10 Mayıs 2009 Pazar

 ERGENEKON - Paksütler


"Osman Paksüt ve eşi Ferda Hanım yine başrollerde! Zaten Ergenekon ile gündemimize girenlerden biri de bu çift oldu."
"Hayatta adını bilmeyeceğimiz; Ankara'daki bir yüksek yargıç olarak tanımlayacağımız birinin eşi olan bu hanım, Ergenekon ile alakalı pek çok kişi ile birebir iletişim ve tanışıklık halinde gibi gözüküyor."

Şimdi  kaldığımız yerden  devam edelim:

Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Osman Paksüt'ün adının  Ergenekon Dosyası'na girdiğini,  bazı konuşmalarının kayda geçtiğini,  bu kayıtların Anayasa Mahkemesi Başkanı'na gönderilerek suç duyurusunda bulunulduğunu öğrendik bu ay.
Ferda Paksüt'ün telefonları dinlemeye alınmış.  Yaptığı telefon görüşmeleri sırasında iki kez telefonu Osman Bey'e vermiş-miş.  Bu sıradaki konuşmalar da dinlemeye takılmış ve kaydedilmiş.
Bu gelişmeler üzerine Osman Paksüt de Ergenekon savcıları hakkında suç duyurusunda bulundu.

Osman Paksüt tuhaf maceraların içinden geçmişti hatırlarsanız son aylarda. AKP'nin kapatılması davası sırasında,  eşiyle Ankara'daki bir özel spor tesisinden çıkışından itibaren izlendikleri iddiasıyla gündem olmuşlardı ilkin. Bir de davanın hemen öncesinde Genelkurmay Başkanı'yla gizli bir görüşme yaptığı Taraf gazetesinde ortaya konmuştu.
Bir yüksek yargıç ve hukukçuya göre yoğun ilişkiler ve hareketlilikler içerisindeye benziyor kendisi.

Bu noktada şöyle bir durup  Ağustos 2008'de,  yani daha Ergenekon olaylarının başlarında,  Hakkı Devrim'in Paksütler hakkında yazdığı bir yazıdan alıntı yapayım:
- Hâkimlere susmak yaraşır,  onlar ancak kararlarıyla konuşur,  der dururuz. Galiba eşlerini hayatla çok ilgili, yerinde duramayacak, susamayacak kadar canlı, hareketli kadınlardan seçmemelerinde fayda var,  diye de uyarmamız gerekiyor.
– Yook! O kadar uzun boylu da değil,  derlerse sineye çekeriz.
(Hakkı Devrim.  Hâkim eşliği de bir meslek,  28 Ağustos 2008 - Radikal)



Ekleme:  Medyaya sızan yeni bilgilere göre,  "Ferda Paksüt'ün mahkemece suçlu bulunması halinde  Osman Paksüt boşanma davası açacakmış." Bu bilgiyi Osman Paksüt'ün kendisi de yalanlamadı.  Sadece sızdıranlara sitem etti,  gizli kalacak şekilde Anayasa Mahkemesi'nde aralarında konuştuklarını ima etti.


 -->>>  Bu aralar takiptekilerin/gündemdekilerin  aşk ilişkileri hapishaneye kadar galiba  ;)


7 Mayıs 2009 Perşembe

 Romantik


Uzun zamandan beri  ilk defa bugün
bir bahar havası vardı dışarıda. Sevmediğim sıcaklara  ve  yaz ayına bizi ulaştıracak olan bu sayılı özlenen bahar günlerinde,  biraz da Sinema üzerine yazmak istiyorum. Vizyondaki X-Men Başlangıç:  Wolverine'a gidecektim bugün sözde...  Ancak heyhat!  Zamansızlık + Depresyon.
İyisi mi Sinan Çetin'in seneler boyunca çekimlerini sürdürüp,  güç bela ancak 2007'de vizyona girebilen  Romantik filminden bahsetmek...
(Nerden aklıma geldiyse şimdi?)


