23 Şubat 2011 Çarşamba

Gündem Şubat 2011/2 (Ortadoğu karıştı)

.
Lübnan -> Tunus -> Mısır -> Libya...
Ortadoğu, Arap bölgeleri ve Kuzey Afrika'nın durumu biraz karışık bu aralar. Yetişene, anlayabilene, bu kadar belirsizlik ve tartışma içerisinde doğru yorumlayabilene mavi boncuk.
Benim gördüğüm: Önce Tunus'ta aniden bir kıvılcım ile patlayan kargaşa hali, ardından Müslüman Kardeşler'in sahneye çıkışı ile aynı halin Mısır'a sıçrayışı... Hüsnü Mübarek'in önce direnmesi. Halkın devam eden gösterileri, Obama'nın telefon hatları derken Tunus lideri Bin Ali gibi onun da gidişi ardında askerin yegane düzen bekçisi olarak Mısır'daki kargaşaya resti çekişi ve adeta görevlendirilişi...
Tüm bu zincirleme etkiler tam 'duruluyor gibi' derken; olaylar birden Libya'ya da sıçradı. Ki orası biliyorsunuz kırmızı çizgili bir bölge olduğundan, gösteriler de kırmızı başladı, kırmızı gideceğe benziyor. Bu arada bazı Türk şantiyelerinin yağmalandığını ve ülke çapında internet bağlantısının kesildiğini de öğreniyoruz medya aracılığıyla. Kaddafi'nin helikopterleri kendi halkına gökten kurşun yağdırıyor. Kaddafi yönetimden ve ülkesinden gidecek mi sorusu merak uyandırıyor. Erbakan'ın ağzıyla: "Kaddafi'nin altı kızardı." (*)

Bütün bu gelişmelere hep o bildik söylemle "ABD işi" diyen de çıktı, "devrim" diyen de... Plan ve örgütlülük noktasındaki boşluklar nedeniyle "halk ayaklanması" da deniyor. Elbette yine "İsrail" adı çokça geçti. Kim bilir, belki de Amerikan pragmatizmidir? Denge politikası güdüyorlar belki de risk alıyorlar.
Bilemiyorum. Sanırım bundan sonrasında hangi yöne gidileceğinde sokağa dökülen halkın kararlılığı, örgütlülüğü ve sahneden inen otokratik liderlerin içerideki taraftarlarının güç dengelerindeki payı etkili olacak.


Şimdi haberlerden ayrıntılar:
* Milyonlarca Mısırlı meydanlarda toplanmış, Hüsnü Mübarek'e git git git diye haykırırken; Recep Tayyip Erdoğan da 1 Şubat'taki Meclis grup toplantısında Mısır liderine reform çağrısı yaptı ve İslami jargonla gitmesi çağrısında bulundu. Bir yorumcunun da dediği gibi (blueknife - Radikal Online), "Türkiye Devleti günlerdir bekledi. Amerika kararını verince o da bu konuşmayı yaptı. Obamanın açıklamalarını ve bu açıklamayı yanyana koyun, yeterlidir." Türk hükumeti, Amerikan çıkarları ve planlarının Ortadoğu'daki en önemli destekçilerinden ve denge sağlayıcalarından biri olarak devreye girmiş gibi gözüküyor.

* Başkalarına "iç işlerimize karışmamaları" yönünde uyarılar yapan siyasilerimiz, konu "bizim dışımızdakiler" olunca bu denli rahatça söylemler geliştiriyor ve sözleri bir şekilde muhataplarında yankı buluyorsa; o zaman aynı eyleme kendileri de açık olabilmemeliler. En azından buna hazırlıklı olmalılar. Nitekim Mısır Dışişleri Bakanlığı "Batılı ülkeler ve hatta Türkiye'nin Mısır'daki gelişmelere burnunu sokmasını görmek üzücü" çıkışında bulunmuştu.
Başbakan Erdoğan'ın Kırgızistan gezisinde gazetecilerin sorularını yanıtlarken "Ortadoğu'yu tribünlerden izleyecek bir ülke değiliz" demesi, Ankara'nın dış ilişkilere bakışının temelinden değiştiğini gösteriyor.
(Mısır krizinde İsrail kazanıyor, M. A. Birand. 8 Şubat 2011, Hürriyet)

* ABD ilginç bir strateji izledi bu olaylarda. Dışarıdan bakan biri için anlaması güçtü: Önce Mübarek'in kendilerinin müttefiki olduğunu ve bölge istikrarı için önemli olduğunun altını çizdi. Ardından Mısır'da artan yağmalamalar sonrasında halkın taleplerine kulak verilmesi gerektiğini ve reform yoluna gidilmesinin kaçınılmaz olduğunu söyledi. Sonra İsrail yetkililerinin Mübarek yandaşı desteklerini gördük. Bölgedeki istikrarın muhafaza edilmesi için ABD ve AB ülkelerini Mübarek'e yönelik eleştirilerini frenleme çağrısında bulundu İsrail. Ve sonrasında Mübarek'in yardımcılığına Mısır istihbaratının başı Ömer Süleyman getirildi. Biraz daha devamında da "geçiş dönemi" söylemi ile ordu perde önüne sürüldü. Aslında "Mısır'da ordu rest çekti" de denebilir.

* Hüsnü Mübarek (Hosni Mubarak), 90'ların başında patlak veren Körfez krizi ve onu izleyen Körfez Savaşı sırasında; Arap ülkeleri, İsrail ve Filistin Kurtuluş Örgütü/FKÖ arasında aracılık görevi üstlenmişti. İsrail-ABD hattı ile iyi tuttuğu ilişkileri ve Filistin meselesinde İsrail'e olan desteği ile önemli bir müttefik olarak anılıyordu.

* Mısır'da süregelen hileli seçimler, işsizlik, yaşam standartlarına isyan, baskı kültürü, değişen dengeler ve yeni dünya düzeni... Tüm bunlar halk ayaklanmasını tetikledi. Beri yandan ilginç bir şekilde, (her ne kadar hileli de olsa) bugün ayaklanan Mısır halkı, yakın zaman öncesine kadar Mübarek'e oylarının aslan payını layık görüyordu. Ülkede kendisinden beslenen ve kendisinden güç olan odakların varlığı da yadsınamaz.

* BBC: "The United States is trying to steer Egypt away from revolution towards evolution." (bkz)
(Amerika Birleşik Devletleri, Mısır'ı devrim'den evrim'e doğru yönlendirmeye çalışıyor.)


* 11 Şubat 2011 Cuma - Hüsnü Mübarek, Mısır Devlet Başkanlığı'nı bıraktı.
Enver Sedat'ın 6 Ekim 1981'de bir suikaste kurban gitmesi sonucu Devlet Başkanı olmuştu Muhammed Hüsnü Said Mübarek. 18 gün süren eylemler sonunda, 30 yıl boyunca Mısır'ın devlet başkanı olan lider, ailesiyle birlikte başkent Kahire'yi terk etti. Başkan yardımcısı Ömer Süleyman, Mübarek'in iktidarı orduya teslim ettiğini, daha doğrusu "Silahlı Kuvvetler Yüksek Konseyi'ni görevlendirdiğini" açıkladı.

Obama şöyle dedi: "Bugün tarihe şahitlik ediyoruz. Mısır halkı konuştu, seslerine kulak verildi ve Mısır hiçbir zaman aynı olmayacak.
Vatansever ve sorumlu bir şekilde hareket eden ordunun şimdi de Mısır halkının gözünde güvenilir bir geçişi sağlaması gerekli.
" (Şaka gibi!)
Ahmet Davutoğlu Twitter yorumu: "Mısır halkı için hayırlı olsun."

* Gazze Şeridi'nde yönetimi elinde bulunduran Hamas, "Mısır'daki devrim zaferinin başlangıcı" olarak nitelendirdi Hüsnü Mübarek'in istifasını. Hareketin sözcülerinden Dr. Sami Ebu Zühri, "Gazze'deki ablukanın ve Gazze'ye yönelik son savaşın sorumlularından biri" olarak Mübarek ismine işaret etti.

* Yıllardır düzenli olarak ABD'den büyük para yardımları alan Mısır ordusu, olayları dizginlemesi ve geçişi sağlaması için resmi olarak görevlendirildi.

* Olayların zincirleme etki-tepkileri; Ürdün, Suriye, İran gibi geniş bir coğrafyada da hissedilebilir. Bu süreçte Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad reform sinyalleri verirken, Ürdün Kralı Abdullah ise hükümeti azletti ve yeni başbakan atadı.

* Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek'in devrilmesinde Facebook, Twitter gibi sosyal paylaşım sitelerinin önemli rol oynadığı söyleniyor.

* Gelelim Libya'ya...
Ülkenin kuzeydoğusundaki Bingazi'de patlak veren isyanlar, başkent Trablus'a da sıçradı. Libya ordusu halkı savaş uçaklarıyla bombaladı. "Vur" emrine uymayan iki albay, jetle Malta'ya kaçtı.


* Alıntılar:
Tunus ve Mısır'daki halk hareketlerini Soroscu ilan edip Ukrayna, Gürcistan ve Kırgızistan'ın devamı saymak yanlıştır. Çünkü Tunus'un 23 yıllık diktatörü Zeynel Abidin Bin Ali ABD istihbarat okulunda eğitilmiş bir CIA ajanıdır, iktidara ABD darbesiyle gelmiştir ve ABD'nin en has müttefikidir. Keza 30 yıllık diktatör olan Hüsnü Mübarek de ABD'nin en önemli bölgesel müttefikidir. Üstelik Mübarek ABD'nin İsrail-Arap dünyası ilişkilerindeki en kilit müttefikidir.
(Şubat 2011, OdaTv)

« Önce Tunus, sonra Mısır. İnsanlar sokaklarda. Sömürgecilik, savaşlar, baskıcı rejimler, diktatörlükler, kültürel çatışmalar vb tarihsel ve siyasal olguların şekillendirdiği Arap coğrafyası ve Ortadoğu'da değişim rüzgarı; halkın sokaklara dökülmesi ve işsizliğe, yoksulluğa, yolsuzluğa, baskıya ve adaletsizliğe karşı muhalefetiyle yükseliyor ve yayılıyor. (...) Domino etkisi ya da değil, önemli olan gerçek şu: Değişim rüzgarı rejim değişikliklerini, reform ya da devrimsel dönüşümlerle yaratacak. Halk; işsizliğe, yoksulluğa, baskıya ve adaletsizliğe karşı ve değişim istiyor.
Eğer AKP gerçekten ekonomik bütünleşme ve demokrasi temelinde, barış üretici ve düzen kurucu bir aktif dış politika izliyorsa; o zaman Arap coğrafyası ve Ortadoğu bölgesinde yaşanan "muhalefet-değişim-demokrasi" ilişkisine Türkiye'nin ciddi katkı vermesi gerekiyor. Gerekiyor da, AKP bunu ne kadar gerçekleştirecek bilmiyoruz.
...
CHP hem yaşanan değişim sürecini yanlış okuyor hem de kendisini demokratik parlamenter muhalefet alanına yerleştirmeyen, kafa karıştırıcı bir "halk direnişi" söylemini dile getiriyor. Dahası, aynı süreç içinde CHP genel başkan yardımcılarından Süheyl Batum'un Ergenekon Davası tutuklularından en az ikisini milletvekili yaparak "Silivri'den kurtarmak" önerisi de bu görüntüyü güçlendiriyor. (...) Ek olarak, AKP eleştirisinde ve muhalefet söyleminde kullanılan gereksiz "üslup", "Kayseri, AKP, yolsuzluk" ya da "Hizbullah, AKP, terör" konuları üzerine yoğunlaşan muhalefet etme biçimi de, toplumdaki yeni CHP umutlarının azalmasına yol açıyor. »
(Tunus, Mısır, muhalefet, CHP E. Fuat Keyman. 6 Şubat 2011, Radikal İki)


(Kişisel görüşüm: CHP'nin yeni dünya düzenini ve çevremizdeki değişimleri doğru okuyamadığına katılıyorum. Ancak şöyle de bir şey var ki, CHP'nin gerçekten bunları yorumlamak gibi bir niyeti de yok gibi sanki. Tek hedefi AKP'yi iktidardan indirip baskıcı ve değişime ket vuran bir iktidarı bir şekilde (koalisyon vs) kurabilmek. Bunun için de değişim ilüzyonları yaratıyor. Bünyesine ne kadar sivri veya değerli insan katarsa katsın (Oktay Ekşi, Süheyl Batum, ..., Sezgin Tanrıkulu,...) , partinin çekirdek tabanı ve içindeki İttihatçı-Kemalist kafa değişimlerde diretecektir. CHP'nin artık biraz önce siyasi partiler mezarlığındaki yerini alması ve yeni bir sol muhalefetin kurulması lazım. Tabi değişim sadece parti isimleriyle sınırlı kalmamalı. Yani bir CHP'nin yerine benzer söylemlerde bir başkasına hiç ihtiyaç yok.)



