlayış bu olunca, buna karşı "yerli ve milli"de kenetlenmek de peşi sıra geliyor tabi...
Ve herkes birbirine ahlâk dersi veriyor bu ülkede. Herkes haklı!
Ego savaşlarında "en haklı benim!" kavgası.
Velhasıl pek çok arkadaşımızla yollarımız ayrıldı, saygı ve sevgiden kaynaklı "abi" dediğimiz insanlar bir buz parçası gibi gözlerimizin önünde eridi. Meğer bu insanların bu ülke, bu millet, insanlarımız, hatta insanlığa dair neredeyse hiçbir olumlu niyetleri yokmuş.
Ayrıca bakınız: Nefret tohumları ekilirken
7 Şubat 2018 Çarşamba
Hassasiyet mi? Aman uzak olsun!
Eğer hassas biriysen, bütün dünya senin üzerine oynar. Kendi anan baban bile olsa! Bu böyle biline!
Bu arada kanun mu kader mi yoksa "manyetik çekim alanı" kuralı gereği midir bilinmez, hassaslar çoğu zaman birbirlerine destek de ver(e)mezler. Benzerleri arasında âdeta görünmez olurlar. Böylece daha da yalnızlaşıp giderler.
Gürültü kirliliğinin rahatsız edici ve sağlığa zararlı seviyelerde olduğu; gürültünün, yüksek sesle ve durmadan telefonda konuşma gibi eylemlerin normal karşılandığı bir toplumda yaşıyoruz. Kütüphaneler bile ahâlinin sohbet aşkını gemleyememesi yüzünden sessizlik şartını sağlayamıyor. Yüz kere de, bin kere de desen; gürültüden rahatsız olanları anormal gören insanlar arasında yaşadığımızı tekrar tekrar deneyimlemek durumunda kalıyoruz. Bu ve bunun gibi pek çok etkiden dolayı; hassas insanlarda mide ve sindirim sistemi sorunları, sinirsel sorunlar, depresyon, içine atma, çift ruh geliştirme (içinden dolup taşıp sövüp sayarken, dışından hep nazik ve sevecen bir tutum sergileme) gibi belirtiler ortaklaşır.
Bu mutsuz insanlar, hiç dağılmayan sisler kaplamış bulanık ruhlarıyla elbette çevrelerine de negatif enerji yaymaya başlar.
Sonra her şeyden alınıp gücenirler... İlginçtir ki, çevredeki iyi niyetli insanlar bile gücendirici, kırıcı şeyler yapmaktadır.
Olumsuzluk diz boyu anlayacağınız.
İyisi mi bütün hassas insanları toptan yok edelim kampanyası başlatılsın, olsun bitsin bu iş.
Kırk yılın başı istemeden yaptığın ortalama bir şey dahi sağlam ayar sebebi olabilir; halbuki aynı tavrı aynı ortamdaki başka birisi alışkanlık haline getirmiş bile olabilir. Ama herkes onu "O da öyle bir insan işte!" diyerek 'öyle' (yani olduğu gibi) kabul ettiğinden, mevzubahis hareketleri tartışma konusu dahi olmaz, hatta uyarı bile almayabilir. Ama hassası ezmeye fırsat bulduğunda kimse bu golü kaçırmaz. Çoğu insan böyledir.
Bu arada kanun mu kader mi yoksa "manyetik çekim alanı" kuralı gereği midir bilinmez, hassaslar çoğu zaman birbirlerine destek de ver(e)mezler. Benzerleri arasında âdeta görünmez olurlar. Böylece daha da yalnızlaşıp giderler.
Gürültü kirliliğinin rahatsız edici ve sağlığa zararlı seviyelerde olduğu; gürültünün, yüksek sesle ve durmadan telefonda konuşma gibi eylemlerin normal karşılandığı bir toplumda yaşıyoruz. Kütüphaneler bile ahâlinin sohbet aşkını gemleyememesi yüzünden sessizlik şartını sağlayamıyor. Yüz kere de, bin kere de desen; gürültüden rahatsız olanları anormal gören insanlar arasında yaşadığımızı tekrar tekrar deneyimlemek durumunda kalıyoruz. Bu ve bunun gibi pek çok etkiden dolayı; hassas insanlarda mide ve sindirim sistemi sorunları, sinirsel sorunlar, depresyon, içine atma, çift ruh geliştirme (içinden dolup taşıp sövüp sayarken, dışından hep nazik ve sevecen bir tutum sergileme) gibi belirtiler ortaklaşır.
Bu mutsuz insanlar, hiç dağılmayan sisler kaplamış bulanık ruhlarıyla elbette çevrelerine de negatif enerji yaymaya başlar.
Sonra her şeyden alınıp gücenirler... İlginçtir ki, çevredeki iyi niyetli insanlar bile gücendirici, kırıcı şeyler yapmaktadır.
Olumsuzluk diz boyu anlayacağınız.
İyisi mi bütün hassas insanları toptan yok edelim kampanyası başlatılsın, olsun bitsin bu iş.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