Bir sinema salonunda,  çoğu zaman yaptığım gibi  tek başına gidip izlediğim bu filmde,  psikolojik gerginlik anlamında öyle sahneler vardı ki,  bazı insanlar ortamı derhal terk etti.  Filmden sonra izleyiciler ne yazmış diye sözlüklere baktığımda bazı eleştirilerle karşılaştım. Mantıksızlığından dem vuranlar olmuştu,  kötü demişlerdi vs...

Tipik Sinan Çetin tarzı bir yapımdı bence.  Bu adamın kendine özgü fantastik bir sinema dili var  ve filmlerine de -doğal olarak- yansıyor bu fantazi anlayışı.  Amerikan filmlerinden  (özellikle yönetmenin gençlik dönemi Amerikan filmlerinden),  Hollywood film klişelerinden de besleniyor bu anlayış.  Bunu daha önceki filmlerinden  Komiser Şekspir'de de görmüştük.

Vizyona girdiği dönemki bir sözlük yazımda şöyle demiştim:


"Romantik,  içinde mantık aramanın son derece mantıksız olduğu bir film.  Fantazileri uğruna kendilerini hiç etmeyi  veya öldürmeyi seçebilen adamların anlatıldığı bir yerde neyin mantığı aranıyor, bilemiyorum.  Üstelik bu bir Sinan Çetin filmi!  (Sinan Çetin'i küçümsediğim için demedim.  Sadece adamın kendine özgü fantastik bir tarzı var,  üstüne bir de Amerikan sosunu ilave ederek ürünlerini piyasaya sunuyor.)

Komser Şekspir'i anlamış olanlar;  bu tuhaf Amerikan soslu fantastik sinema anlayışı ile tanıştıklarından,  Romantik filmini de mantığın bir kriter olarak ele alınmadığını bilerek izleyeceklerdir. Yalnız bu filmde Sinan Çetin kendini de aşmış  (tarzının gereksiz de olsa altını üstünü çizme konusunda)  ve bu tarzdan hoşlananlara hoş kareler sunmuş. Hoşlanmayanlar içinse boktan bir şey yapmış elbette.  Sonuçta sinema bir sanat dalı olduğundan;  iyi sinema/kötü sinema kavramı da kişiden kişiye ve beklentilere göre değişebiliyor.

Filmden kısa notlar olarak denebilir ki içinde yoğun bir cinsellik ögesi var,  hem konuyla alakalı  hem de alakasız/bağımsız olarak.
   (Sinan Çetin'in reklamcı olmasının bununla bir alakası var mı acaba?)

"Oyunculuk yok"  denmiş bazı yorumlarda.  Bence Teoman şarkıcılığından çok daha fazlasıyla katılmış bu filme...
Okan Bayülgen ise  Okan Bayülgen olduğunu unutturacak kadar iyi oynamış.  Eğer insanların dış görünüşleri estetik ise,  ses tellerinden çıkandan da bu kriteri bekleyenlerden değilseniz;  Yasemin Kozanoğlu bile iyi olmuş  -ki ben kendisinin gereksiz manken oyuncu kontenjanından kadroya alındığı gibi bir önyargıyla gitmiştim filme-.   Bir de filmin onca yıllık tarihini ucundan köşesinden takip edenler anlayacaktır ki konusu defalarca yazılıp çizilip değiştirilmiş,  nerden nereye gelinmiş.  Zaten castingde  ilkin Okan Bayülgen'in adı geçmesine rağmen,  Teoman'ın daha uzun sahnelerinin olması bile bunu kanıtlıyor."


6 Mayıs 2009 Çarşamba

 Gündemdekiler  (Mayıs 2009)


Askerlik süresinin uzatılıp, üniversite mezunlarının da er olarak askerlik yapacakları yeni bir düzenlemeye gidiliyormuş.  "Bedelli çıkacak mı?" diye bekleyenlere soğuk duş etkisi yaptı bu.

Biz kendimizi pek bilmeyiz. 1900lerin başlarındaki savaşlarda bütün erkek fertlerin öldüğü bazı aileler vardır Anadolu'da. Yetim ve yoksun büyüyen bu nesillerin acıları hâlâ unutulmamışken, ailesinde tek erkek çocuğu olup da Doğu'ya gönderenlere Allah sabır versin diyorum.