*Alıntılara devam edelim:

"Dünyadaki demokrasiyi en az özümsemiş toplumlardan biri olan Türk toplumunun Hüsnü Mübarek'i hep birlikte lanetlemesi ilginç değil mi?" diyordu Reşat Çalışlar Twitter'da. (*)


Yönetimden halk ayaklanmasıyla değil bir saray darbesiyle uzaklaştırıldı gerçekte. 'Halk destekli ordu' kisvesi altında kanırta kanırta iktidarı devraldılar Mübarek'ten. Koltuk tek adamlar arasında el değiştiriyor, halka geçmiyor Mısır'da. Bir zalim gidiyor, başka bir zalim geliyor yerine. Müslüman Kardeşler hareketi zannedildiği kadar yaygın çıkmıyor toplumda. Mısırlıların yüzde 15'i onaylıyor varlıklarını ve fakat ancak yüzde biri başkanlık seçimlerinde adaylarına destek vereceğini söylüyor. Mısırlıları harekete geçiren asıl konular yüzde 30'larda gezinen işsizlik ve refahtan daha fazla pay alma davası. Demokrasi tali mesele kalıyor bunların yanında. Hülasası, yeni bir tek adam rejimine hazır ve razı görünüyor Mısır halkı. Yeter ki aşları, işleri, ekmekleri büyüsün...
Bütün Ortadoğu'nun kaderini değiştirecek bir demokrasi fırtınası zannederken, biz biraz fazla mı heyecana kapılıyoruz, ne dersiniz?
(Halk değil saray darbesi, Akif Beki. 12.02.2011, Radikal)


Mübarek'in gidişi öncesinde: İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu "Mısır'ın bu protesto dalgasını aşacağını düşünüyorum" demiş; Obama'nın danışmanı Joe Biden kendisine "Sizce Mübarek'in zamanı doldu mu?" sorusuna cevaben: "Hayır. Bence Başkan Mübarek'in halkın ihtiyaçlarına daha iyi yanıt verdiği bir yöne doğru hareket etme zamanı geldi. Birkaç konuda Mübarek bizim müttefikimiz olmuştur. Ona diktatör diyemem" demişti. İngiltere'nin eski başbakanı Tony Blair ise şöyle bir uyarı yapacaktı: "Hüsnü Mübarek, Saddam Hüseyin değil."


Mısır ordusu tanklarını ve askerlerini sokaklara çıkardı ve ilginç bir şey yaşandı. Halk tankların üzerine çıkıyor, askerlerle kucaklaşıyordu. Böylece sokakların halkın elinden geri alınmasına ilişkin ilk adım atılmış oldu, hem de oldukça çatışmasız bir biçimde... Halkla onu ezen orduyu sarmaş dolaş edip bütün dünyaya burjuva basın üzerinden mutlu mu mutlu görüntüler dağıtarak!
(Mısır'da İsyan Emperyalizmin Güdümüne Giriyor, Eren Buğlalılar - Haberfabrikası.org)

Mısır'da isyan başlayınca, Türkiye'de ayaklanma lafını ağızlarına almayan sol siyasetlerin ve burjuva basının, en keskin devrimci yapılara ve demokrasi savunucularına dönüştüğünü şaşırarak izledim. Ayaklanma kendi ülkelerinde değil Mısır'da gerçekleştiği için statüleri sarsılmıyordu. Ama derhal en devrimci, en demokrat olmazlarsa bu alan başkaları tarafından doldurulabilirdi.
(...)
Onlar Mısır halkına destek verdiklerini açıklayadursunlar; savaşmayarak, teşhir etmeyerek, uzlaşarak güçlendirdikleri Türkiye oligarşisi bugün emperyalizmin Ortadoğu halklarına yönelik saldırısında kilit bir rol oynuyor. Türkiye'nin Mısır isyanı sırasında takındığı işbirlikçi tavırlar, Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun yaptığı "pozitif domino etkisi" açıklamaları emperyalizmin elini güçlendirirken Mısır halkının aldatılmasına yaradı.
(...)
Emperyalizm halkların umudunu öldürmek için ideolojik ve askeri yığınaklar yapıyor ülkemize. Biz onları teşhir etmedikçe, elleri dünyanın diğer halklarına da uzanıyor. Türkiye'nin emperyalizm tarafından Ortadoğu'daki halk hareketlerini bastırmakta kullanılacak bir öncü üs olarak hazırlanması, ülkemiz halkları için bir utançtır, lekedir. Bu utanç bizlerin sorumluluğunu iki kat çoğaltıyor.
(Mısır Halkının Öğrettikleri, Eren Buğlalılar - Haberfabrikası.org)



* RTE'nin Mısır halkı ve Hüsnü Mübarek'e seslendiği Meclis konuşmasından bazı bölümler içinse: (bkz)

Türkiyelilerin, en azından sıradan halk yığınlarının, iktidar ve egemenlik ilişkilerinin tarafı olmayanların laikçisinden dincisine, Devlet postunda endam etmişler yani Beyazların dışındakilerin yanı; Dünya Emperyalismine ve Onun Uşaklarına başkaldırmış Mısır Halkının yanında olacağına hiç şüphe yoktur. Ama Türkiye deyince hangi Türkiye??? Emperyallerle her türden göbek bağına girmiş hemen hemen toprağının her köşesinde bir Emperyal üs bulunan Türkiye mi? Bugün Ortadoğu Halklarının yaşadığı ve bulundukları olumsuz durumda hiç de azımsanmayacak katkıları bulunan, kendisine hiç bakmaksızın bu Halkları küçümseyen Türkiye mi? Birileri Mısır Halkına bunları anlatmalı. Türkiye Devletinin siyasi muhaliflerine, farklı etnik köken ve inançtan Halklarına, herhangi bir Faşist-Irkçı-Şöven Diktatörlükten farklı davranmadığını anlatmalı. Tehciri, Dersimi, 6-7 Eylül Olaylarını, Sivası, Zilanı, Maraşı, Gaziyi ve Kürd Coğrafyasında kazılan her yerde çıkan toplu mezarları faili meçhulleri anlatmalı. Çünkü onlar böyle şeylerin eşiğinde olabilirler.
(blueknife - 3 Şubat, Radikal Online)

"model," "örnek" ülke olma gülünçlüğü
Evet, kesinlikle bu sistemle, bu anayasa ile, jandarmanın Mutki'de gizlice toplu mezar kazımı yaparak kemikleri yediği -JİTEM'in insanlık suçlarını örtmek için-, Kürtlerin X harfi kullandı diye hapishanelerde yattığı bir ülke nasıl "model" ve "örnek" olabilir?
(radi11 - 7 Şubat, R)



* * "Ortadoğu'da olanlar gerçekten inanılmaz, devrimin de ötesinde bir küresel ve tarihsel paradigma değişimi. Ve daha sadece en başlardayız. Dünyanın bütün kültürel, felsefi paradigmaları değişebilir. 'Katı olan her şey buharlaşıyor' söylemi, klişe olmaktan çıkıp gerçeğe dönüşebilir." (Reşat Çalışlar)

* Erdoğan, ödülünü 'Sayın Kaddafi siz öldürmeyi iyi bilirsiniz' diyerek iade eder mi? RTE çiftestandartlar enstitüsünün normlarına göre, hayır.



(Libya'daki gelişmeleri değerlendiren Tayyip Erdoğan, "Halkının inanç ve beklentilerine duyarsız kalan, kendi halkını düşman gören hiçbir yönetim uzun süre ayakta kalamaz" dedi. Bunu diyen T.C. Başbakanı. Bir de KKTC'deki gergin atmosfer var tabi... Ve artan petrol fiyatları... Onlara da bir diğer gündem yazımda değinmek üzere.)
.

21 Şubat 2011 Pazartesi

LİNKLER =>

(LİNK-MİNK: Yeni yazı dizisi. Shockhaber'i yad ederek...)


Edebiyatın başına gelen en iyi şey Nobel: Türk Edebiyatı'ndaki dönüm noktaları hakkında yapılmış bir seçki. (Radikal)

Ayşe Hür'ün Sarıkamış Faciası üzerine Taraf'taki yazısının tam metni (3 parça olarak): 90 bin genç donarak ölmeye hazır mı peki


Erdoğan'ın Ortadoğu ve İsrail politikası üzerine bir değerlendirme. Bundan iki sene kadar önce (2009 Ocak) yazılmış olmasına rağmen hala güncelliğini koruyan bir analiz: Erdoğan'a ABD'den iyi polis rolü
(Geçmişten bugüne, Baykal dışında ne değişti?)
"Batı'nın gözünde günahlarını ısrarla inkâr eden ve büyümeye direnen bir çocuk olmaktansa; Ortadoğu'da kahraman olmak yeğdir elbet."
Yıldırım Türker



İshak Alaton ile söyleşi (8 Şubat 2011 - Milliyet Ekonomi):
"TÜSİAD Türkiye'ye 13 yıl kaybettirdi"


Aziz Kedi'den. Medya ve Yılmaz Özdil eleştirisi gibi: LİMON SATMAYIN!
Medyanın ve aynı zamanda onunla ikame edebilecek her türlü yapının, kendi gündemini yaratmaya harcadığı enerjinin çok daha azını gerçeklere ve değerlere ayırdığını düşünüyorum. Kendi dışlarındaki dünyayı itinayla görmezden geliyorlar. Terazinin bir kefesi hep havada olduğu sürece medyanın inandırıcılığı, içindekilerin önemi ve saygınlığı tartışılmaya devam edecektir. (canilecanan)



"Limon satmayın!" demişken...
Bir duayenden (Yılmaz Özdil) medya aracılığıyla pompalanan kokuşmuşluk üzerine... (Utanma duygusu barındırmaz.)
İbretlik durumlar ve Türk Medyası: Defne



T.C.'nin resmi politikası olarak köy yakmak ve geriye kalan hayatlar: Yakılan köylerin ahvalidir :(


Yazım dili ve genel kabuller üzerine - Derslerde bizi kandırdılar
Herşeyin bütün kurallara uyduğu, "uygun" olduğu yerde zaten sanat yoktur.


Adnan Oktar - "Kedi canını senin" videosu (İnşaAllah!)



Rakıdan örümcek çıktı, tazminat kazandı :)


Ünlü Playboy yıldızı operada! Seyirciyi tiyatro ve operaya çekmek için yapılmış dikkat çekici ve yenilikçi bir çalışma:
Anna Nicole Smith kapalı gişe ve (tabiki) Anna Nicole özel.


(Sözlük tarihçem'de de bazı güncellemeler yaptım.)

.

19 Şubat 2011 Cumartesi

Korozyon -Ek

Uzun bir zaman önce başladığım ve eksik kalan korozyon yazılarımın sonuncusu ve eksiklerin toparlanışı ile tam dökümantasyon:
1) Korozyon
2) KOROZYONUN BAĞLI OLDUĞU ETMENLER
3) Korozyon -Ek


ANODİZASYON: Doğal ya da özel bir ortam koşulları ile karşı karşıya bırakıldığında, bir metal yüzeyi üzerindeki ileri aşamada oksidasyonu yavaşlatabilecek veya önleyebilecek bir koruyucu oksit film katmanının metal yüzeyi üzerinde oluşturulması için gerçekleştirilen kontrollü bir oksidasyondur. Anodizasyon prosesi genellikle alüminyum (Al), magnezyum (Mg) ve titanyum (Ti) gibi hafif metaller üzerinde gerçekleştirilir.