Kabinede revizyon:   Mayıs ayı başında,  hükümet kabinesindeki bazı bakanlarda değişiklikler yapıldı.



Genelkurmay eski Başkanı Yaşar Büyükanıt  "Bana istihbarat getirecek kurum, benim hakkımda istihbarat topluyor" diyerek yakınmış;  "Devlet hasta!" buyurmuş. Son dönemde iyice su yüzüne çıkan Türk istihbarat örgütleri (MİT, Emniyet, Jandarma, Askeri İstihbarat birimleri,...) arasındaki eşgüdümsüzlük ve çatışmanın devlete zarar verdiği ortada. Kendisi de bunları dile getirmiş.
İyi güzel de, bu hâli tepedeki yöneticiler arası sürtüşmeler ve çıkar çatışmaları yaratmadı mı? Üstüne üstlük emekliliğinde dahi birbiriyle sürtüşmeye devam eden yöneticilerimiz var. Allah sonumuzu hayır etsin. İsteyip de paylaşamadıkları her ne ise artık...


Jandarma eski Genel Komutanı Şener Eruygur, Ergenekon Savcısı Zekeriya Öz'ün çocukları + hem Yaşar Büyükanıt'ın hem de eşinin sağlık raporları ve malvarlıklarını fişlemiş/takibe almış.



"Ütopya üretemeyen bir toplum"  şeklinde Türkleri tanımlayan Murat Belge'nin bir yazısından alıntı yapıyorum aşağıda... Sonrasında kaba saba da olsa bir yorumum olacak.
Genel eğitim sisteminin yetersizliği,  Türk tipi izolasyonizmin temellerinden biri, önemli bir tanesi. Okuma-yazma öğrettiklerimizi aynı zamanda okumaktan nefret edecek gibi yetiştirdiğimiz için,  kitleleri “yabancı etkiler”den korumuş oluyoruz.  Okuttuklarımızı, örneğin üniversite mezunu ettiklerimizi, bu mertebeye gelinceye kadar sıkı sıkı uyarıyoruz. “Türk gibi” düşünmezlerse “vatan haini” olacaklarına (ve bunun gerektirdiği muameleyi göreceklerine) inandırıyoruz.  Böylece “okumuş”ları da “tehlike” olmaktan çıkarıyoruz.
(Murat Belge  -  Taraf, 1 Mayıs 2009)

Popülist ve subjektif yorumum: Nimet Çubukçu'nun Milli Eğitim Bakanı olduğu,  gelenin gideni arattığı bir ülkede,  ütopya bahsi bile saçma.




İnterpol'e göre  Cem Garipoğlu Moskova'da.
Geçtiğimiz günlerde annesi ve kız kardeşi pasaport uzatma talebiyle Moskova'daki Türk Büyükelçiliği'ne gittiğinde, kapıda bekleyen araçtaki gencin oğulları Cem olduğundan şüphelenilince aile hızla uzaklaşmış.
Burada durup hayretimi dillendirmek istiyorum sevgili okuyucularım. Bazı insanlarda nasıl bir rahatlık,  nasıl bir özgüven vardır öyle yahu?

Sen kalk bütün ülke çapında ses getiren bir cinayet işle; ananın babanın üstünde başında maktulün kan izleri tespit edilsin; hakkında İnterpol aracılığıyla arama emri verilsin.. Sense tut büyükelçiliğin kapısına arabanı park et!  E rahatlık güzel şeymiş canım!




Tükürüklerini saçarak konuşmaya devam edip,  içerideyken bile sesini bu kadar dışarıya duyurmayı becerenler var. Arkalarında sağlam  birileri  olmalı.
Halk arasında bir laf vardır,  "Çirkinliği yüzüne vurmuş" diye... Sonuçta Türk tarihi bu adamlarla dolu.



Mardin'de bir düğünevinde katliam gibi olay:  44 ölü ve onlarca yaralı!
Olayın terör değil, aile içi şiddet olduğu söyleniyor. Evi basıp kadın çoluk-çocuk kim varsa taramışlar, karşılarına kim çıkarsa... Sonra da gidip yatsı namazı sebebiyle camide olan erkekleri taramışlar. Erkeklerin önemli kısmının korucu olduğu ailede, saldırının terör odaklı olduğu şüphesi de var. Eğer geride hiç şahit kalmamış olsaydı,  olay kolaylıkla PKK'ya mâl edilebilirdi.
Bu noktada -müsadenizle- bir atasözümüze kulak verelim:
"Dost kazanmaya bak dost,  düşman içinden de çıkar."
İkinci lafımız da, bilinçsizce ve devlet eliyle insanlara silah dağıtanlara, silahın gücünü küçümseyenlere gitsin. Koruculuk sistemi ile,  çok değil daha birkaç hafta önce övünenler vardı.


Osman Paksüt ve eşi Ferda Hanım yine başrollerde! Zaten Ergenekon Davası ile gündemimize girenlerden biri de bu çift oldu. Hayatta adını bilmeyeceğimiz; "orada, Ankara'daki bir yüksek yargıç" olarak tanımlayacağımız bir insanın eşi olan bu hanım, ne kadar Ergenekon yönetimi ile alakalı insan varsa hepsiyle birebir iletişim ve tanışıklık halinde gibi...

İyisi mi hoşuma giden yeni eklentiler ve yorumlarla başka bir başlık altında inceleyelim bu ailemizi.


Mayıs 2009'un diğer gelişmeleri için bkz:

4 Mayıs 2009 Pazartesi

 Fareler ve İnsanlar

.

Fareler ve İnsanlar...

Bu iki canlı türü arasında tuhaf bir benzerlik olduğunu fark ettiniz mi?

İkisi de açgözlü ve ikisi de doymak bilmez canlılar.

Gıda depolama, stoklar, fabrika hijyeni, kıtlık,  buğday ve hububat konularında şuna benzer ifadelere rastlarsınız sıklıkla:
"İnsanlardan sonra çevreye en çok zarar veren canlılar, fareler ve sıçanlardır."

Anladığım kadarıyla birbirinden uzak da yaşamıyor bu üç canlı türü. Hatta iç içe, yan yanalar.  (Daha doğrusu altlı-üstlü yaşıyorlar mı desek?)

İnsanlar toprak üstünde ve aydınlıkta yaşarken,  fareler yer altında ve nispeten karanlıkta yaşıyor.  Yapılan çeşitli araştırmalar, bir bölgedeki insan nüfusuyla o bölgedeki fare-sıçan sayısının birbirine yakın olduğunu göstermiş.

Fareleri, sıçanları yok etmek mümkün değil.  Kapanlar, tuzaklar, yemler ile sadece sayılarını azaltabilirsiniz.  Yani onlar uygun ortam koşullarını yakalayana kadar sözde galip olmak gibi bir şey bu. Sözde tatmin... Kemirgenlerle mücadelede sanitasyon ve onlara karşı etkili (rodent-proof)  bina tasarımı şart.

Yer yer kuraklık ve açlık ile yüzleşen dünyamızda,  kimi bölgelerde depolanan tahıl ve gıdaların %50'sinden fazlasının kemirgenlerce tüketildiği bildiriliyor.  Doymak bilmeyen bu canlılar yavaş yavaş stokları ve gıda fabrikalarındaki ürünleri tüketirken,  beri yandan hijyen-sanitasyon sorunu da yaratıyor.  Geriye bıraktıkları gıda parçalarına ağızlarından bulaşmış enzim ve salgılar, sonradan teknoloji ve ürün kullanımı sırasında sorunlara neden olabiliyor.

Peki ya bizler? Aç gözlülüğümüzü yeryüzünde farelerle mi paylaşıyoruz yoksa?  Onlar da gelip bizim ekmeğimize göz dikiyorlar bir yerde.