Aluminyum Oksitler: Aslında alüminyumun paslanması ya da yanması sonucu ortaya çıkan bileşiklerin genel adıdır. Aluminyum malzemenin çevresindeki oksit tabakası onu korozyondan korur; aynı zamanda sertlik verir ve aşınmaya karşı direnç kazandırır, elektiksel yalıtıcı katman işlevi görür.
Pasifleşebilen malzemelerde ve özellikle Oksijence zengin elektrolitlerde, çoğu kez oksit olarak oluşan pasif tabaka sayesinde anot akımı çok küçük bir değere düşer ve geniş bir potansiyel aralığında yaklaşık olarak sabit kalır. Bu şekilde korozyonun devam etmesi engellenir.


Paslanmaz Çeliklerin Korozyonu
Paslanmaz çeliklerin korozyona karşı dayanımının yüksek olması, yüzeyinde bulunan ince oksit filminin sonucudur. Bu filmin bileşimi alaşımdan alaşıma ve gördüğü işleme göre (haddeleme, dağlama, ısıl işlem) değişir.
Pasiflik, pasif bir oksit filminin varlığı halinde korozyona karşı kazanılan dayanıklılıktır. Bu sabit bir durum değildir. Sadece belirli ortamlarda veya belirli koşullarda ortaya çıkar. Paslanmaz çelikler normal olarak pasiftirler, ne var ki oksitleyici özelliği düşük korozif çözeltilerde aktifleşirler. Bu nedenle pasifliğin korunması için Oksijen veren ortamların sürekli var olması gereklidir.

Paslanmaz Çeliklerde Pitting



Paslanmaz Çeliklerde taneler arası korozyon
Karbon miktarı %0,03 ten fazla olan kararsız (stabilize edilmemiş) ostenitik paslanmaz çeliklerde, 550°C-850°C sıcaklık aralığında tane sınırlarında karbür çökelmesi olur ve malzeme korozyona duyarlı hale gelir. Bu durumu engellemek için:
1. Yüksek sıcaklık (1040-1150°C) tavı ile karbürleri çözmek ve tekrar çökelemeyecekleri bir hızla soğutmak
2. Stabilize (Titanyum/Ti, gaz borularındaki gibi Niobium/Nb katılmış) paslanmaz çelik kullanmak
3. Karbon miktarını azaltmak, gibi çözümler önerilir.


Paslanmaz çelikler korozyona çok dayanıklıdır, ancak klordan (Cl) etkilenir. Ortamda klorür içeren çözeltiler varsa aktif pasif elektrolitik hücrelerin oluşumu hızlanır. Bu nedenle Hidroklorik asit (HCl) çözeltilerinin kullanılmamasına dikkat edilmelidir. Yapıda molibden (Mo) bulunması noktasal korozyon dayanımını artırır; buna daha önceki yazımda levha ve teneke kutu
bileşiminin öneminden bahsederken değinmiştim. (bkz)




Temper Derecesi: Kalaylı tenekelerde tanecik iriliği, gerilim sınırı, gerilim verimi, uzama verimi, toplam uzama, sertlik, eğilip bükülmeye direnç gibi değişik mekaniksel özelliklerin toplu olarak tanımıdır. Kalaylı tenekeye şekil verilebilme kolaylığının bir ölçüsüdür.







Aralık Korozyonu
Aynı veya farklı türden iki paslanmaz çelik parçanın bağlantı ve birleşim yerindeki aralıklarda oluşur. En iyisi bu yerlerin tamamen sızdırmaz şekilde yapılmasıdır.

Galvanik ve Derişiklik Pili Korozyonu
Paslanmaz çeliklerde en sık rastlanan derişiklik pili, elektrolite oksijen girişinin çeşitli bölgelerde farklılık arz etmesinden ileri gelen ve paslanmaz çeliğin yüzey pasifliğinin yer yer bozulmasına yol açan havalandırma pilidir.


Gıda Sanayinde Korozyon Dayanımı
Paslanmaz çelikler, gıda işleme ve depolama işletmelerindeki teçhizatta sadece korozyon dayanımları dolayısıyla değil; beri yandan kolay temizlenebilmeleri, düşük ve yüksek sıcaklıklarda kullanılabilmeleri, mekanik mukavemetleri, estetik yüzey görünümleri, hijyenik ve uzun ömürlü olmaları sebebiyle yaygın olarak kullanılırlar. Uygulamaları arasında pompalar, borular, fitting elemanları, tanklar, ısıtıcılar, dolum makinaları, ısı değiştiriciler ve vakum tankları sayılabilir.
Sürekli su duşu veya su akışının olduğu gıda ve gıda yıkama makinalarında paslanmaz çelikler korozyon dayanımları ve uzun ömürlerinden dolayı tercih edilirler. İçinde tuz ve sirke içeren turşu suları veya çeşitli sosların bulunduğu sistemlerde, pitting ve aralık korozyonuna karşı dayanıklı özel alaşımların kullanılması gerekir. Hava/buhar tahliye borularında 304, fan kanatçıklarında 316 tipi kullanılabilir. Turşu suyu vb. kimyasallar haricindeki sıvı depolarında 316L veya ısıl işleme tabi tutulmuş, kumlanmış ve pasifleştirilmiş 316 kullanılır. Kuru katkı maddesi tamburlarında ise 304 tercih edilir. Daha korozif gıdalar için ise çok düşük karbonlu paslanmaz çeliklere yönelmek gerekir.

Yüksek Sıcaklıkta Korozyon Dayanımı
Paslanmaz çeliklerin yüksek sıcaklık uygulamalarında çoğu zaman ergimiş maddelerle temas söz konusudur. 18-8 paslanmaz çelikler ergimiş sodyum karşısında 540°C'ye kadar korozyondan hiç etkilenmezler ve 870°C'ye kadar da korozyonda önemli bir artış gözlenmez. Fakat ortama az miktarda oksijen katılması halinde korozyon direnci aniden düşer. Ergimiş kurşunun yanı sıra; oksitleyici etkiye sahip ergimiş haldeki alüminyum, çinko, kalay, bizmut, antimon ve kadmiyum gibi metaller de süratli bir genel korozyon oluştururlar.



KAYNAKLAR: Korozyon hakkında çeşitli ders notları ve ders kitapları. İnternette ise: Kimyaevi.org, Sarıtaş.com, şu an hizmet dışı olan bir site (bkz), angelfire/mehmettamirci, Gıdacılar.net, yüzeyişlemler.com.

Ek: Yazılar içerisinde belki bazı çelişkiler varsa, bunlar konuya tam hakim olamadığımdan ve farklı kaynaklar arası bilgi farklardandır, affola.

.

14 Şubat 2011 Pazartesi

Gündem Ocak-Şubat 2011/1

Ocak ve içinde bulunduğumuz Şubat ayında hem Türkiye hem de Ortadoğu'da pek çok gelişme yaşanmakta: “Tunus ve Mısır'daki olaylar devrim mi? Gelene demokrasi denebilir mi? Kıbrıs'ta neler oluyor?” gibi tartışmalar devam ededursun; ben şu son zamanlarda eksik kalanları not düşmek istedim.


CHP'nin Kürtlere bakışı
Kürde Kürt diyebilmek: "Oylarımız yüzde 30-31 bandında" diyen Kemal Kılıçdaroğlu: "Anadilde eğitime karşı olduğunu, ama Diyarbakırlılar isterse onlara 'Kürt' diyeceğini" söyledi.

Son dönemlerin popüler siyasetçisi CHP Genel Başkan Yardımcısı Hurşit Güneş'in İzmit'te parti il yönetimi ile düzenlediği toplantıda; gazetecilerin salondan ayrılmasının ertesinde şöyle bir olay yaşandığı söyleniyor: Bir partili, Kürtlerin CHP'ye neden ilgi göstermediğini sordu. Kürtlerin şu anda kendilerine uzak durduğunu kabul eden Hurşit Güneş, bu konuyla ilgili bazı çalışmalar yaptıklarını söyledi ve sözlerini şöyle sürdürdü: "Kürtler sonuçta bize ilgi göstereceklerdir. Yeni politikalar geliştiriyoruz. Kürtler eninde sonunda bizim kucağımıza oturacak."

(Kişisel Görüşüm: "Diyarbakırlıya isterse Kürt derim, ne olacak ki?"
Şaka gibisin Sayın Kılıçdaroğlu. Elbette ki merkez medyadaki şakşakçıların ve CMHP'liler bunu sevmez/sevmedi ama ben gene Ekşi Sözlük'teki en kötülenmiş entrylerimden birini not düşeyim:

Kemal Kılıçdaroğlu: Medyanın işareti ve alkışları ile sahneye çıkmış bir siyasetçi. Bilindiği üzre siyaset deneyim ve kadro gerektiren, Türkiye gibi ani kaosların yaşandığı belirsizliklerle dolu bir ortamda adeta bir değirmen gibi insanı öğüten bir sistem. Ve çarklar gaz verenlerin arzuladıklarının tersinde dönmeye başladığında, ilk taş koymanın da kendilerince yapıldığını da yine defaatle gördük. Bakalım Kılıçdaroğlu bu çemberi kırabilecek mi?
demiştim. Meğerse öyle bir gayreti de yokmuş kendisinin. Sırf oylar artsın, vesayet devam etsin diye o koltuğa oturtulmuş bir memur imiş. Üstelik en kritik dönemde ülkede muhalefet yok. Hani yapılan zamlar filan diyoruz ama ülkenin başına kim geçerse geçsin, şu son dönemde atılan kazıkların acısı bir 50 senede bile çıkacak gibi değil. CHP ise hala "Kürt'e Kürt desek mi, demesek mi?" bunlarla meşgul. İşte sol anlayışınız bu! "Örümcek kafalı" derlerdi bir zamanlar birileri... Daha da geridelermiş; söz konusu insan hakları, insanı insan yapan değerler olunca maskeler tutmuyor zaten.)



CHP tarzı muhalefet örnekleri
Devam edelim. Aynı Hurşit Güneş AKP için: "'İşkence gördüm' yalanına sığınan darbe beslemeleri" ibaresini kullanmış.
Kılıçdaroğlu: "Yeni CHP'de liberallere de yer var" demiş.
CHP Yalova milletvekili Muharrem İnce AKP için: "Siz darbecilerin avukatısınız" demiş...

(Bu "Yeni CHP" dedikleri tam bir "ne bulduysan kat çorbası" mıdır nedir? Oktay Ekşi'yi partiye al, Silivri'de hapis yatanları milletvekilliğine al, AKP'yle arası açılan liberallere kapılarını arala... "Gel, ne olursan ol yine gel" gibi... Hurşit Güneş ise gittikçe açılıyor. Önce "Kürtler bir gün kucağımıza oturacak" dedi, şimdi ise ona buna "darbe beslemeleri" demeye başlamış. Bu kaba lafları eden de bir numaralı darbe şakşakçısı partinin Genel Başkan yardımcısı. Bir partinin yönetimi; partinin asıl amacı ve hedef kitlesini küçük düşüren, darbe üzerinden küfür etkisi yaratan benzetmeler kullanır mı? Üstelik parti genel sekreteri Süheyl Batum'un aforizmaları ortada iken.)



CHP Türkiye'yi sivil direnişe çağırdı (27 Ocak). TBMM Anayasa ve Adalet Komisyonu'na üye CHP'li milletvekilleri, Anayasa Mahkemesi'nin yeniden yapılandırılması ve Yargıtay ile Danıştay'a yeni daireler kurulmasına yönelik yasa tasarılarını 'Hitler dönemi Nazi Almanyasındaki gelişmelere' benzetti ve toplumu direnişe çağırdı. CHP Grup Başkanvekili Mehmet Akif Hamzaçebi ile Komisyona üye 10 parti milletvekili düzenledikleri basın toplantısında, yüksek yargı ile ilgili olarak Meclis'e sunulan yasa tasarılarını ağır ifadelerle eleştirdiler. Söylediklerinin özeti: Yüksek yargıya el konulmak isteniyormuş, rejim 'faşist' bir yapıya dönüşüyormuş... Hamzaçebi: "Endişeliyiz. Toplumu bu konuda dikkatli olmaya davet ediyoruz. Bütün unsurları anayasal ve meşru zemin içinde direnmeye ve muhalefete çağırıyoruz. Bunun yol ve yöntemleri, vurmadan kırmadan, meşru zeminlerde her zaman için demokrasilerde bulunur" demiş ve topluca komisyondan ayrılmışlar.
Bu gelişme sonrası, zaten kaynayan kazan gibi olan Barolardan bazıları da çıkıp açıklama üstüne açıklama yaptı. Yetinmeyip Anayasa Mahkemesi Başkanı'nı istifaya çağırdılar filan...