Bir de,  fareler gibi hızla üreyerek Dünya'yı kaplamak ve bu yolla Dünya'ya hakim olma hayalleri kuran siyasetçi yöneticiler var sanırım.
"Korkmadan çok fazla çoluk çocuk yapın, Allah rızkını verir"  diyenler, farelerin insanlar arasındaki taklitçileri olmalı.  Sanırım dünyanın sayı bolluğu ile yönetildiğini filan sanıyorlar.  Veya belki de özledikleri Dünya budur.



.

3 Mayıs 2009 Pazar

 Rasim Ozan KÜTAHYALI



Taraf  gazetesi yazarı.  Son zamanlarda çeşitli tartışma programlarında  yanık teniyle karşımıza çıkabiliyor.  Kelimeleri ve beden dili  "Beni görün, beni bi görün!" der gibi. Yani dikkat çekmek için kasan bir hali var.


Bunlar subjektif yorumlarım tabii ki.  Gelelim yalın bilgiye:
"Kendisi Reha Muhtar'ın yeni ekibindeki habercilerden biri."
CNN Türk'te yayınlanan  "Reha Muhtar'la Çok Farklı"  programının yayın danışmanı imiş.  Bu bilgi bile yeterince açıklayıcı aslında.

------------------------------------------------------------------------------

Bugüne kadar düzenli şekilde takip etmeye çalıştığım Taraf  yazarları arasında,  sürekli yazarlardan biri olmasına rağmen en az okuduklarımdandır.  Çeşitli tartışmalar içerisinde olduğunu öğrendikçe incelemeye başladım.  Diyebilirim ki çoğu yazısında ajite edici bir dil var, duyguları gıcıklıyor.  Sırf eleştirmek için temelsiz bazı eleştirilerde bulunduğu oluyor;  özellikle Askeriyeye, otoriteye...  Beri yandan gazetecilik etiği açısından kimi eksiklikleri  kendi gazetesindeki
Alper Görmüş  tarafından da eleştirilmişti.

'Kurtlar Vadisi'  ile ilgili bir balık tutmuştu oltasıyla...  Haftalarca,
belki de aylarca yılmadan Vadi'yi yazdı.
Bu arada gazetesini övmek için  yazılarının arasına bazı güzellemeler ve pembe yalanlar koyar kendisi.  Girdiği bakkallarda,  ortamlarda
-ne hikmetse-  herkesin elinde Taraf gazetesi vardır filan!  :P

İşte bu arkadaş geçenlerde  Kanal 7  binasında Alperenlerden dayak yemiş.  Muhsin Yazıcıoğlu'nun şüpheli ölümü üzerine bir tartışma programında söyledikleri sonrasında vuku bulmuş olay.
Bu noktada hafta içinde denk geldiğim bir yorumu okurlarımla paylaşmak istiyorum:

Ben bu herifin adını bile bilmiyordum,  televizyonda bir tartışma programında gördüm.
Sonra programdakilerden birinin tosuncuklar tarafından dövüldüğünü duyunca aklıma ilk bu herif geldi. Hani onayladığımdan değil ama herifin hareketleri ve konuşma
tarzı  "Gelin beni dövün"  diye bağırıyor.
(enel hakki - Private Sözlük)


.

30 Nisan 2009 Perşembe

AF  ve  Terör

Türkiye'de ne zaman  AF  konusu ciddi bir biçimde kulislerde konuşulmaya başlansa, en olumlu havanın oluştuğu dönemde mutlaka Doğu'dan topluca şehit olma haberleri gelir.

PKK ile en geniş kapsamlı ateşkesin yapılması planlanan ve önemli bir af düşünülen,  PKK'nın da bu affı istediği bir dönemde;  Özal'ın ölümünden bir ay kadar sonra,  Bingöl'de  33 askerin şehit olması olayında görüyoruz daha önce bunu.
Bu kanlı olaydan sonra af işi rafa kalkmış,  Türkiye hain saldırıya
silahlı çatışmalar ile karşılık vermişti.

33 askerin öldürüldüğü bu olayın,  sonradan,  Askeriye içerisinde savaşın bitmesini istemeyen komutanlarca planlanmış bir tuzak olduğu yönünde canlı şahitlerin de anlatımlarıyla ciddi bazı şüpheler oluştu.
Ne var ki olayın üstü kapatıldı. Taa ki Ergenekon gelişmelerine kadar:

"Ergenekon yapılanması içerisindeki bazı isimler,  33 askerin şehit edilmesi için PKK içindeki kişilerle irtibata geçmiş.  Bingöl'de 33 askerin şehit edilmesi emrini Ergenekon vermiş,  Şemdin Sakık da talimatı yerine getirmişti."

---

Şimdi, tam da yeni bir terör affının uzun süredir konuşulduğu, olumlu havanın tesis edildiği,  DTP'nin de aftan yana olduğu ve PKK'nın silahlı eylemlerini bıraktığı şu dönemde gene benzer bir şey oldu.  Bir mayın tuzağı ile 9 askerimiz daha öldü.  Diyarbakır'ın Lice ilçesi kırsal kesiminde mayın patlaması sonucu 9 askerimiz şehit düştü.
Aileleri acılı.  Toplum olaraksa tepkiliyiz.

Ve -zannediyorum-,  af işi gene rafa kalktı.


Görünüşe aldanmayın.  Türkiye'de sıklıkla  "af"  lafı telaffuz edilir, sıklıkla aflar çıka-da-bilir.  Ancak devletimiz daha çok hırsızlarla tecavüzcüleri affediyor,  bir de ilişki içerisinde olduğu mafyayı...
Terör affı dedikleri ise neredeyse tamamen siyasi şov amaçlı, Batı'nın baskısıyla yapılan göstermelik şeyler...  Veya teslim olan PKKlıları, sonrasında bu sefer de PKKlıları öldürmek için kullanıyorlar anladığım kadarıyla...

Hiçbir zaman gerçek bir af ve terör konusunda gerçek bir düzenleme olmadığı için de,  askerleri her daim gündemde ve yüreğimizin ta içinde tutacak olan terör de bitmiyor/bitirilmiyor.  Bu konuda içeriden gelen destek dışarıdan az olmasa gerek ki, bunca senedir böyle geldi böyle gidiyor.

İnsanın aklına ister istemez şöyle bir soru gelmekte:
"Her şey bu kadar tesadüf olabilir mi?"


not:  Kısa bir süreliğine seyahat sürecinde olacağım.  Müsait olursam buralardayım,  olmazsam haftaya görüşürüz.

27 Nisan 2009 Pazartesi

 Gündemdekiler  (Nisan 2009)-3

Bu Nisan ayının olaylarını da yaz yaz bitiremedik doğrusu  ;)
Şimdi kısa kısa yeni gelişmelere bakalım:


Nisan'da havalar bir sanki bahar gibi oldu kazaklar kalktı,
bir sürekli yağmurlar yağdı.
Sonra hava bir anda soğudu,  kaldırılan montlar tekrardan çıkarıldı. Yağış durumu güzeldi. Ekinlerin ve bazı bölgelerdeki mahsulün iki katına çıkacağı söyleniyor.


Özkök'ten sekiz saatlik Ergenekon ifadesi: Genelkurmay eski Başkanı Hilmi Özkök,  İzmir'de Ergenekon savcılarının sorularını tanık sıfatıyla yanıtladı.  Soruşturma ve dava devam ettiği için içerik hakkında bilgi vermeyen Özkök,  objektif davrandığını söyledi.


Katil zanlısı Cem Garipoğlu'nun babası Mehmet Nida Garipoğlu tutuklandı.
İstanbul'daki kanlı Münevver Karabulut cinayetinde flaş bir gelişme yaşandı.
Nida Garipoğlu'nun elbisesinde bulunan kan lekesinin Münevver Karabulut'un kanı ile eşleştiği tespit edildi.

"Cinayete iştirak ettiği"  iddiasıyla  Polis tarafından İstanbul Adliyesi'ne getirilen baba,  savcılık sorgusunun ardından sevk edildiği  İstanbul 1. Sulh Ceza Mahkemesi'nce tutuklanarak cezaevine gönderildi.