Kişisel görüşüm: Yine birilerini göreve çağırıyor, 'yine' suni galeyan yaratmak istiyorlar anlaşılan. CHP zaten uzun yıllardan beri Don Kişot misali yel değirmenleriyle savaşıyor. Sorunlar ve canavarlar yaratıklandırıp onlarla orantısız mücadele içerisinde. Tarhan Erdem bu gelişme ile ilgili olarak, "Seçilmiş bir Meclis'in herhangi bir üyesinin yayımlamayı düşünebileceği bir bildiri değildir" diyordu (bkz: Gafiller).
Türkiye'de sadece taraflar (yani çeşmenin başındakiler) değişiyor bence. Başarısız olup geri çekilenlere de hemen Nazilere sarılmak düşmüş. Naziler de Hitler de sakız gibi olmuş bu ülkede, anlaşılan artık sadece Yahudi düşmanlığı ile de sınırlı değiller. Kendi tarihi ve mevcut kafa yapısının farkındalığında olan basiretli kişilerin tekerlemesi olabilecek laflar değil bunlar.
Hukukçulara gelince... Yeter artık, yargıçlar kararlarıyla konuşur. Baydı artık her şeyi medya önünde tartışma eğilimleri! Halk için, insan/birey için adalet yok; anca kayıkçı kavgaları. Bence asıl bu ülkedeki Hukuk fakültelerinde nasıl bir nosyon ile eğitim veriliyor ona odaklanmak lazım. Nasıl bu kadar kararlar AİHM ile çelişiyor mesela bunun bir sebebi olmalı.
(Bkz: Paksütler)

CHP sıkıntı içinde, onları anlamak lazım! Çünkü çok haklılar. Pratik olarak düşünürsek, 1946'dan beri iktidar yüzü göremediler. Gelip geçen başkanlarının basiretsizlikleri dolayısiyle adam gibi bir muhalefet partisi olamadılar. Dolayısıyla halk onlarda hiçbir cevher görmedi. Şimdi Baykal'dan kurtulmuşken bu fırsatı değerlendirme becerisini gösteremeyeceklerini anlamış olmalılar ki, bunun sıkıntısı içindeler. Seçimlerden fayda yok, darbelerden fayda yok, vesayetler kalkıyor, iktidar partisinin beğenildiği, seçimi tek başına iktidar olacak şekilde kazanacakları kamuoyu yoklamalarından anlaşılıyor. Kim sıkıntıda olmaz da sağa sola saldırmaz? Parlamentoda olan bir şahıs parlamenter demokrasiye inanmıyorsa, halkı sokağa davet ediyorsa bunda bir tuhaflık var. Halk zaten 12 Eylül referandumu ile kararını vermiş, sokağa falan çıkmaz. İkincisi sizden memnun değil, dediğinizi yapmaz. Üçüncüsü halk bu tip hareketlerden yaka silkiyor, halktan bunun istenmesi gaflet değildir de nedir? Dördüncüsü bahsedilen ve Atatürk'e ait olmadığı bilinen Bursa nutku doğru olsa bile devrimlerin ve rejimin tehlikede olduğuna karar verecek olan siz misiniz?...
(ayhan fahri - 28 Ocak, Radikal Online)

Az bile söylemiş Hurşit Güneş. CeMeHaPe'de yada AKePe'de at koşturan kuyrukçuluk yapan armut ağacının dibinde ağzı açık bekleyen Kürdlere az bile söylemiş. Kürdler siz AKePe'lilerin farklı mı düşündüğünü zannediyorsunuz? Yanılıyorsunuz farkları çok akıllı bir şekilde dillerini tutuyor olmaları... CeMeHaPe'lilerde bu kadar bile akıl yok. Güzel bir söz, tokat gibi...
(blueknife - 3 Şubat, R)

Fasizm tehlikesi varmis! eee simdi herkesin fasizm anlayisi baska baska oldu bu memlekette.. evet diyelimki basbakan ve surekasi ve akp zihniyeti fasist. hemde tek adamci!!! peki chp ve tek parti zamaninda chp bu ulkeyi nasil yonetti!??? simdi egri oturup dogru konusalim.. evet akp'nin kendine musluman oldugu yerler var ama akp ye muhalefet olacak partilerin ondan geri kalan hali var mi? basta chp'nin!! (mhp yi sozkonusu bile etmiyorum zira kendileri dupeduz milliyetcilik arkasina siginip irkcilik yapiyorlar).. neyse sen bu ulkede vatandas turkce konus demissin! milleti zorla turkce konusturup sindirmeye milleti jurnalcilige suruklemissin, varlik vergisiyle gayrimuslimleri sindirmissin, kursulerden yeri gelmis vekillerin turk irki, turk soyu nutuklari cekmis, memuriyet kanunundan vatandaslik kanununa yasalar bugun 1930larin zihniyetinde devam ediyor, turanci turkculerin ellerini kollarini sallayarak orgutlendikleri yillar 1940-45 arasi tek parti zamani, 1938 olaylarini yazmiyorum bile!! fasizmi agziniza alirken biraz kendi gecmisine baksaniz..!!! direnme hakki ha???? o zaman soyle diyebiliriz kilicdaroglu beye, konuyu anlamasi icin.. 12 eylulde dogudaki kurtlerin uzerine inen fasist cuntanin kendilerine temel ettikleri kemalist dusunce degilmiydi??? o dusuncelerede karsi, o fasizmede karsi kurtler daga cikmadi mi? kendilerini fasizme karsi savunmadilar mi? niye yaninda duramiyorsunuz bugun dahi??? kck davalari hakkinda iki kelam yok ama 12 eylulun fasizt yumrugunu kurtlere indiren ergenekon orgutune savunma var! iste bu sisin ideolojiniz..!!! islamcilar evet tu-kaka ama sizin geri kalir bir yaniniz var mi?
(nevzenhan)




İçki yasakları ve alkollü içkiler: Rutin zamlar devam ediyor, hükumet yetkileri ise ortada bir baskı olduğunu inkâra... Devlet Bakanı Hüseyin Çelik içki yasağı iddialarını "Kuyruklu yalan" diyerek savuşturdu. Öte yandan Aralık ayı gündeminde de değindiğim gibi, benzin zamları 'yine' tam gaz devam etmekte (bkz).

İnternet: Türkiye, OECD (Organisation for Economic Co-operation and Development /Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü) ölçeğinde internetin en pahalı olduğu ülkelerden biri. İnternet bağlantı ücretlerine bakıldığında ise farklı bağlantı hızlarına göre Türkiye'nin 'yine' OECD ülkelerinin birçoğundan daha pahalı bir servise sahip olduğu belirtildi.

Bugün itibari ile Türkiye'ye giren kazık hemen şimdi adamlar tekrar dönmemecesine iktidardan düşse bile 50 yılda anca çıkar. O yüzden bir çok şey icin artık çok geç.
...
Mesela Kürtler Ermeniler ne bileyim bi azınlık meselesi falan sözkonusu olsun aslana kaplana evrilirler anında. Tuhaftır AKPlisinden MHPlisine CHPlisinden İşçi Partilisine hepsi yekvucut olur.
Seksenlerde 'solcular olmasın'daki o solculuk da tartışmalı ya neyse kim olursa olsun diye pompalanan dincilerin bugün önünü alamıyorsan üzgünüm dostum.
Kenanım evrenim küçük Amerikam! Bilmem bu hikaye mikro düzeyde bir Sovyetler karşıtı Amerikanın Afgan-Taliban muhabbetine benziyor mu?
(katil balina - 12 Ocak 2011, Ek$i #21598211)

İyice görünüyor ki, aynen yardımcısı Hüseyin Çelik gibi, Başbakanın manzarası da ancak ve ancak Sunni-Emevi-Vahabi penceresinden görülenler kadardır. Neler demişti Başbakan? "Güvenlik güçlerimiz kadın da olsa yaşlı da olsa çocuk da olsa gereğini yerine getirecektir." "Ben kadın erkek eşitliğine inanmam. Kadın ile Erkek hiç eşit olur mu, fıtrata ters" ve daha neler neler demişti şu referandum meydanlarında "Bir mezhebî grup yargıyı ele geçirmiş beni de onlar mahkum etmişti zaten." "Müslüman adam Laik olmaz"...
Herkesi yanıltan veya şaşırtan Ötekiler Ezilenler Yoksullar İnkar Edilmişler Faili Meçhullere uğramışlar Asimile Edilmişler Yok Edilmişler Dersim'i dile getirerek Soykırıma uğramışlar hakkında yapılan samimiyet gösterileri, edilen sözler ve gözyaşları bellidir ki sadece ve sadece siyasi birer manevradır. Mevzu sözden dönme çark etme ise kıvırma ise evet belli olmuşturki CeHaPe liderinden farkı yoktur. E artık Salih MEMECAN bir çizi çiziktirir galiba...
(blueknife - 13 Ocak 2011, Radikal Online)





Siyasîler mezarlığı
Namık Kemal Zeybek adlı (yandaki linkten bazı fotolarını görebileceğiniz) badem bıyıklı gazeteci-yazar, eski kültür bakanı, milliyetçi, hukuk fakültesi mezunu, eski MHP'li mümtaz şahsiyet Demokrat Parti'nin yeni başkanı. Bir ara Tansu Çiller'in de adı geçiyordu ancak "aday olmayacağını" açıklayarak temcit pilavı popüler kültür hayatımızda en azından bir isimde "suyunun suyunun suyunu" sahnelememiş oldu.





Bilgi Üniversitesi ve porno
Bilgi üniversitesinden geçen yıl mezun olduğu belirtilen bir öğrenci, bitirme tezi olarak (ve galiba okulun stüdyosunda) porno film denemesi gibi bir çalışma yapmış. Önce Tempo dergisi, ardından siyasi magazin gazetecimiz Cüneyt Özdemir konunun üzerine ciddiyetle giderek popüler olmaya hak kazandılar. Veliler ayaklandı, hocalar derhal okuldan atıldı ve böylece bir ahlaksızlığa daha geçit verilmedi. Olayın baş tasarlayıcısı Deniz Özgün adlı öğrenciyle yapılmış bir söyleşiyi şu linkten okuyabilirsiniz.
("Videonun akademik sınırlar dışına taşmayacağına ve ticari amaçla kullanılmayacağına dair yazılı bir anlaşma yaptık."
"İnsanlar bunu seviyeyi kaybetmeden ve okula zarar vermeden tartışmayı başarabilecek mi? Orada başlıyor asıl sınav. Ülkede bu kadar baskı olması beni çok rahatsız ediyor. Çoğunluğun bu denli muhafazakâr olması, bizim Cihangir, Beyoğlu, Bebek istikâmetine hapsolmamız beni sıkıyor. Tüm bu muhafazakârlaşmaya 'hardcore' bir cevap olarak da görebilirsin bunu. Daha özgür bir toplumda yaşasaydık, böyle bir şey yapmak aklıma bile gelmezdi belki.")

Artan tepkiler, medyanın kudurmuş bir köpek gibi tartışmaları körüklemesi filan derken YÖK'e de ulvi görevleri hatırlatılınca, tez hocaları okuldan atıldı. Kemalistlerin genel düşünce yapısı yazımda da değindiğim gibi, bu topraklarda birilerinin kutsalına değenler atılmaya hak kazanmıştır zaten.