Bu arada Ayşe Arman,  Münevver Karabulut cinayeti ile ilgili bir yazı yazdı:    "Sizin çocuğunuzun kafası çöpten çıksa n’apardınız?"
Bu yazı nette epey ilgi buldu, tartışıldı.  Celalettin Cerrah'ın dava hakkındaki yanıtları ve kanlı olaylar karşısındaki genel tavrı sebebiyle "Celalettin Cerrah görevden ayrılsın kampanyası"  başlatıldı.



Necmettin Erbakan'ın  cezası ve siyasi yasakları kalktı.
Hasta ve yaşlı Erbakan İslam ülkeleri ziyaretlerine İran'dan başladı.
(bkz:  ERBAKAN)

Taraf gazetesi yazarı  Rasim Ozan Kütahyalı  Alperenler'den dayak yemiş...



İlker Başbuğ kendisinden beklenen açıklamayı yaptı ve Ergenekon kazılarında bulunan silah + cephanelerin TSK'ya ait olmadığını belirtti.
"Boş law silahını kim gömer?"  diye bir soru da yöneltmiş kendileri.


Adalet eski bakanlarından Hikmet Sami Türk'e suikast girişiminde bulunuldu. Eski bakan yara almadan kurtuldu.


RTE,  Obama'ya  (Ermeni Soykırımı üzerine)  24 Nisan 2009 tarihli konuşması sebebiyle sert çıkmış.
RTE'nin sert çıktığı ifadeleri  (Yorumsuz)  şöyle:


_Okşanacak ülke değiliz.
_Türkiye el bebek gül bebek okşanacak  veya aldatılacak bir ülke değildir.
_İlgisiz ülkeler durumdan vazife çıkartmaktan vazgeçsin.



Bunlar da ayın ilginç haberleri:

* Antalya'daki kadınlar,  kendi semtlerinde bir  Kadın Sığınma Evi  açılmasına tepki gösterdi ve gösteri yürüyüşü yaptı.  Huzurlarının bozulacağı iddiasıyla...

* İstanbul Valisi Muammer Güler  ve  Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah:

Beraber bir basın toplantısı düzenleyen bu ayrılmaz ikili, "Bostancı'da üç kişinin ölümü, yedi kişinin yaralanmasıyla sonuçlanan ev baskınında güvenlik zaafiyeti olduğu iddiasını reddetti ve operasyonun şahane bir biçimde gerçekleştiğini"  belirtti.

Uzun süredir izlenen bir örgüt üyesinin yakalanması amacıyla başlatılan  ve
'6 saat süren' operasyonda:  1 emniyet amiri,  "Ne oluyor?" diye bakınırken vurulan çevredeki 1 genç  ve başlangıçta sağ olarak ele geçirilmek istenen zanlı öldü.  1 gazeteci ve 7 polis de yaralandı.

Zanlı sokakta yalnızken yakalanabileceği halde  evinin basılması,  güvenlik şeridinin yakınında yüzlerce meraklının birikmesine izin verilmesi  ve şeridin geç kurulması,  olayı izleyen sade vatandaşlardan birinin vurulması, apartmanın operasyon öncesinde boşaltılmaması,  binanın elektrik ve doğalgazının kesilmemesi gibi gerekçelerle basında operasyon eleştirilmişti.
(bkz:  NTV 1  ve  2)


* Tarık Akan  büyük bir şaşkınlık yaşattı bu ay içinde bana. 12 Eylül'de şahit olduğu ve yaşadığı işkenceler ile baskıları yazdığı "Anne Kafamda Bit Var" kitabını okumuş ve çok etkilenmiş biriyim. Yalın ve akıcı bir anlatımla, 80 darbesini ve dönemin hapishane koşullarını aktarmıştı. Ben de biyografi tarzı eserleri seven biriydim. Lakin bugün aynı Tarık Akan'ın kalkıp bir zamanlar bütün doğallığıyla eleştirdiklerini pamuklara sarması?...
Ne bileyim,  tuhafıma gitti işte.

.