İlgili öğrenci hangi bölümde okumuş, film neymiş hiç bilmiyorum ama benim konu ile ilgili iki yorumum şöyleydi mesela:
İşte her şey böyle 'masum' tepkilerle başlıyor. Önce üniversitede tez konusu olarak farklı bir iş çıkaranlar taşa tutulsun, hocaları okuldan atılsın, dün Kemalizm'i eleştiren Atilla Yayla'yı atmıştık, bugün Başbakan ve bazı bakanlara RTÜK eliyle yayın yasağı yetkisi verdik.. Sokaktaki el ele göz göze dolaşan çiftleri polise ihbar ettik, içki konusundaki tavrımızı belli etmek için sürekli ÖTV'ler bindirdik, Maliye Bakanımız bu duruma açıklama olarak "Halk sağlığını düşündük" dedi.. Karikatürleri yasaklattık, basını susturmak için sürekli davalar açtık. İnternette sansürü körükledik. Şimdi de Osmanlı üzerine bir deneme mi yapılıyormuş televizyonda? Muhteşem Yüzyıl adlı diziden bahsediyorum. Çok yanlış şeyler bunlar azizim, biz ahlak bekçisi olduğumuz kadar Osmanlı bekçileriyiz de aynı zamanda. Gereği derhal yapıla!
Ne kadar gerizekalı yurdum insanı olduğunu bir kez daha ortaya koymuş bir olaydır ayrıca. Azıcık bir düşününce, şu akla geliyor oysa: İçinde bulunduğumuz zaman ve internet ortamı pornoya erişim ve porno çekim bakımından çok sınırlı imkanlar mı sunuyor ki; neden bir üniversitede (hele ki son yılların parlayan bir üniversitesinde) iki öğrenci diğerlerinden farklı olarak bu alanı seçiyor? Bunun olası nedenleri ile ilgili öğrencilerin bölümleri de göz önüne alınarak söylenebilecek onlarca ihtimal varken, "zina yaptınız, tü Allah belanızı, atılın" demek ağzından salyalar akıtmaktan başka bir şey değildir, ki asıl ahlaksızlık da kanımca budur. Gerçek ahlak sahibi insan tasvip etmediği şeyleri bu tonda eleştirmez çünkü. Ayrıca sizdeki ahlak ve namus damarı zayıfsa zaten bahane ararsınız yan çizmek için. Yoksa bir çift yolda öpüşmüş derhal Polisi arayalım, bir gazeteci dikkat çekmek için konuyu şişirdikçe şişirmiş biz de lafı koyalım diyenler; gerçekten de hakiki SIVAZSPOR'lular olabilir ancak. İşte bu tam da "taşra ahlakı"na tekabül ediyor ki, olaya böyle bakınca neden ensesti tecavüzü sıradan gördüklerini de, ikiyüzlü gösterişçi ahlak yapılarını da bir kez daha gözler önüne seriyor. Sanki üniversitelerdeki her çirkinlik sizi pek bir ilgilendiriyor, pek ilgilisiniz de nedense patlamak ve boşalmak için gene cinselliği seçmiş gibisiniz?

Güzel Sanatlar hocası olan bir akademisyen (Prof. Oğuz Adanır) ise şöyle demiş, öğrencinin dergi söyleşisinde dile getirdikleri üzerine:
"Akademik özgürlüğün sınırlarını sorgulamak istiyormuş. Bir öğrenciye düşmez bu özgürlüğü sorgulamak. O, akademisyenlerin işidir. Akademisyen olduğu zaman, isterse o da sorgular."
Türk Akademisinin rezil durumunun en güzel örneklerinden biri ve dahi resmidir. İşte akademisyenlerin "isminin önündeki çıkıntıya teslim oluş" tiksinç ruh halleri!

Kişisel Görüşüm: Türk insanı ile ilgili en midemi bulandıran şey, üstüne vazife olmayan ve dahi bilgi sahibi olmadığı konularda ahkam kesmesidir. Görüşünü belirtmek ile yargıçlık taslamak arasındaki çizgiyi haddinden fazla aşmasıdır. Var olan tabandaki bu özellik, yazılı basın ve internet haberciliğinde öyle pespaye unsurlarla birleşiyor ki...
Neyse uzatmayayım. Türkiye'de hiç bir şey olması gerektiği gibi değil. Genelleştirirsek: Gazeteci sandığın gazeteci değil, rektör sandığın rektör değil, öğretmen sandığın öğrenmeyen ve öğretemeyen biri aslında (ki "öğretmek değil, en fazla ezberletmek"tir yaptığı...) Üniversitelerin de ne olduğu ortada. Dün sırf görüşleri yüzünden Atilla Yayla'yı atan bakış açısı, bugün porno tezi değerlendiren akademisyeni atıyor. Ve Kemalistler ahlakçılıkta diretiyor. Rüzgarların ne yönden eseceğini kestirmek zor, yarın da Kemalistler atılabilir? Bir sordunuz mu acaba yurt dışındaki sinema ile ilgili bölümlerde durum nedir? Üniversite ve akademi kavramı kimsenin tekelinde değil.
Bu olay vesilesi ile bir de "ahlak bekçisi pop gazeteciler" ile yollarımız kesişmiş oldu. Gazeteciler popülerliklerini artırmak için, yangından mal kaçırır gibi bu konuları gündeme getirir ve bunun üzerinden tıklanma sayılarını artırma hesapları yaparsa; evet işimiz var demektir. Neyse ki bu olay bize kadın-erkek ne çok porno açı insanımızın olduğunu bir kez daha gösterdi. Porno deyince olumlu-olumsuz ağzından salyalar saçanlara porno teklifi yapılsa yeridir.

.

9 Şubat 2011 Çarşamba

Kemalistlerin genel düşünce yapısı

Uzun zamandır yazmak istediğim bir konu. Daha önce de Kemalizm konusuna yer vermiştim. Bu yazımda ise son bir kaç hafta içerisinde şahit olduğum çeşitli örneklerden bahsetmek istiyorum.


1) 28 Ocak sabahı gazete haberlerine şöyle bir göz atarken, Radikal internet sitesindeki bir Son dakika haberi dikkatimi çekti. Başlığı: "Dolmabahçe Sarayı'nda bir asker silahla yaralandı." Henüz daha sıcak bir gelişme olduğundan sadece kısa bilgiler veriliyor ve şöyle deniyordu:
"Edinilen bilgiye göre, saat 06:30 sıralarında Dolmabahçe Sarayı'nda nöbet tutan askerlerden birinin silahla yaralanması üzerine saray önüne ambulans istendi. Olay yerine gelen sağlık ekipleri, ambulansa aldıkları yaralı eri Taksim'deki Gümüşsuyu Askeri Hastanesi'ne götürdü."


Haber bu. Şimdi haber altı okur yorumlarına bir bakalım.
İçlerinden özellikle bir tanesi çok dikkat çekiciydi. Çoğu yorumundan, CHP'li ve Ergenekon savunucusu olduğu aşikar olan Kemalist bir bünye şöyle diyordu (derhal ortamı galeyana getirircesine):
Hiç şüphem yok ki Türk Askerine kurşun sıkan Ülkeye kurşun sıkmış sayılır. Ülkesine kurşun sıkan insan bu Ülkenin insanı olamaz. Olsa olsa şer güçlerin piyonundan başka bir şey değildir. Hatta Türk Askerine ve Subayına tezgahlar düzenleyen kişi ya da kişilerde mutlaka ve hiç şüphem yok ki şer güçlerin maşası ve piyonudur. Derinlemesine araştırma ve soruşturma yapılmalıdır.

Bir diğer ateşe körükle giden yorumcu ise şöyle dedi:
Artık yaşanabilecek en büyük terbiyesizliktir, saygısızlıktır bu !! O asker orada Atatürk'ün evi için gözünü kırpmadan nöbet tutarken, karşıdan geçen beyni boş insanın saygısızca ateş etmesi nasıl bir rahatlıktır ? Kim izin veriyor bu iğrençliklere ? Kahrolun !! Kendi çöplüğünüzde boğulun !

Ve onun attığı pası diğer bir Kemalist derhal gole çevirdi:
Bu üzücü olay dolmabahçe sarayı önünde nöbet tutan askerleri istemeyen hatta atatürk heykellerini istemeyen ve ortadan kaldırmaya çalışan bir zihniyetin planı mı...

Kimin ateş ettiği, ne olduğu, kamera görüntüleri ve görgü tanıklarının anlattıkları... Tüm bunların hiçbiri henüz ortada yokken; birileri çoktan birilerini göreve çağırmıştı bile. Ve -yine- komplo teorileri havada uçuşmaktaydı.
Olayın aslı astarını ortaya koyan bilgiler akşam saatlerine doğru gelmeye başladı. Bakınız neymiş askerin vurulmasına, hem de 6-7 el silah atışına sebep olan şey:
"Kendini vuran askerin, uzun süre cezaevinde yattıktan sonra tahliye edilen ve daha sonra askerlik görevine alınan biri olduğu ortaya çıktı. Havaya 5 el ateş eden ve sonra silahla kendini vuran askerin akli dengesinin yerinde olmadığı ve hastanede tedavisinin sürdüğü bildirildi."



2) İkinci örneğim Defne Joy Foster'ın ani ölümü üzerine.
Bazı İslamcı yorumcular, daha ani haber kamuoyuna yeni iletilmekteyken derhal sebebi alkole bağlarken; olayın içinde sırf Ahmet Altan'ın (oğlunun) adı geçiyor diye bazı Ergenekon taraftarı yorumcular da uyuşturucuya yöneliyordu. Takip ettiğim OdaTv de konuya derhal dahil oldu ve İslamcıların tutumlarına 'tu kaka!' dedi. Bense bu tavrı ikiyüzlü veya eksik bulduğumdan, şöyle bir yorum yaptım. Neyse ki bari bunun yayınlanmasına müsaade ettiler:
Türkiye'de birey kültürü gelişmemiştir. Verilen eğitim buna teşvik etmek yerine, daha da önüne tökezler koyar. Buna bir de insanoğlunun ikiyüzlü yapısı eklenince galiba bizdeki "yaftacılık kültürü" ve "ahlak bekçiliği" gittikçe serpiliyor. Hadi dinciler için bu tarz çıkışlar ne ilk ne de son. Peki ya Kemalistler ve solcular, onlar çok mu farklı? Az önce Radikal internet sitesinde bir anti-AKP'ci yorumcu, sırf olayın içinde "Ahmet Altan" adı geçiyor diye ölümü uyuşturucuya bağlamış mesela... Sadece eklemek istedim.



3) OdaTv demişken... Kemalistlerin yayın organları da kendileri hakkında fikir veriyor. (Aynı İslamcı yayın organlarının İslamcılar hakkında fikir vermesi gibi.)
Evet, OdaTv'nin bir süredir adını duyuyordum. Genellikle taraflı, yanlı, subjektif, komplo teorileri üzerine kurulu, derin devlet odaklı, açıkça darbe ve İsrail yanlısı haberler yapar şeklinde... (İsrail'in Mavi Marmara gemi baskınını, bizde sadece Fethullah Gülen ve OdaTv'nin yüksek sesle savunmuş olması bazı çevrelerde şaşkınlık yaratmıştı.) Ama üçüncü şahısların laflarına bakarak kararlarını veren biri olmadığımdan, kendim gözlemlemek istedim bu oluşumu.

Çoğu haberi taraflı ve demagojik. Bu durum, aradaki çok değerli bazı yazıların harcanması pahasına sürdürülüyor.
Bazı nitelikli yorumcuları var. Çoğu gazete sitesinden daha akıcı ve okumaya değer şeyler yazılıyor kimi makale altlarında, hakkını teslim edelim.
Yorumlarda kesinlikle CHP, Kemalizm ve Beyaz Türk eleştirisine geçit yok; bunlara asla tahammülleri de yok. Hem okuduklarımdan hem de kendi yayınlanmayan yorumlarımdan çıkardığım sonuçlar bunlar.
AKP'yi "tek tipçi" bir kültür yaratmakla suçluyorlar ancak 'sansür' ve 'dışlama' noktasında Kemalistlerin rahatlıkla dincilerle boy ölçüşecek kadar bağnaz olduklarını da mütemadiyen kanıtlamaktalar. Cevap hakkına saygıları yok, ki bir gazetecinin veya kayda değer bir medya sitesinin en önemli unsurlarından biri de budur. Bu özellik turnusol kağıdı gibidir hatta.
Fazıl Say'ın birbirinden ağlak ve sorunlu patalojik yazıları için oldukça istekli bir adres ayrıca. Türkiye, Ortadoğu ve hatta dünya genelinde olan nice gelişme üzerine kaleme alınmış her makale, yazı veya denemenin sonuna bir şekilde düşülen "Liberaller bundan ders alsın" uyarısı ve liberalleri akıllı olmaya davet... Ergenekon'dan daha da tiksinmemiz için var olan Silivri timi.
Ondan sonra da gelsin meşhur tekerlememiz: BU HALK CAHİL!
Anlayış ve çözüm önerileri de şu: "Bu halk cahil, aptal, özürlü! Bunlar böyle şeylerden anlamaz. İşi bizim tayfa (cunta) bir şekilde eline almalı."
(İlginçtir, ne kadar fakir ve/veya köylü ailelerden gelip eli azıcık para görmüş, ortamlara akmış; olmadı eğitim alıp devlette hasbel kader bir makama kurulmuş yetişkinimiz varsa, dillerindeki bildik tekerlemedir bu. Kemalistler de pek sever bunu. Aynı kesimin güncel diğer boş tekrarları ise: "Yetmez ama evetçiler, ya buna ne diyorsunuz!", "Silivri güzellemeleri" ve tabii bir de "gemicik" var.)


OdaTv'de Atatürkçü Düşünce Derneği hakkındaki bir habere (ADD'den Cumhuriyet buluşması) bir yorum göndermiştim, aynen şöyle idi:

Bu derneğin adı: Atatürkçü Düşünce Derneği. Yüksek ve aydınlık şeyler bekleriz değil mi? Ama gel gör ki başkanı olan hanım (Tansel Çölaşan) ne diyor, neyi savunuyor? YouTube'un kapatılması, Google'ın dahi kapatılmasına destek veriyor!!!! Bu ne sansürcülüktür Allah aşkına! AKP bile daha bu mertebeye erişemedi o bağnaz yapısına rağmen. Peki bu kararlarını nasıl açıklıyor ADD başkanı? Aynen aktarıyorum: "Bizim için Atatürk bir demokrasi ve kadın özgürleşmesi sembolüdür. Bu ona saygı ile ilgilidir. Ben mahkemenin (Ankara 1. Sulh Ceza Mahkemesi) verdiği karardan rahatsız değilim." (bkz: Gündem Haziran 2010)

Yani Atatürk özgürleşme sembolü, öyleyse YouTube kapansın Google kapansın... Öyle mi? Böyle şeyler işte! Birileri kadını kapatır; birileri internet sitelerini, tarihi arşivlerini... Böyle böyle biz de danışıklı dövüşler altında baskıcı kültür içinde öğütülürüz. Ama bu halk aptaldı dimi, göremiyor bu bağnazları. Hep diyorum, izin verilirse gene söylerim: Türkiye Cumhuriyeti'nin karşısındaki en büyük iç tehlike cemaatler ve cemaatçi düşünce yapısıdır. Ve Kemalistler de bir cemaattir. Bir tarafın kutsal değeri din'i, İslam'ı, şeyhi, hoca efendisi iken diğerinin TSK'sıdır kutsal değeri, Kemalizm'idir. Bu konularda ne bir sorgulama ne bir soru-cevap faaliyetine kesinlikle tahammülleri yoktur. Çoğulculuğa, farklılığa tahammülleri yoktur. Dogmalar ve putlar içinde yüzerler.


Şüphesiz ki OdaTv'nin bir bakış açısı, tarzı, belli bir nosyonu var. Yine de lutfettiler ve bu yorumumu yayınladılar. Ve tahmin edileceği üzre, bazı karşı eleştiriler geldi. Bunlardan bir tanesi bizzat şahsıma yönelik olup bir takım yanlış bilgilendirmeler ve ön kabuller de içeriyordu. Ancak cevap hakkımı kullanamama müsaade edilmedi.
Şöyle diyordu kendisi:
@canilecanan.com rumuzlu yorumcu;siz,daha bu siteye yazmaya çalıştığınız ilk yorumda Atilla Yayla isimli şahsı övmüştünüz!Ben bu şahsın Atatürk ile ilgili görüşlerinde bir yanlışlık olup olmadığını size sormuş ve cevap alamamıştım!Cevabı geç de olsa verdiğiniz için teşekkür ederim..!!Bir de şu var;sizin kutsallarınız nelerdir tanrı aşkına?Öyle ya;din yok,Atatürk yok,yok oğlu yok..?Ne var,ya da;siz gerçekten var mısınız,yok musunuz,nesiniz gerçekten..?!
2011-02-05 20:37:34

Böylece tipik bir Kemalist davranış örneği sunulmaktaydı. (Gerçi itiraf etmeliyim ki, yine terbiye sahibi ve kültürlü biri idi bunu bu kez sahneleyen.)
Bu itiraza karşı iki yorum üzerinden açıklama yapmayı öngörüyordum: Önce kısa tutulmuş cevabım, ikincisinde ise "kutsal" kavramını kendimce biraz açmayı düşünüyordum. Ancak iki yorumum da editör engeline takıldı.
Yani şahsıma soru soran ve belli bir çıkış yapan yorum yayınlandı; ama kimilerinin "demokratik ortam" diye bünyesinde öve öve bitiremediği bu oluşumda cevabıma izin verilmedi. Bakalım yayınlanmayan yorumlarım neymiş?
İlki:

(...) Yorumunuzda şahsıma dair kişisel bir saldırıda bulunmuşsunuz, bu oyunu sizin kurallarınıza göre oynamak istemiyorum. Yalnız saldırı ile yetinmemiş bir de yanlış bilgilendirmede bulunmuşsunuz ki ben düzelteyim, yüksek ve çok kutsal müsadelerinizle tabi eğer yayınlanırsa...
"Benim Atilla Yayla'yı övdüğümü" söylemişsiniz. Övmedim, pek kimseyi "öven" bir yapım da yoktur. Ama yapılan haksızlıkta kendisine tarafım. Atatürk ile ilgili görüşlerini eleştirdiğiniz anlaşılıyor. Bu demektir ki, "görüşlerini eleştirdiğiniz her kişi akademiden atılmalıdır veya uzaklaştırılmaldır" mı? Ben bunu eleştirmiştim. Öyleyse bu zihniyetin ışığında üniversiteler veya eğitimciler arasında evrim teorisini savunanlar veya İslam'ı eleştirenler de uzaklaştırılabilir zira birilerinin kutsalına değiyorlar onlar da? Sizin, benim veya birilerinin kutsalı ile ters düşenlerin sepetlendiği bir yer midir akademi? Hayalinizde bu mu var? O zaman ne hakla denebiliyor "AKP üniversitelerde kadrolaşıyor!"? Aynı sizin yolunuzdan ilerliyorlar işte cemaatçi, baskıcı, tek tipçi ve dinci kafa yapısının örnekleri. Ayrıca "Kürtler, kart kurt eden Türktür" ibareleri de o akademilerden çıkmamış mıydı? Zaten sizler gibi düşünenler YouTube'u kapat, Google'ı kapat, akademisyeni önce fişle sonra sepetle. Okuma-araştırma, konuşturma-yaftala... Evet, nihayet geldik bu günlere.

İkincisi:
(...) "Kutsal" anlayışlarımız o kadar farklı ki sizinle. En basitinden ben, kutsallarımın bir fanusun içinde veya korkulukların arkasında saklanmasından yana olmam mesela... Onlar benim veya birilerinin muhafızlığına gerek duymayacak kadar gerçekler ve güçlüler. En azından ön kabulüm bu. Yine de şahsıma sorduğunuz soruların cevabını gerçekten merak ediyorsanız, blogumu takip etmenizi önerebilirim. Önümüzdeki haftalarda Kemalistler ile ilgili medyada çıkan haberlerden derlemeler yaparak görüşlerimi paylaşmayı düşünüyorum. Siz de bir başka örnek teşkil ettiniz. Bu anlamda ufkumu açık tuttuğunuz için teşekkür ederim.


Dediğim gibi, bana ait bu iki yorumun yayınlanmasına izin verilmedi. (İkincisini yayınladılar gerçi, iki dakika sonrasındaysa derhal kaldırdılar.) Böylece cevap hakkımı yayınlamayıp itinayla püskürterek, ne kadar güçlü ve kutsal değerlere sahip olduklarını da göstermiş oldular. Sorun da bu zaten: Atatürkçülük de, Kemalizm de birilerinin tekelinde. Kaldı ki illa bir takım kutsallarımız olacak, olmalı, olmak zorunda gibi bir ön kabullenmeyi nereden çıkarıyorlar?




4) Genç Mustafa adlı bir çizgi roman yayınlanıyormuş Atatürk üzerine. İçerisindeki bir bölümde, "Saraya tutuklu olarak getirilen subay Mustafa Kemal'in sorguya alınması ve sonrasında ellerinin bağlanarak bir paşa tarafından yumruklanarak dövülmesi" gibi bazı çizimlerin olduğu söyleniyor. "Söyleniyor" veya "-miş" diyorum zira ben bu kayıtları hiç görmedim, ama merak ettim.
Eserin tasarlayıcıları önsöze şöyle bir not düşmüşler: "Güncel yaşamımızda hemen hemen her noktada referans olarak aldığımız bu liderin yaşamı ve düşünceleri hakkında aslında pek çok noktadan habersiziz. Bu kitap Atatürk'ü bugünden tekrar bir algılama çabasıdır."

Derhal CHP Manisa milletvekili olan bir zat (Şahin Mengü), "Atatürk'ün hatırasına alenen hakaret edildiği ve sövüldüğü" iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuş. Sundukları dilekçede ne yazdıklarını merakla okumaya yeltendim, ne var ki daha ilk cümlede -yine- hamasetle karşılaştım. Kemalistler halâ hamasete bel bağlamaktalar anlaşılan. Oysa beklerdim ki, gerçekten merakla ve gerçeğe sadık kalarak böyle bir olayın yaşanıp yaşanmadığını incelemiş olsunlar ve eser hakkında belli bir çizime değil, geneline dayalı bir değerlendirmede bulunmuş olsunlar. Yani Atatürk'ü nasıl bir figür olarak resmetmiş bu eser? Karalama amaçlı mı; yoksa herşeye rağmen yılmamış, mücadelesine devam etmiş ve başarılı olmuş bir Atatürk mü? Ben bunu merak ederim. Ancak heyhat! Yine masallardalar ve çocuksu (pardon, 'cahil') halkı kandırmada...

Aynı eserle ilgili bir başka karşı eleştiri de "Atatürk'ü içki çerken resmetmesi". Akıl-fikir dilemekten başka yapabileceğim bir şey yok ne yazık ki.


Bu gelişme ile ilgili çeşitli yorumlar yapıldı medya-haber sitelerinde, biri şöyleydi mesela:
Taraflar kapışır. Kim hangi lidere kendini yakın hissediyorsa, o liderin hayatının "istediği" gibi olmasını ister, şart koşmaya çalışır. Can Dündar "Mustafa" belgeselini yaptı, Kemalist jargon ayaklandı, itiraz etti, karşıt ideoloji ise Mustafa'yı destekledi. "Muhteşem Süleyman" dizisi yayına girdi, muhafazakâr jargon ayaklandı, itiraz etti, karşıt ideoloji destekledi.
Ve bu paylaşımın hemen ertesinde bir Kemalist ilgili yorumcuya ağzının payını vermekte gecikmedi. Her bağnaz düşünce yapısına en güzel yakışacak şekilde cevabı yapıştırdı:

"mustafa kemal'i kıyaslamak! şimdi birileri çıkıyor padişahlarla mustafa kemal atatürk'ü kıyaslama yarışına giriyorlar. kafaları kuran kursu öğretisiyle imam hatip öğretisiyle cemaat öğretisiyle atatürk'e karşı karıştırılmış olan genç beyinlerin okuma zahmetine dahi katlanmadan cemaat hocaları tarafından verilen bilgilerin mutlak doğru olduğuna inanarak atatürk'ün yaptıklarını sıradan basit bir işmiş gibi gösterme çabalarıdır ama unuttukları bir gerçek var istanbul'u fetheden fatih sultan mehmet dahil yavuz sultan selim, kanuni sultan süleyman ve diğer padişahlara bakın bunların yaptıkları savaşlar ve elde ettikleri başarılar osmanlı devletinin en güçlü olduğu dönemlere rastlar yani bu padişahlar birşeyi yoktan var etmemişlerdir var olan gücü yerinde ve zamanında kullanmışlardır ama mustafa kemal'in başarısı yoktan var etmedir yani ölüyü diriltmedir ölmüş bir devleti ve milleti yeniden yaratmadır yok öyle değildir diyen varsa hodri meydan tarih en güzel delildir."


Kemalistlerin hastalıklı zihinsel yapılarına sıradan bir örnekti bu. Her şeyden önce (dünya görüşü, Atatürk sevgisi, tarih... Tüm bunların hepsinden önce) nereden biliyor muhatabının Kur'an Kursu ile beyninin yıkandığını? İlgili yorumda dinî veya İslamcı ifadeler mi var ki kalkıp bu lafları ettiği yetmiyormuş gibi bir de padişahlar hakkındaki engin yorumunu mesnetsizce paylaşıyor, demeyin. Zira o bir Kemalist; bu memleketin ve bu toprakların gerçek sahibi, efendisi. Ol sebeple istediğine istediği gibi hakaret edebilir, aşağılayabilir ve saçmalama hakkı her daim kendinde saklıdır.

Yok hiç bir farkımız aslında tek farkımız: tarafımız
"Kedi" çizimleri nedeniyle mahkemeye koşan Başbakan'a haksızlık etmişiz biz demektir o zaman. Ne meselesi varsa bu memleket siyasilerinin karikatür ile? Bak kardeşim dünyada en çok karikatürü yapılanlar istatistiklerine bir bak. Ama sen bakma en iyisi bakma, dünyadan kopuk hasta bir düşünce yapısısın ve köhne insanlar yetiştiriyorsun sürekli. Koş mahkemelere!

Bu CHP'den artık fenalık geldi. Yıllardır kapalı olan YouTube açılır açılmaz koşarak mahkeme kapılarında saf tuttular, neymiş Deniz Baykal'ın seks kasedi yüklenmiş-miş. Millet bu başvurunun gündeme gelmesi ile olaydan haberdar olunca o videoların izlenme sayısı katlandı ama 'kapattırdılar' sonuçta gene siteyi şimdi de karikatürlere takmışlar. Bravo! Zaten sansür deyince yok hiç bir tarafın birbirinden farkı. ("İki ucu boklu değnek" deyişimize ithafen.)

Daha önce de dediğim gibi: Kendini hamasi duygularla hep başkalarından üstün görme, diğerini küçümseme üzerine inşa edilmiş gecikmiş Türk Milliyetçiliği ucubesinin sancılarını çekmeye devam ediyoruz. Buna "Kelaynak milliyetçiliği" diyen de var. (bkz: Alev Alatlı)
O değil de... Beni asıl şaşırtan mevzu, ÇELİŞKİler'de de değindiğim gibi; kendini solcu ve ilerici gören Kemalistlerin, donuk bir düşünce yapısına sahip olması. Hâlâ daha "ERGENEKON diye bir şey yoktur" noktasında olmaları. Ülkeyi yobazlaşmadan korumada bildikleri ve güvendikleri tek yöntemin 'ORDU VE ASKERİYE' olması.
Kemalistlerin sorunu miskinlik ve fantazi bolluğu bence.Hal böyle olunca da işte Refah Partisi gidiyor yerine Fazilet geliyor, o gidiyor AKP geliyor... O da gitse yerine gelen bir eşdeğeri hemen bulunur. Zira bu sakat mantığın çatırdamaması ve mağlup olmaması mümkün değil.




5) Bu da 2011 Ocak sonundan bir haber:

"Bodrum'da 7 saat süren şiddetli yağışta 25 dere taşarken yazlık sahiplerini de bir sürpriz bekliyor. 500'ü aşkın binayı su bastı. Zarar 5 milyon lira.
Rant uğruna faciaya davetiye çıkarılan Bitez'de incelemelerde bulunan CHP'li Belediye Başkanı İbrahim Çömez ve belediye işçileri ile esnaf arasında sert tartışmalar yaşandı. Esnafın "Üç gündür dükkânlara giremiyoruz, araçlar hareket edemiyor" sözlerine Çömez "Selden önce defalarca uyardık, araçları çekmediniz. Vatandaş sel sularında sürükleneceğini bile bile aracını sürüyor. 50 yılın sıkıntısını 10 saniyede nasıl çözeceğiz!" yanıtını verdi.


Haber bu. Ve bakın Kemalist + Ergenekon avukatı bir bünyenin yorumu ne oluyor:

"Düşünelim de vurulalım yada ergekoncu diye silivriyemi tıkılalım, hayır efendim düşünmeyelim, biat edelim,inanalım,yetmez ama evet diyelim."

'Yetmez ama evet' ile veya AKP ile, yazlık turistik yerlerin ve Bodrum'daki bu sel felaketinin ne alakası var demeyin. Üstelik de beldenin başkanı CHP'li iken AKP'ye çakmak da ayrı bir ironi olmuş doğrusu.




6) Tam da bu görüşlerimi paylaşmak üzere bazı materyalleri toplamaya başlamışken, gündemde yeni bir haber sivrilmeye başladı: Sevan Nişanyan ciddi bir şekilde kuşatılmıştı. Öldürme tehditleri yetmemiş ki, bir de malı-mülkü nedeniyle mahkemelere verilip hem yıktırtma hem de hapis cezaları yağdırılmakta. "İzinsiz kümes duvarı tamiratı yaptı" diye yıllarla ifade edilen hapis davası açmalar...

Sevan Nişanyan'ı biraz takip edenler, onun Şirince köyüne ve o muhite karşı aşkla bağlılığını ve orada pansiyon işlettiğini bilir. Adam yıllardır orayı kendine mekan bilmiş ve aşkla çalıştığını zaten hemen anlarsın. Öte yandan eşiyle olaylı boşanma süreci sonrasında bile orayı beraber işletmeye devam ettiler. Yani ortaklaşa bir emek harcamışlar demek ki ve bırakmak istemiyorlar. Saçma sapan şeylerle yıldırılmaya çalışılıyor şimdi bu adam. Başta Kemalizm, Atatürkçülük ve milliyetçilik olmak üzere; Taraf'ta İslam konusunda yazdıklarıyla da iki taraftan savunmasız kaldı bence. Ben kendisini severim yani kısaca, biraz da delidir.
Ve bu deli adam Radikal'e verdiği bir söyleşisinde şunları söyledi:

Vatan-millet-Sakarya edebiyatına, Atatürkçülüğe, Türk ırkçılığına karşı olan bir adamın onlardan daha fazla bu ülkeye hizmet etmesine, bu ülkeyi sevmesine tahammül edemiyorlar. Hadise budur. Ben bugüne kadar turizm alanında yaptığım çalışmalarla, bu köyde yaptıklarımla, sözlüğümle, dil yazılarımla, cumhuriyet tarihine ilişkin yazdıklarımla bu topluma bir şeyler vermeye çalıştım. Aldığımdan fazlasını vermeye çalıştım. Vatan-milletçilerin katlanamadığı budur.

(...)
Sıradan Türk faşizmi, Atatürkçüler... MHP'liler bile bunlardan iyidir. Topluyken bağırır çağırırlar da oturup bire bir konuşsan karşında insan bulursun. Kemalistlerde o yok. Gözleri dönmüş.
(Söyleşinin tümünü okumak için: bkz)

Tek cümleyle: Kibrin ve cehaletin esiri olmak böyle bir şey olsa gerek.
.

5 Şubat 2011 Cumartesi

Gündem Ocak 2011-III

.
Bir karşı dava da Başbakan'dan
Recep Tayyip Erdoğan, 15 Ocak tarihli 'Erdoğan ve Kof Kabadayılık' başlıklı köşe yazısını konu ederek, Ahmet Altan'a yüklü bir tazminat davası açtı. Şikayetin bazı ayrıntıları şöyle:
Şahsiyet haklarına saldırı ve ağır hakaretler. 50 bin (50 milyar) liralık tazminat...

AKP'nin son zamanlarda orduya açıkça göz kırpması ve Avrupa Birliği rotasını tersine çevirircesine çıkardığı yeni kanunların, aslında Erdoğan'ın Cumhurbaşkanlığına giden yolu şimdiden döşemeye başlamış olmasına ve bir anlamda işbirlikçiliğine işaret ettiği gibi iddialar ile örülü Ahmet Altan yazıları sorun oldu yani. Partinin oylarını arttırmak + Cumhurbaşkanı olmak adına MHP'lileşerek, yasakçılığa yönelerek, Kürtlerin haklarını inkâr ederek o kanadın gözüne girme fırsatçılığına, seçimlere giden şu yolda ayna tutmuş olması da cabası. Taraf'ın Sayıştay Kanunu'ndaki değişimlere gösterdiği tepkiye Erdoğan'ın duyduğu öfke ve içinde bulunduğumuz seçim hazırlıkları evresinde zihin açıcı yazıları dizginlemek olarak görüyorum ben bu çıkışı. Altan, gelişmelerle ilgili görüşlerini 'Dava' yazısında kaleme aldı. Son zamanlardaki makalelerinden bir derleme yayınlamayı da düşünüyorum önümüzdeki günlerde.






Universiade 2011 - Erzurum Kış Oyunları
25. Dünya Üniversiteler Kış Oyunları bu yıl Türkiye'de, Erzurum'da yapıldı. Erzurum ile Doğu bölgelerindeki kış sporları ve kış turizminin gelişebilmesi adına "Cumhuriyet tarihinin en büyük yatırımlarının yapıldığı" söyleniyor bazı medya sitelerinde. Türkiye'nin düzenlediği organizasyonların resmi açılış grubu unvanını elinde tutan Anadolu Ateşi yapmış gösterileri. Sağ üstteki fotoda ise semâzenler "Mevlânâsız olmaz abi!" diyorlar.
Erdoğan yine gazlayıcı Kasımpaşalı dilini kullanmış açılışta: "Erzurum'a bu yakışır, yakışanı da gerçekleştireceğiz. (...) Sporcu kardeşlerim, Dadaşlar diyarı Erzurum'a hoşgeldiniz!" (Ertesinde "Türkiye seninle gurur duyuyor" haykırışları...)

Türkiye-Çek Cumhuriyeti buz hokeyi maçında yarım saat kadar bir elektrik kesintisi yaşanmış. O kadar yatırım yapmışlar ama Enerjiyi hesaba katmamışlar anlayacağınız. (Çek'lere dile kolay 16-0 yenilmişiz. Kızlar grubu da başarı gösterememiş.) Erzurumluların ise aktivitelere pek ilgi göstermedikleri söyleniyor. Maç sırasında stadın üçte biri doluymuş; zamanla olan izleyiciler de gidince organizasyon görevlileri boş yerleri doldurmaya çalışmış.
Erzurumlular uyuyor mu?
Şehrinizin geleceği söz konusu. Siz maçlara bile gitmiyorsunuz. Ne iş?
(İtaatsiz - 28 0cak, Radikal Online)


Yunan Başbakanı Yorgo Papandreu Erzurum'da Başbakan Erdoğan'la birlikte Kış Oyunları tesislerini incelerken yaptığı konuşmasında, gezisinden bir gün önce 8 Türk savaş uçağının bir Yunan adasının üzerinden uçtuğunu belirterek sert sözler sarf etti. Papandreu: "Anlamı neydi bunun. Türkiye neyi ispatlamak istiyor? Bu Türkiye için rutin olabilir ama Yunanistan için rutin değil. Benzer hareketler gerginlik oluşturuyor. Küçük bir hareketle ortadan kaldıracak mıyız? Buna inansam bugün burada olmazdım. Ülkemiz arasında önce güveni, sonra kalıcı barışı tesis edebiliriz diye düşünüyorum. İlişkilerimiz sağlam temeller üzerine oturmalı, böylece şüphecilikten kurtuluruz." (9 Ocak 2011)

Tayyip Erdoğan ise Papandreu'nun eleştirileri ve şikayetine net bir yanıt vermedi. Öte yandan Wikileaks kaynaklı şöyle bir iddia gündeme geldi: 2004 senesinde Erdoğan, o tarihteki AB Dönem Başkanı ülke olan Hollanda'nın Dışişleri Bakanı Bernard Bot'a "Ordu benim kontrolümde olmadığı için uçuşları durduramıyorum" demiş.


Almanya Başbakanı Angela Merkel
ile de bir sorun, bir dayılanma yaşandı. Kendisi "Türkiye'nin Kıbrıs'ta işgalci olduğunu" söyleyince RTE devreye girip "Tarih bilgisini gözden geçirmesini ve Türk tarafından özür dilemesini beklediklerini" söyledi.

Baydı.. Önüne gelenden özür bekliyoruz yaa, ne bu kompleks?!? İsrail özür dilesin, Ermeniler özür dilesin, Barzani özür dilesin, Almanya özür dilesin, Rasmussen özür dilesin....
(antiext - 14 Ocak 2011, R)





Hizbullah affedildi
AB uyum yasaları kapsamında çıkartılan ve 31 Aralık'ta yürürlüğe girerek tutukluluk sürelerine belirli sınırlamalar getiren CMK'nın (Ceza Muhakemeleri Kanunu) 102. Maddesi, Hizbullah üyeleri dahil birçok eli kanlıya özgürlük kapısını araladı. Kararı ise Yargıtay 9. Dairesi verdi. Davaları yıllarca sürüncemede bırakılan 150'den fazla cinayetle suçlanan bu şahıslar böylelikle kanunen suçsuz ve yeniden aramızda. (5 Ocak 2011)

"Uzun yargılama, uzun tutukluluk ve somut delillerle desteklenmeyen iddianameler" diyordu Dilek Kurban (CHP'nin KCK sınavı, 8 Ocak, R). Perşembenin gelişi çarşambadan belli iken; Başbakanımız da topu sadece yargıya attı ve şöyle dedi: "Neden önemli dosyaları öne almıyorlar? Ben bizzat yaşadım. Benim dosyamı bir günde Diyarbakır'dan getirtip karar alıp beni seçime sokmadılar. Madem o kadar mahirdiniz; neden şimdi yapmıyorsunuz?"

Yakın zamandaki gelişimleri özetleyelim: 17 Aralık'taki Genelkurmay Basın Duyurusu ile "iki dil" tartışmalarına sert bir çıkış yapılmıştı hatırlarsanız. Ve TSK'nın bir taraf olduğu hatırlatılmıştı (not düşmüştüm Aralık gündeminde: bkz). Öte yandan süren KCK davalarıdır, AKP'nin pastadan nemalanmak isteyen Kürtlere göz kırpan yaklaşımlarıdır, bu blogu açtığım ilk senelerde değindiğim Cemil Çiçek'in tutum-çıkışlarıdır... Yeni yıla girerken Rize'de yaptığı bir konuşmasında Tayyip Erdoğan "Tek millet, tek bayrak!" demişti hatırlarsanız. Şimdi de devlet tarafından zamanında palazlanmış olan gruplar, PKK'ya ve Kürtlere karşı kullanılmak üzere seçime gidilen yolda serbest bırakılıyor. "Neden bizde merhamet edileceklere değil de, edilmese de olabileceklere şefkat eli uzanır hep?" diye sorarım bu tarz af haberleri ile karşılaştıkça... Bu durum tüm hakim egemenlerin çıkarına gibi. Ara ara "AKP bu eli kanlı pis şeriatçileri serbest bıraktı!" gibi bazı yorumlara denk geliyorum kamuoyunda, ki unutulmak için gün sayıyor.

Hizbullah (Hizbulkontra) ve Korucular. Bir halka, Kürd Halkına İnkar İmha ve Asimilasyon politikaları yürüten Oligarşik Devlet'in bu halk nezdinde başarısıdır. MGK'nin aldığı karar ile birlikte AKePe'nin ve yandaş çevresinin ne kadar Devlet olduğununda göstergesidir bu tahliyeler. Akşam Nazlı ILICAK hanımefendi NTV'de güzel güzel ılıcak ılıcak anlatıyordu Yeni Devlet'in halini. Devlet'in yeni "Hürriyetleri" Zaman, Yeni Şafak vb. yayın organları yandaş medyası da yeni gibi duran ama bilindik başlıkları atmaya başladı. (...) Bu tahliyeler "Hesap" "Denge" işidir.
(blueknife - 6 Ocak, R)
AKP Demokratik Açılım yapıp, KCK davası diye Kürd Halkının temsilcilerini tutsak etti cezaevlerinde. CeMeHaPe'de açılım yapmış baksanıza Oktay EKŞİ begefendiyi partilerine böyük törenle katmışlar. Sırada Ertuğrul ÖZKÖK ve Özdil Yılmaz varmış peşisıra Mehmet AĞAR Cindoruk Demirel ve Çiller, tahliye edilirlerse de Silivri sakinleri...
(blueknife - 12 Ocak, R)




Galatasaray (Türk Telekom Arena) Stadı'nın açılışına katılan Başbakan Erdoğan, taraftarların tepki ve yuhalamaları üzerine ortamı terk etti. (Not: Aynı Davos'taki gibi.) Onun ertesinden kulüp yöneticileri de kendi statlarını terk ettiler. TOKİ Başkanı Erdoğan Bayraktar'ın konuşmasında Galatasaray yönetimini eleştirmesiyle başlayan karşıt protestolar, devamında Başbakan'ın gidişine neden oldu ve hükumetten sert tepkiler geldi. GS Kulüp Başkanı Adnan Polat, yuhaladıkları kameralarla tespit edilenlerin bir daha stada alınmayacakları gibi açıklamalar yaptı. ("200 stat ve 40 polis kamerasının görüntüleri var elimizde. İncelemeleri Emniyet'le birlikte yapacağız ve bu insanları stadımıza sokmayacağız."
Olayla ilgili: (Video NTV) (Video Mehmet Ali Birand: "Eyvah!")

Ne diyordu Yıldırım Türker bu gelişmeler sonrasında, ilginç biraz bakalım:
Referandum sonrası AKP, ordunun diline sarılmakla kalmadı, MHP'nin tabanına da oynuyor. (Bitlis) Mutki'deki jandarma çöplüğünden çıkan ölülerin sayısı 20'yi geçti. Hükümetten bir açıklama gelmediği gibi oturup Başbakan'ın yeni açılan stadyumda gördüğü 'nankörlük' üstüne hayıflanalım isteniyor.




..... Kurtlar Filistin'e indi
Bu ay vizyona giren Türk filmlerinden biri de Kurtlar Vadisi Filistin oldu. Biliyorsunuz Ocak ve Şubat ayları, Türk Sineması'nın en bol mahsullü zamanlarıdır; zira öğrencilerin ve hedef kitle 'liseliler'in Şubat tatilini yakalamaya çalışırlar. Son aylarda Mavi Marmara gemi baskını ve hakim egemen görüş nedeniyle depreşen İsrail nefreti de malum canlı iken; Kurtlar konuya bir de kendilerince el atmak istemişler gibi... Hayır ben filmi izlemedim, bu tarz filmleri izlemek hoşuma gitmediğimden izlemeyeceğim de. Zaten bol reklamla sunulan Türk sinema filmlerine karşı olan ön yargımı daha önce Güneşi gördüm blog yazımda da paylaşmıştım. O değil de... Filmin galasının (Nazi soykırımı yani Holocaust/Holokost'u 2005'ten beri anma günü olarak kutlanan) 27 Ocak tarihine denk gelmesi ilginç bir tesadüftü. Malum gemi baskını ile ilgili canlandırma üzerine kurulu bir jenerikten sonra alakasız bir konusu olduğu da söyleniyor. Maalesef dikkat çekmek adına böylesi "fırsatçılıklar" yapabiliyoruz; ki bu gerçekten kan dökülmüş böylesi bir olay için ayıp ve küçültücü.
İsrail Ankara Büyükelçisi Gaby Levy'nin bazı açıklamalarını merak edenler şu linkten okuyabilir. "James Bond gibi dünyayı kolayca kurtaran kahramanların bulunduğu filmler"den hoşlanmazmış kendisi. Yani ucuz kahramanlar ve kahramanlıklar diyor. Bu konuda katılıyorum, kahramanlık konusundaki görüşlerimiz uyuşuyor. Aynı Mavi Marmara'da silahsız insanlarımızın, üzerlerine tam tekmil teçhizatla gelen İsrail askerleri tarafından öldürülmesi ve bu eylemin kendi liderlerince "bir kahramanlık işi" olarak sunulmasına tepki duyduğum gibi. Bu konulara zaten daha önce İsrail gemi saldırısı ve devam yazılarımda değinmiştim.





Öğrencilerin AKP Genel Merkez'e yürümesine izin verilmedi
5 Ocak'taki ODTÜ gerginliğine, daha önce resimli olarak başka bir yazımda da kısaca değinmiştim hatırlarsanız (bkz). Hayatımda hiç bu kadar polis ve panzeri bir arada görmemiştim doğrusu, Tekel'in işçi eylemleri sırasında bile böylesi yığınak yapılmamıştı. Anadolu Ajansı ve çoğu ulusal kanalın haber daireleri, bu konudaki yayınlarını yanlı ve iktidardan yana yaptılar. İktidarın eleştiriye ve anayasal bir hak olan gösteri yürüyüşlerine tahammülü yok, malum. Haa "Türbana özgürlük" yürüyüşü yaparsan ne ala! Gerçi artık üniversitelere türban ile girmenin önünde herhangi bir engel kalmadığına göre, ona da gerek kalmadı demektir.

Ankara'nın nefes kesen soğuğunda buz gibi tazyikli suyu ve biber gazını yiyen öğrenci; ama bakın Anadolu Ajansı nasıl haber yapıyor: "Polisin üniversitelere müdahalesini protesto etmek için AK Parti Genel Merkezi'ne yürümek isteyen öğrenciler, polise taş ve sopalarla saldırdı."
İşin bu kısmı çok vahim çünkü 12 Eylül'ün en kanlı döneminde bile böylesine alçakçasına faşist propoganda yapılmamıştı.
(ŞeytanınAvukatı - 5 Ocak, R)
Manifesto
Öğrenciler "ENGELLENEN AÇIKLAMA METİNLERİNDE" ülkenin tüm sorunlarına ülkenin çocukları olarak parmak basmış ve AKEPE'sinden CEMEHAPE'sine düzen partilerinin tümüne gerekli cevabı vermişler. Ulaştıkları bu duyarlılık ülkemiz demokrasisi adına, halkların eşitliği kardeşliği ve birlikteliği adına sadece ve sadece tüm Türkiye Halklarının beklediği umuda işaret eder. Bu metin bir manifesto gibidir, ülkemiz Çocuklarının herkese verdiği bir büyük "manifesto". Bu bilinç, düzenin sahiplerince köreltilmeye provoke edilmeye ve şiddete yöneltilmeye çalışılacaktır bundan kimsenin şüphesi olmasın. Öğrencilere düşen her ne şart altında olursa olsun "Silah ve Şiddet"ten uzak durmaktır. Hepimize düşen görev ise onlara sahip çıkmak.
(blueknife - 6 Ocak, R)




Ankara'da helikopter kazası
10 Ocak 2011'de TSK internet sitesinde konuyla ilgili yer alan Basın açıklamasından alıntıdır:
"Kara Havacılık Okul Komutanlığına ait, gece eğitimi için uçuşa çıkan UH-1 tipi bir helikopterin henüz bilinmeyen bir nedenle Ankara'nın Tuluntaş Köyü civarına düşmesi sonucu beş kara pilot subayımız şehit olmuştur."
(BA - 01 / 11)



19 Ocak'ta Hrant Dink'in faili belli suikastının 4. senesi de tamamlandı. Davanın sürüncemesi ve devletçe üstünün örtülmesi devam ediyor, aynı diğer benzerlerinde olduğu gibi.



  • Yeni yılın ilk ayındaki tüm güncel gelişmelerin toplu bir değerlendirmesi için: OCAK 2011